İslam dünyasında bugünlerde yaşanan trajediler her ne kadar insani ve siyasal görünse de kendi içinde çok ciddi tarihsel, ahlaki ve vicdani sorunları da barındırmaktadır. Sorun yalnızca yöneticilerin suçlanmasıyla açıklanabilecek bir durum değildir. Ortada aynı zamanda bir İslam medeniyeti krizi, teolojinin çıkarlar doğrultusunda yorumlanması ve toplumların özünde taşıdığı ahlaki sorunlar da bulunmaktadır. Tarık Çelenk yazdı: Sol’da evrensel vicdan neden görünürdedir?

Yazının özeti:
Tarık Çelenk, Gazze ve İran gibi İslam coğrafyasında yaşanan trajedilerin yalnızca siyasi liderlerle açıklanamayacağını; bunun aynı zamanda İslam dünyasında yaşanan daha derin bir medeniyet, ahlak ve teoloji krizine işaret ettiğini savunuyor. Çelenk, sol düşüncenin evrensel insan hakları ve eşitlik ilkeleri sayesinde farklı toplumların acılarına daha kolay duyarlılık gösterebildiğini; sağ siyasal gelenekte ise din, millet ve kimlik merkezli siyaset nedeniyle vicdani duyarlılığın çoğu zaman kendi kimlik sınırları içinde kaldığını ileri sürüyor. Sonuçta sorun bireylerin ahlakından ziyade, siyasal ideolojilerin kurduğu düşünsel çerçeveler ve kurumsal yapıların evrensel bir ahlaki dil üretmekteki başarısıyla açıklanıyor.
***
Bugün haydut güç odaklarının kuralsızca saldırdıkları Gazze ve İran gibi İslam coğrafyası insanları için feryatlar yükselirken, sosyal medyada İslam ümmetinin yeni lideri olarak Katolik sosyalist bir lider olan İspanyol Pedro Sánchez’in adının zikredilmesi bu bağlamda ironik görünse de tesadüf sayılmamalıdır.
Son dönemde İspanyol sosyalistlerinin hem siyaset hem de sivil toplum düzeyinde Gazze’ye uygulanan yardım ablukasına uygulama ile karşı çıkmaları, Filistin devletini tanıma kararı ve İran krizindeki özgün duruşları insanlığın tarihsel vicdanında yerini sağlamlaştırmaktadır.
Aslında sosyalist solun bu tür vicdani refleksleri tarihte bizde de görülmüştür. 1970’li yıllarda Filistin krizinde de benzer bir tablo ortaya çıkmıştı. Dev-Genç liderlerinden merhum Bülent Uluer, Filistin mücadelesine verdiği destek nedeniyle yıllarca İsrail zindanlarında kalmıştı. Hayatı boyunca omuriliğine saplanan bir İsrail kurşunuyla yaşadı; yıllar sonra bu kurşun ölümünün sebeplerinden biri oldu. Hatırlarım, Filistin krizi sırasında bizim sağ mahalledeki ağır abiler, İsmail Cem’in TRT’de kullandığı “Solcu Müslümanlar – Sağcı Hıristiyanlar” betimlemesine oldukça bozulurlardı.
68-70 kuşağı Türk Solu ve sosyalistlerinin bugün ve geçmişe ilişkin hayal kırıklıkları ve eleştirileri olmuştur. Ancak bugün yaşları seksenlere yaklaşan solun ağır abileri bir şekilde hayatın içinde kalmaya devam etmiş, ders almış, anlamaya çalışmış, gelişmiş ve tutarlı hayal kırıklıkları yaşamışlardır. Sağ’ın vicdanı ve bugüne ulaşabilen ağır abileri için ise tekrar edilen menkıbeler, sisteme dahil olmaları veya pehlivan hikâyeleri tarzı dışında bu çizgiyi yakalayabilenlerin çok daha az olduğu görülmektedir. Bunların çoğu da susmayı tercih etmiş ve uzletlerine çekilmişlerdir. Türk sosyalist kökenli liberallerinin İslamcılar, Gülenistler veya Turgut Özal ile ilişkilerinde kronik bir samimiyet krizi veya hayal kırıklıklarından bahsetmek mümkündür. Ancak nakıs görünen bu durum, bence onlarda bir ahlak ve vicdan krizinin yaşanmadığının ayrı bir göstergesidir.
