Ortadoğu’da yaşanan her kriz yalnızca devletlerin politikalarını değil, Müslüman toplumların zihinsel haritasını da ortaya çıkarır. İsrail ve ABD’nin İran’a yönelik saldırıları sonrasında Türkiye’de ortaya çıkan tartışmalar da bunun yeni bir örneği oldu. Tartışma çoğu zaman şu dar soruya indirgeniyor: “İran desteklenmeli mi?” Oysa bu soru gerçeği perdeleyen bir sorudur. Çünkü asıl mesele İran değildir; mesele İslamcı düşüncenin bugün hangi zihinsel eşiğe geldiğidir.
Bir zamanlar ümmet fikriyle yola çıkan İslamcı hareketler, bugün çoğu zaman mezhep, milliyet ve devlet çıkarlarının dar sınırları içinde düşünmektedir. İran tartışması bu daralmanın yalnızca bir yansımasıdır. Çünkü mesele İran değildir; mesele İslamcı zihnin son otuz yılda geçirdiği dönüşümdür.

İran devrimi ve İslamcı hayalin doğuşu
1979 İran Devrimi Müslüman dünyada büyük bir kırılma yarattı. Soğuk savaşın iki kutbu arasında sıkışmış Müslüman toplumlar için bu devrim, modern çağda İslam referanslı bir hareketin iktidara gelişi anlamına geliyordu. Türkiye’deki birçok İslamcı aydın bu gelişmeyi dikkatle izledi. O yıllarda Ali Şeriati’nin metinleri, Seyyid Kutub’un fikirleri ve Ebu’l Ala Mevdudi’nin çalışmaları genç kuşaklar üzerinde güçlü bir etki oluşturuyordu. Birçok Müslüman için İran Devrimi, kapitalizm ile sosyalizm arasında sıkışmış dünyaya üçüncü bir yol ihtimali gibi görünüyordu.
Fakat zamanla bu ilgi yerini mesafeye, ardından da açık bir karşıtlığa bıraktı. Bu dönüşüm yalnızca İran’ın politikalarıyla açıklanamaz. Daha derinde, İslamcı düşüncenin kendi içindeki dönüşüm belirleyici oldu.

Devletleşen İslamcılık ve mezhep refleksi
Bugün Türkiye’deki İslamcı çevrelerin önemli bir bölümü İran söz konusu olduğunda ilkesel bir değerlendirme yapmak yerine devlet merkezli bir refleks göstermektedir. Bunun en önemli nedeni, İslamcılığın giderek devletleşmesidir. 2000’li yıllardan sonra Türkiye’de İslamcı hareket büyük ölçüde iktidar ve devlet aygıtı ile iç içe geçti. Böylece bir zamanlar ümmet perspektifiyle konuşan çevreler, bugün çoğu zaman devletin jeopolitik çıkarları üzerinden konuşmaya başladı. İslamcı düşüncenin ahlaki zemini tam da burada zayıfladı.
Bu dönüşümü besleyen bir başka unsur ise mezhep hafızasının yeniden mobilize edilmesidir. Osmanlı-Safevi rekabetinin tarihsel izleri modern politik tartışmalarda yeniden canlandırıldı. Özellikle Suriye savaşıyla birlikte İran eleştirisi çoğu zaman siyasi bir analiz olmaktan çıkıp mezhepsel bir refleks haline geldi.
Bu durum aslında daha geniş bir zihinsel dönüşümün parçasıdır. İslam dünyasında son yıllarda ortaya çıkan en belirgin eğilimlerden biri, ahlaki ilkelerin yerini kimlik reflekslerinin almasıdır. Politik tartışmalar çoğu zaman adalet, özgürlük ve hakikat gibi evrensel ilkeler üzerinden değil; mezhep, milliyet ve siyasi aidiyet üzerinden yürütülmektedir.
Bugün İslam dünyasında mezhep kimliği, çoğu zaman adalet duygusunun önüne geçmiştir.
Filistin söz konusu olduğunda ümmet vurgusu yapan birçok çevrenin, İran söz konusu olduğunda aynı ümmet söylemini hızla terk etmesi bu çelişkinin en açık göstergesidir.
Unutulan entelektüel ufuk
Burada daha derin bir problemle karşı karşıyayız: İslamcı düşüncenin entelektüel kuraklığı. 1980’lerde ve 1990’larda Türkiye’deki İslamcı çevrelerde ciddi bir fikir hareketliliği vardı. Dergiler, çeviri faaliyetleri ve tartışma platformları İslam dünyasındaki düşünsel akımları Türkiye’ye taşıyordu.
Ali Şeriati’nin toplum eleştirisi, Fazlur Rahman’ın tarihsel okuma önerileri ve Hasan Hanefi’nin medeniyet tartışmaları bu dönemde geniş çevrelerde tartışılıyordu. Aynı dönemde Suriye düşünce çevresi de önemli bir etki alanı oluşturmuştu. Özellikle Cevdet Said’in şiddetsizlik, barışçıl dönüşüm ve “şiddetsiz cihad” üzerine geliştirdiği fikirler, Müslüman dünyada siyasal mücadele ile ahlaki sorumluluk arasındaki ilişkiyi yeniden düşünmeye çağırıyordu.
Bu isimlerin ortak özelliği, İslam düşüncesini yalnızca siyasal iktidar meselesi olarak değil; ahlak, özgürlük ve insan onuru ekseninde yeniden düşünmeye çalışmalarıydı.
Bugün ise bu entelektüel zemin büyük ölçüde zayıflamış durumda. Tartışmalar çoğu zaman sosyal medya polemiklerine, sloganlara ve popüler vaazlara indirgenmiş durumda. Düşüncenin yerini reaksiyon, analizlerin yerini propaganda aldığında İslamcı hareketin eleştirel kapasitesi de doğal olarak zayıflıyor.
Oysa İslam düşüncesinin en güçlü damarlarından biri evrensel ahlak iddiasıdır. Fazlur Rahman’ın sıkça vurguladığı gibi, Kur’an’ın temel amacı belirli tarihsel olayların değil evrensel ahlaki ilkelerin inşasıdır. Aynı şekilde Ali Şeriati de Müslüman toplumların en büyük krizinin düşünsel donukluk olduğunu söyler. Ona göre din, statükoyu koruyan bir ideolojiye dönüştüğünde toplumsal dönüşüm gücünü kaybeder.
Bugün yaşanan durum tam da budur. İslamcı söylem giderek politik bir retoriğe indirgenirken, evrensel adalet iddiası geri çekilmektedir. İran tartışması bize bu gerçeği yeniden hatırlatıyor.
Aslında mesele İran değildir.
Mesele, İslamcı düşüncenin mezhep ve devlet sınırlarına sıkışarak evrensel ufkunu kaybetmesidir. Bir zamanlar ümmet adına konuşan hareketlerin bugün ulus devletlerin jeopolitik diliyle konuşur hale gelmesi yalnızca siyasi bir dönüşüm değil; aynı zamanda ciddi bir düşünsel daralmadır.
Müslüman toplumlar kendi mezhep ve milliyet sınırlarını aşan bir adalet perspektifi geliştirmedikçe bu kriz derinleşmeye devam edecektir. Çünkü ümmet fikri sloganla değil, ahlaki tutarlılıkla ayakta durur. Ve bugün İslam dünyasının en büyük ihtiyacı, tam da bu tutarlılığı yeniden kurabilecek bir düşünsel cesarettir.













