Önder Özden yazdı: Demokrasi ve rakamların yalnızlığı

Önder Özden Demokrasi ve rakamların yalnızlığı başlıklı yazısında, siyaset ile sayılar arasındaki tarihsel ilişkiyi inceleyerek modern demokrasinin giderek “sayma” mantığına dayanan bir siyasal düzene dönüştüğünü savunuyor. Ona göre yalnızca oyların toplamına indirgenen demokrasi, bireylerin gerçek karşılaşmaları ve ortak tartışmaları zayıfladıkça otoriter eğilimlere daha açık hâle gelebiliyor.

Demokrasi
Önder Özden yazdı: Demokrasi ve rakamların yalnızlığı (Görsel ChatGPT ile oluşturuldu).

Yazının özeti:

Önder Özden yazısında, siyasal düzenin tarih boyunca sayılarla yakından ilişkili olduğunu; modern devlet ve demokrasinin ise bu ilişkiyi istatistik, veri ve çoğunluk hesabı üzerinden daha da güçlendirdiğini anlatıyor. Çoğunluk oyu demokratik meşruiyet üretse de, insanların yalnızca sayılara indirgenmesi siyasal hayatın gerçek ilişkiler ve ortak anlam üretme kapasitesini zayıflatabiliyor. Özden’e göre dijital çağın yarattığı yalnızlaşma da bu durumu derinleştirerek siyaseti giderek bir “sayılar oyunu”na dönüştürüyor ve bu durum otoriter merkezileşme riskini artırıyor. Bu nedenle gerçek demokrasi yalnızca oyların sayılmasıyla değil, insanların yüz yüze karşılaşması, konuşması ve ortak deneyimler üretmesiyle güçlenebilir.

Devletin görünmez haritası: Rakamlar

Siyasetin sayılarla tuhaf bir bağı bulunur — karmaşık ve süreklilik gösteren bir ilişki. Siyasal hayat üzerine en erken düşüncelerden itibaren sayılar yalnızca araç olarak değil, kurucu ilkeler olarak da ortaya çıkar. Klasik filozofların tasavvur ettiği ideal şehir devletleri sayısal sınırlarla tanımlanıyordu. İyi düzenlenmiş bir topluluk belirli sayıda yurttaş gerektirirdi; bu sınır aşıldığında uyumun bozulacağı var sayılıyordu. Bu erken tasavvurlarda bile siyasal düzen hesapla, sayılarla ayrılmaz biçimde bağlıydı.

Siyasal topluluklar küçük insan topluluklarının sınırlarını aştıkça sayılar daha da vazgeçilmez hâle geldi. Antik devletler daha derin bir anlamda sayılara dayanıyordu. İlahi otoritenin cisimleşmiş hâli olarak hükmeden krallar saymaya bağımlıydı — özellikle verginin toplamın önemli bir parçasını oluşturmasıyla. Vergi toplama yalnızca ekonomik bir faaliyet değil, aynı zamanda siyasal bir faaliyet: sınır içinde dolaşan sayıların merkezi bir noktada toplanması ve otoritenin bulunduğu yerde birikmesi. Bu rakamlar aracılığıyla hükümdar ülkeyi görünür ve yönetilebilir hâle getiriyordu; dağınık nüfus ölçülebilir bir kuvvetin parçasına dönüşüyordu.

Sayılarla yönetim arasındaki bağ ilahi krallıkların gerilemesiyle ortadan kalkmadı elbette. Aksine daha da yoğunlaştı. Modern devlet belki de tarihte var olmuş en sayısal siyasal örgütlenme biçimidir. Hatta bir nevi istatistiksel bir varlık. Görevi verileri toplamak, riskleri hesaplamak ve nüfusu giderek daha hassas ölçüm biçimleriyle yönetmek. Topraklar haritalanır, nüfus sınıflandırılır, olasılıklar hesaplanır; bütün bunlar verimliliği ve öngörülebilirliği artırmak içindir. Devlet yapısının kendisi sayısallaşır; rakamlar aracılığıyla yönetir ve rakamların vaat ettiği açıklık ve denetimle işler.