Bu tartışmaların ötesinde temel soru şudur: Türk Solu —özellikle sosyalistler— ve genel olarak evrensel solda fıtri bir vicdan krizi yaşanmazken, sağ siyasal gelenekte bu kriz neden daha sık görülmektedir?
Aklıma gelen ilk cevap, sol düşüncenin evrensel niteliğidir. Sol düşünce kimlik kapanına girmeye daha az elverişlidir. Sağ düşünce ise tersine din, milliyet ve değerleri güçlü bir kimlik kapanı içinde tanımlar.
Sol düşünce tarihsel olarak evrenselcilik iddiasına dayanır. İnsan hakları, sınıf dayanışması ve eşitlik gibi kavramlar kimliğe değil insana referans verir. Bu nedenle sol düşünce doğası gereği kimlik kapanı üretmeye daha az elverişlidir. Filistin meselesinden Latin Amerika’ya, Avrupa’dan Afrika’ya kadar sol hareketlerin gösterdiği dayanışma refleksi bu evrenselci ahlaki çerçeveyle açıklanabilir.
Sağ düşünce ise tarihsel olarak aidiyet merkezlidir. Din, millet, gelenek ve değerler üzerinden kurulan bir kimlik düzeni vardır. Bu kimlik düzeni mahalle dayanışması üretir; ancak aynı zamanda güçlü bir sınır da çizer. Popülist sağda din evrenselliğini kaybeder ve millileşir; ortak aidiyet veya milliyet ise kendi kimlik kapanı içinde ötekine karşı konumlandırılır. Bu sınırın dışındaki acılar çoğu zaman daha az görünür hale gelir. Sağ siyasetin vicdan krizinin önemli nedenlerinden biri tam da bu kimlik kapanıdır.
Siyaset teorisi açısından bakıldığında bu durum şaşırtıcı değildir. Evrensel insan tanımlı ideolojiler, ahlaki duyarlılığı sınırların ötesine taşıyabilir. Kimlik merkezli ideolojiler ise çoğu zaman ahlakı aidiyet sınırları içinde tutar. Bu yüzden sol siyaset başka toplumların acılarına daha kolay ses verebilirken, sağ siyaset aynı duyarlılığı kendi kimlik alanı dışına taşımakta zorlanır.
Bir başka soru da şudur: Müslüman ülkelerin yöneticileri kimlik kapanı içinde siyaseti sürdürseler bile, en azından Müslüman topluluklara yapılan haksızlıklara karşı neden Katolik Sosyalist Sánchez’in kararlılığını gösterememektedir?
Yazının mantığı içinde bu soruya verilecek tutarlı cevap, meseleyi yalnızca liderlerin iradesi veya cesaretiyle değil yapısal ve zihinsel çerçeveyle açıklamayı gerektirir. Sorun çoğu zaman kişisel kararlılıktan çok siyasetin kurulduğu kurumsal ve ideolojik mimariyle ilgilidir.
Her şeyden önce, bu konuların bir kısmından Türkiye’yi müstesna tutarak söyleyebiliriz ki birçok Müslüman ülkede siyaset güçlü bir kimlik veya kabile retoriği üzerine kuruludur; ancak bu retorik çoğu zaman evrensel bir ahlak diline dönüşmez. Din, ümmet ve kardeşlik söylemi siyasetin meşruiyet kaynağıdır; fakat devlet pratiği çoğu zaman rejim güvenliği, jeopolitik denge ve iç iktidar dengeleri tarafından belirlenir. Bu nedenle Müslüman yöneticiler retorik olarak ümmet vurgusu yapsalar bile pratikte Filistin veya Gazze gibi meselelerde aynı kararlılığı göstermekten çekinebilirler. Çünkü bu tür açık tavırlar küresel güç dengeleriyle, ekonomik bağımlılıklarla ve güvenlik ittifaklarıyla doğrudan çelişme riskini taşır.
