Küçük hayatların ramp ışıkları gözbebeklerimizden yansıyor ve biz bunun farkında bile değiliz. Öylesi bir denizin ortasında salınıyoruz ki meçhul istikbalin kayığında, dönüp şuncağızı dahi irdeleyemiyoruz.
Kulakları sağır eden ıslık ve klakson seslerinin çoğaldığı bu çağda, insanın bu denli içine kapanması tuhaf olmasa gerektir. Yine de yazarın bir başka vazifesi, sanırım, işitilmeyeni göstermeye çalışmak olmalı… Nafile uğraş olsa da, bu böyle.
Bizler de hayatlarını böylesi bir eziyete kurban vermiş insanlarız. Takdirlerin en büyüğü, yazıyı okuyan kimsenin bir an için kafasında büyüttüğü soru işaretinin müsebbibini minnetle anmasıdır bizler için.

Hayatımızı azıcık dalga geçer gibi ama genelde sır perdesinin arkasına gömdüğümüz hüzünlerle yaşarız. O hüzünleri kimi zaman kadeh diplerinde, kimi zaman cıgara küllerinde, kimi zaman eprimiş kitap sayfalarında eritiriz.
Ve bir gün birinin çıkıp da şöyle söylemesi için dua ederiz:
- Hiç böyle düşünmemiştim, sağ ol be…
Hayatını dar kavgaların anlamsız çeperine sıkıştıran kalabalıklara saçma görünür bu yazdıklarım… Onlar için hayat, işe giderken ödenecek abonman biletinin parasıyla tavla oynarken sallanacak zarların kaç kaç geldiğinden ibaret bir kördöğüşüdür. O yüzden genelde istihzayla karışık bir acımayla bakarlar yazarlara.
Hayatını yazıya adamış insanlar için belki de en acıklısı, takiyye yaparak onlardanmış havası basanların patetik halini görmektir. Elinden gelse kimse böylesi bir kepazeliğe şahit olmak istemez ama nafile… Onu da izleyeceksin ve yarın sabah onu anlatacaksın seni dinleyen insanlara…
Seni dinlemeyenler de olacak. Hatta anlamayanlar da… Olsun, kanıksamak zorundasın.
Kendi kendini aşma yarışına girer bir hızla, Çetin Altan’ın deyimiyle her Allah’ın günü “kızgın boğanın boynuzlarını yeniden yere çalmanın” verdiği garip hazzı yaşayacak, kendini şanslı sayacaksın.
Ukala taifesi yahut hayatını kıskaçlarda yitiren amansız kalabalıklar anlamayacaklar, bir yazı adamının her sabah kalemi (ya da klavyeyi) eline alırken duyduğu mutluluğu… Ömrünü eser-i cedit kâğıdına bakıp gökyüzünü izleyerek geçirenlerin sevincini hiçbir zaman tadamayacaklar.
O sevinç ki bir genç kızın ömründe ilk defa flörtünün elini tutması gibidir: Ürkek, heyecanlı ve mütereddit…
Oysa daha önce de yazmıştın bu yazıyı, ilk kez yazmıyorsun ya canım… Hatta senden önce de birileri kesin yazmıştır bunu… Zaten dünyada hiçbir şey ilk kez söylenmiyor ki, herkes birbirini farklı bir yerden ve tondan algılayarak yeniden üretiyor o cümleleri… Marx, Hegel’den el almamış mıydı? Yaşar Kemal, Homeros’a benzemiyor mu? Gorki ile Orhan Kemal’in ne farkı bulunuyor?

Bezginliğin sarstığı bünyeni korumayı bileceksin. Zehirli atmosferden uzak kalacaksın, lunapark gondolları gibi her önüne gelen konuya bodoslama dalmayacaksın. Lafı eğip bükmenin ustalığını sezdirmemeye çalışacaksın. İçin kan ağlasa dahi dönüp ıspanağın fiyatıyla, İran harbiyle, iskarpin piyasasındaki son durumla, hangi magazin çaçulasının hangi bara takıldığıyla, hangi taşra politikacısının nerede ne yumurtladığıyla ilgileneceksin…
Daha bir ustalar bunlarla ilgileniyorlarmış gibi yaparak kendince edebi “takılır”, yara kaşırlar.
Günü gelince sen de bahsedeceksin kâğıthelvanın tadından, Çehov piyeslerinden, babanın ölümünden, Saint-German kahvelerindeki eziyetten, cam üzerine yazılmış romanlardan, sirk palyaçolarının Türk basını üzerindeki etkilerinden, hoşlandığın kızın ok gibi kirpiklerinden, nidaların barındırdığı sırlardan, falan fişmekan…
Şimdi biri çıkıp “yok canım, nerede bizde o şans” diye sorabilir… Yaşam makarasının ileri geri gidişini seyretmek bir noktadan sonra yorucu olabiliyor.
Bir Başbakan mesela, arzu ettiği sayıyı tutturamazsa güven oylaması için, pekala:
- Yok canım… diyebilir.
Peynire zam geldiğini duyan memur da diyebilir:
- Yok canım, bizi ketenpereye getirmeyin…
Erken çıkış izni verilen işçi de diyebilir:
- Yok canım… Sahi mi?
Aldatıldığını öğrenen evhanımı da:
- Yok canım, benim kocam beni sever, iftira etme.
Hapse atılan gazeteci sayısını öğrenen yetkili de:
- Yok canım, ne ara oldu bu iş, ben habersizim.
Tüm bunların arasındaki renk farklılığını izah etmek yazarın görevidir ve hiç kimse bir yazının nelere bedel olduğunu sormaya yanaşmamalıdır o yüzden…
Yazarın işi önce yazmak, sonra ölmektir.
Biz de öyle yapacağız. Dudaklarının kenarına kondurdukları ince gülüşü görmezden gelerek “sahi yahu, böyle de bir şey vardı” denilmesini keyifle izleyeceğiz. Günü geldiğinde hatırlamak ve yine yazmak için…
Sizler yaşayarak öleceksiniz, bizler yazarak öleceğiz.
Her gözyaşı damlasının kahkahaya düşmesiyle kendimizi bir kez daha yerden yere vurarak ve kıvrak bir zihin hareketiyle kendimizi sorgulayarak üstelik:
– Yok canım, böyle de yazı mı olur yani?..