Meşruiyetin aritmetiği

Bu idari boyutun ötesinde aynı inşanın başka bir katmanı daha var. Modern devlet demokrasiyle iç içe geçtiğinde sayılar daha da belirleyici bir rol üstlenir. Seçimler saymanın mantığında sonucuna erer. Çoğunluk kuralı otoritenin meşrulaştırıldığı salt mekanizma hâline gelir. Egemenliğin kendisi sayısal üstünlük yoluyla onaylanır.

Bu anlamda sayılar, eski meşruiyet biçimleri ortadan kaybolduktan sonra ortaya çıkan sorunu çözmeye çalışır. İlahi bağın anlamı aşındığında ve soy yoluyla aktarılan hak iddiaları inandırıcılığını yitirdiğinde meşruiyet başka bir temele dayanmak zorunda kalır. Çoğunluk oyu bu soruna bir çözüm sunar. Otorite sayısal bir yarışın sonucu hâline gelir: daha fazla oyu toplayan kişi belirli bir süre yönetme hakkını elde eder. İlke tarafsız ve nesnel görünür; aritmetik sadeliği adalet vaat ediyor gibidir.

Böylece demokrasi saymayla ayrılmaz biçimde birleşir. Siyasal hayat toplamların, yüzdelerin ve farkların diline çevrilir. Kolektif iradenin toplama işlemi yoluyla ortaya çıktığı varsayılır; sanki toplum yan yana getirilmeyi bekleyen yalıtılmış birimlerden ibaretmiş gibi düşünülür. Bu çerçevede yurttaş öncelikle sayılar arasındaki bir sayı olarak görünür.

Oysa sayılar bir bakıma yalıtılmışlık figürleridir. Her sayı diğerlerine eklenmeden önce tek başına durur ve toplama işlemi gerçekleştiğinde bile bu ayrılığı korur. Sayılar mekanik biçimde yan yana getirilebilir, fakat temsil ettikleri varlıklar arasında organik bağlar kuramazlar. Birikirler ama canlı bir bütün oluşturmazlar.

Toplama mantığı ilişkiler üretmez; yalnızca bağın yokluğunu kaydeder. Sayılar insanları sayabilir ama onları birbirine bağlayan bağları yakalayamaz. Toplamlar üretebilirler, fakat anlam üretemezler.

Yalnızlık çağı

Bu sınırlılık özellikle içinde bulunduğumuz zamanda daha görünür hâlde. Günümüzü bir yalnızlık çağı olarak tanımlamak pek de abartı sayılmaz. Bireyler arasındaki bağların zayıfladığı, iletişim giderek yüz yüze karşılaşmalar yerine ekranlar üzerinden gerçekleştiği bir vakıa. Telefonlar ve sosyal medya aracılığıyla daha sık iletişim kurulduğu artık yaşamımızın hakikati. Kamusal alan karşılaşmalardan çok uzaktan temasların uzamı bir bakıma.

Bu ortamda ortaya çıkan şey, birbirine yalnızca ekranları aracılığıyla dokunan yalıtılmış varlıkların toplamı. Mesajlar hızla dolaşırken anlam derinleş(e)mez. İnsanlar bağlı görünürken bile yalnız kalır; seslerle çevrili olsalar da diyaloğa nadiren girerler.

Böyle koşullar altında yalnızlık ile sayısal siyaset birleştiğinde durum daha da sorunlu bir görüntü sunar. Demokrasi birbirini tanımayan bireylerin sayılmasına dayanır. Bu bireyler ne kadar yalıtılmış hâle gelirse siyaset de o ölçüde yaşantıdan kopuk bir sayılar oyununa dönüşür.

Böylelikle gerçek tartışma imkânı yavaş yavaş kaybolur. Süreklilik taşıyan bir konuşma yerine dolaşımda olan şey şikâyetlerin akışıdır — homurdanmalar, söylenmeler, bağırışlar ve çözüme ulaşmayan haykırışlar. Kamusal tartışma ortak bir anlama çabasından çok dağınık seslerin alanına benzer. Çatışmalar çoğalır ama berraklık üretmez.

Oysa anlam ancak anlayışla ortaya çıkabilir ve anlayış dinlemeyi gerektirir. Bir insanın neden belirli bir şeyi söylediğini ya da yaptığını kavramaya yönelik bir dikkat gerektirir. Bu çaba olmadan iletişim yüzeysel ve parçalı kalır. Fakat dijital medyanın hızlanan ritmi böyle bir dinlemeye pek yer bırakmaz. Mesajlar özümsenemeyecek kadar hızlı geçer; düşünmenin yerini tepkiler alır.