İkinci neden, İslam dünyasında modern devletlerin büyük ölçüde postkolonyal ve güvenlik merkezli bir yapı üzerinde kurulmuş olmasıdır. Bu devletler çoğu zaman toplumsal meşruiyetlerini evrensel bir hukuk veya insan hakları dilinden değil, düzen ve istikrar söyleminden üretirler. Böyle bir siyasal mimaride dış politika ahlaki bir tutumdan çok risk yönetimine dönüşür. Oysa Pedro Sánchez gibi Avrupa’daki sosyal demokrat liderler görece daha güçlü kurumsal yapılara ve toplumsal meşruiyete dayanarak dış politikada normatif bir dil kullanabilmektedir.
Üçüncü mesele ise İslam dünyasında sık görülen kimlik siyaseti ile ahlak siyaseti arasındaki kopuştur. Kimlik siyaseti toplulukları mobilize etmek için güçlü bir araçtır; ancak aynı zamanda vicdanı daraltma eğilimi taşır. Çünkü kimlik siyaseti çoğu zaman aidiyet sınırlarını korumaya odaklanır. Evrensel ahlak dili ise bu sınırları aşmayı gerektirir. Bu nedenle birçok Müslüman lider, ümmet söylemini güçlü biçimde kullanmasına rağmen aynı söylemi uluslararası siyasette somut bir ahlaki duruşa dönüştürmekte zorlanır.
Dördüncü bir unsur ise kurumsal sivil toplum ve entelektüel gelenek meselesidir. Avrupa’daki sosyal demokrat hareketler uzun süre sendikalar, üniversiteler, insan hakları örgütleri ve sivil toplum ağlarıyla birlikte gelişmiştir. Bu yapı siyaset üzerinde sürekli bir ahlaki baskı ve kamuoyu denetimi oluşturur. Müslüman ülkelerin çoğunda ise bu tür özerk kurumlar zayıftır. Dolayısıyla yöneticilerin dış politika tercihlerine vicdani baskı uygulayan güçlü bir toplumsal alan oluşmamıştır.
Son olarak burada bir medeniyet krizi boyutundan da söz etmek gerekir. İslam dünyasında teoloji ve siyaset uzun süre birlikte yürümüş; ancak modern çağda bu ilişki sağlıklı bir kurumsal çerçeveye kavuşamamıştır. Teolojik dil güçlüdür; fakat bu dil modern devlet pratiğine çevrildiğinde çoğu zaman ahlaki bir siyaset teorisine dönüşememiştir. Şii dünyada velayeti fakih kurumu veya Sünni dünyada bazı cemaat otoriteleri buna örnek olarak verilebilir.
Bu çerçevede Pedro Sánchez’in Gazze veya Filistin konusunda gösterdiği kararlılık yalnızca bireysel cesaretle açıklanamaz. Onu mümkün kılan şey arkasındaki evrenselci siyasal gelenek, güçlü kurumlar ve normatif kamuoyudur. Birçok Müslüman lider ise kimlik retoriği güçlü olsa da aynı kurumsal ve düşünsel zemine sahip değildir.
Dolayısıyla mesele yalnızca liderlerin cesareti değildir; daha derin ahlaki boyutu da olan bir sorundur. İslam dünyasında siyaset hâlâ büyük ölçüde kimlik ve iktidar yönetimi olarak yürütülürken, Batı’daki bazı siyasal gelenekler —özellikle sosyal demokrat gelenek— siyaseti ahlaki ve evrensel bir dil üzerinden kurabilmektedir.
Sonuçta ortaya çıkan tablo şudur: Solda vicdanın daha görünür olmasının nedeni bireylerin daha ahlaklı olması değil, teorinin kurduğu seküler evrensel ahlak ufkudur. Sağda vicdanın zayıf görünmesinin nedeni ise insanların daha az vicdanlı olması değil, siyasetin kimlik kapanı içinde örgütlenmesidir.
Bu nedenle mesele bir tarafı yüceltmek veya diğerini mahkûm etmek değildir. Asıl sorun ideolojilerden daha derinde yatan evrensel bir ahlaki diskurun ortaklaşamamasıdır.













