Şeyma Hanım o gün devlet dairesine, postaneye gitti. Sonra gittiğine bin pişman oldu. Aslında bu, yıllardır üzerinde biriktirdiği bir histi. Devlet dairelerine öteden beri “takoz ve çekme halatı” ile girilirdi. Neden? Çünkü devlet dairelerindeki o ağdalı yapı, o görünmez kirli durgunluk, herkese sirayet eden, herkesi aşan ve herkesi dümdüz eden o yan, hiç bitmeyecek bir azap gibi orada dururdu. Özellikle de yaşlılar için. Hanım teyze, bey baba, dayı, anacığım…
Şeyma Hanım kendi halinde bir bankacı emeklisiydi. Kitap okudukça zihni açılan, açıldıkça da bir türlü yaşlanmayan, ölmeyen, dışarıdaki yaşlı kadın kimliğinin içinde hapsolmasına izin vermeyen, zihni gazoz gibi kaynayıp duran yaşsız bir kadın. İşte öyle olduğu zaman da, sizi kâğıt üzerinde emekli edip ortadan kaldırmaya niyetli bir yapıya, Şeyma’ya özgü bir ruh haliyle karşı çıkıyordunuz. Bu karşı çıkış ise sizi siz yapan şeydi.

Posta idaresinden içeri adımını atar atmaz, çalışanlar bakışlarıyla olayı çözmüştü. Alarm vakasıydı. Gelen kadının ismini bilmiyorlardı, bilmeleri de gerekmiyordu. Haftada en az bir kere böyle birileri düşerdi oraya; işini hayat memat meselesi yapar, hiç ölmeyecekmiş gibi inatla yaşar ve her şeyi altüst edip çekip giderdi.
Şeyma’nın böyle bir niyeti yoktu aslında. “Karakterin olmak bile istemiyorum,” demişti bana. “Lütfen beni yazma.” Ama oraya girdikten sonra işler değişti ve kendi hikâyesini kendisi yazmaya başladı. Ama önce, Madrid’deki çok sevdiği arkadaşı Leyla’ya bir mektup gönderecekti.
Mektupta, bankacılık günlerinden kalma şiirleri vardı. Leyla, “Hele bir gönder, buradaki yayıncı arkadaşlarıma göstereyim,” demişti. Şeyma, “Ben bankacıyım, sadece sayılardan anlarım,” dese de, şiirlerini bir şekilde dünyaya taşımak istiyordu. Bilgisayarla arası iyiydi. O halde gelsin-di şiirler! Üstelik Şeyma, dünyaya açık, ruhu evrene mesajlar göndermiş bir kadındı. Duldu, torunları vardı ve gerçekten de şu ara ölmeye hiç niyeti yoktu. Lakin posta idaresi, yoluna engeller koymak, barajlar yapmak için orada duruyordu.
Yaşlısın. Bu.
Sıradaki görevli ona baktı. “Siz yaşınıza göre hayli hareketlisiniz. Postanızı uçakla göndermelisiniz.”
“Nasıl yani?” dedi Şeyma, “Normal postayla olmaz mı?”
“Olmaz” dedi görevli, adı Remzi’ydi. “Önce form doldurmanız lazım. Onu Bülent Bey’den alacaksınız.”
“Tamam” dedi Şeyma. Şiirleri için katlanırdı.
Bülent’in olduğu yere gitti. Zıpçıktı bir oğlandı Bülent, en fazla yirmi beş.

“Formu alabilir miyim?”
“Alamazsınız,” dedi Bülent, ekrana bakmaya devam ederek. “Sıra almamışsınız.”
“Sırada olmadığımı nereden biliyorsunuz? Önünüzde bir liste mi var?”
“Elinizde numara yok. Demek ki sıra almamışsınız.”
“Ukala olma,” diye çıkıştı Şeyma, sesi keskinleşerek. “Oradaki adam buraya yolladı beni.”
“Ben ukala değilim, kuralları söylüyorum.”
“Formu ver,” dedi Şeyma. Vermezsen, buradan çıkmam der gibi bakıyordu.
Posta idaresinin hantallığının ağır suları her yeri sarmıştı. Bülent, Remzi’nin seslenişiyle irkildi: “Ver şu formu yahu, kadın uçakla gönderecekmiş!”
“Tamam, tamam.”
Aralarında görünmez bir köprü vardı. Şeyma ise malum, yaşlıydı. Moruk teyze.
Formu alıp sakin bir köşeye çekildi. Leyla’nın Madrid’deki adresini, Calle de Atocha’yı ve kendi adresini yazmaya başladı. Sinirden parmakları titriyordu.
Tam o sırada, güvenlik görevlisi olduğu pek belli olmayan tombul yüzlü bir genç yanına geldi.
“Burası çalışan alanı. Ortadaki masaya geçin lütfen.”
“On dakikadır burada kimse yoktu,” dedi Şeyma, yüzünde inançsız bir ifadeyle.
“Size öyle gelmiş. Ben hep buradaydım. Güvenlik benden sorulur!”
“Peki,” diye mırıldandı Şeyma, “Ya sabır.”
Ortadaki masaya geçti. Ama öfkeden, Leyla’nın adının yerine kendi adını yazıyordu. Yanlışlar yanlışları kovalıyordu, of.
“Sakin ol, Şeyma,” dedi kendi kendine. “Şiirlerini göndereceksin. Unutma.”

Bekledi, çok bekledi. Nihayet sırası geldi.
Görevli, zarfa, adrese, Şeyma’ya baktı. “Bunun içinde ne var hanım teyze?” diye sordu. “Emekli belgeleri mi, hasta raporu mu, reçete mi, ölüm ilamı mı? Ne?”
“Hiçbiri,” diye kıkırdadı Şeyma –o an hiç beklemediği bir kıkırdamaydı bu. “Şiirlerimi gönderiyorum.”
“Şiir mi?” dedi görevli. Remzi, Bülent ve güvenlikçi ve hepsinin karışımıydı –Serbülent’ti belki. Belki de değil.
Bir anda hepsi şaşırdı, bütün ezberleri bozuldu.“Nasıl yani? Şiir mi gönderiyorsunuz? Ta Madrid’e?”
“Evet, evet,” dedi Şeyma, “şiir gönderiyorum. İsterseniz size burada bir şiir de okuyabilirim.”
Herkes birbirine bakakaldı o zaman. Ve sanki hayali durgun bir nehre, o beter suya dalıp orada nefessiz duruverdiler. Şeyma da devlet idaresini sarmış o çamurlu suya baktı elbette. Ve o kirli suya baktığında, hiçbirinin göremediği kendi yansımasını gördüğünde, en büyük şiirin aslında bu olduğunu anlayıverdi:
“tepemde bir akbaba
hırsla ölmemi bekliyor
ben ise düşünüyorum
nasıl bir tuzak kurayım ki
bana yaklaşsın da
onu vurayım”***
***Şiir, Şeyma’ya değil İranlı şair Füruğ Ferruhzad’a ait.