İletişim bir dolaşım çılgınlığına dönüştüğünde ortak anlam üretme imkânı da kaybolmaya başlar. Sesler karşılaşmadan çarpışır; anlaşmazlık karşılıklı kavrayışsızlığa dönüşür.

Toplamdan otoriteye

O halde yalnızca sayılara dayanan demokrasinin otoriterliğe meyli daha da belirginleşir. Yalıtılmış bireyler sayılar aracılığıyla toplandığında ortaya çıkan sonuç çoğu zaman katılımdan çok yoğunlaşmaya işaret eder. Sayılar birikir ve sonunda tek bir otorite figüründe temsil edilir — dağınık sesleri kendi merkezinde toplayan bir “bir” ortaya çıkar.

Bu süreç bir tür siyasal merkezkaç hareketine benzer: dağılmış şikâyetler içeri doğru çekilir ve onları temsil edeceğini vaat eden bir liderin elinde toplanır. Yalıtılmış sayıların toplamı bir güç odağı üretir. Bu anlamda yalnızca sayısal toplama dayanan demokrasi otoriter eğilimlere doğru yönelme riski taşır.

Saymaya dayalı bir demokrasinin iletişime dayalı olduğu kolaylıkla söylenemez. Çoğunluk kuralının aritmetiği karşılıklı anlayışın ya da ortak bir amacın varlığını garanti etmez. Yurttaşlar yalnızca sayılar olarak göründüğünde siyaset gerçek etkileşimden doğan derinliğini kaybeder.

Bu nedenle yalnızca sayılara dayanan bir demokrasinin kendi içinde merkezileşmeye doğru bir hareket barındırdığı söylenebilir. Toplama işlemi toplamlar üretir ve toplamlar tekil bir temsil biçimini davet eder. Saymanın mantığı birliğe doğru iter, fakat bu birlik çoğu zaman işbirliğinden çok mekanik bir egemenlik biçimini alır.

Sayılamayan birliktelik

Mesele o hâlde sayıların ağır yükünün nasıl sarsılabileceğidir. Cevap, belki de birlikte olmanın biçimini dönüştürmekte yatmakta.

Birliktelik yalnızca sayma yoluyla kurulamaz. İnsanların özel alanlarının – pijamalarının – rahatlığını terk ederek yan yana gelmesiyle ortaya çıkabilir. Bireyler yalıtılmış gündelik hayatlarının dışına çıkıp ortak mekânlarda karşılaştıklarında farklı bir şey ortaya çıkar — rakamlara ve toplam hesaplarına indirgenemeyecek bir şey.

Birlikte yürüyen, omuz omuza duran insanlar sayıların yakalayamayacağı bağlar kurar. Bu varoluş biçimi toplamın ötesinde bir fazlalık yaratır. Bu yalnızca bireylerin toplamı değil, birlikte olmanın yaşanan deneyimidir.

Böyle karşılaşmalar sayıları ortadan kaldırmaz, fakat onların egemenliğini sınırlar. Siyasal hayatın yalnızca bireyleri saymak değil, insanlar arasında ilişkiler kurmak olduğunu hatırlatır. Daha adil bir dünyanın imkânı, yalıtılmışlıktan paylaşılan deneyime doğru olan bu hareketle ilişkilidir.

Yalnızca oy pusulalarına dayanan bir demokrasi, yalıtılmış oyların demokrasisine dönüşme riski taşır. Karşılaşmalarla, konuşmayla ve ortak eylemle zenginleşen bir demokrasi ise bu daralma eğilimine direnebilir.

Sorun yalnızca bireyleri saymak değildir. Asıl mesele insanların birbirlerinin karşısında görünebildiği, konuşabildiği ve dinleyebildiği bir ortak dünya kurabilmektir. Sayılar büyüyebilir, çoğalabilir ve iktidar üretebilir; fakat tek başlarına bir siyasal hayat yaratamazlar. Siyasal olan, insanların yan yana geldiği ve birbirlerine hitap ettiği o kırılgan anda doğar. O halde asıl vaat belki hâlâ burada, sayının ötesinde ortaya çıkan bu karşılaşmada yaşamaya devam etmektedir.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.