Devlet mi kendini düzeltecek, toplum mu devleti; kestirmek zor. Ama ortada gün gibi açık bir mesele var: İfade özgürlüğü ancak tarafların birbirini dinlemeye tahammül edebildiği bir toplumda soluk alabilir.

“Söylediklerinin hiçbirisine katılmıyorum ama fikirlerini söyleme hakkını sonuna kadar destekliyorum.”
Bir yazı düşünün ki daha ilk cümleden küfür yemiş olabilir. Daha bu cümleyi okuyup yazının gerisine bakmadan ayrılanlar da olabilir. Ne kadar uzak, naif hatta romantik bir arayış bugün, değil mi?
Türkiye’de ifade özgürlüğü belki de hiç olmadığı kadar tehlike altında. Tehlike altında demek bile yetersiz kalıyor. İfade özgürlüğü neredeyse yok! İktidarın ve destekçilerinin çeşitli bahaneler altında sığınıp beğenmedikleri fikirleri cezalandırdığı bir dönemdeyiz. Mahkemeler cezaevine atarak, destekçiler hedef hâline getirerek, çoğu zaman iş birliği içinde fikir beyanının önü kesilir hâle geldi.
Sadece bir kameranın karşısında tek başına aklına geleni söylediği için cezaevine giren gazeteci de var, bir skeçte espri yaparken tutuklanan da, bir konserde izleyiciyle eğlenirken kendini mahkeme salonunda bulan da… Örnekler, isimler arttıkça artıyor…
Devletin güvenlikçi politikalarının en yoğun olduğu 90’larda da benzer bir durumla karşı karşıyaydık. O dönem Kürt ve İslamcı olmak zordu, bu dönemde ise iktidar destekçisi dışında her şey olmak zorlaşıyor.
Ateş ve Dilipak örneği
Girişte kullandığım Voltaire’e atfen kullanılan; onun düşüncelerini ifade ettiği söylenen söz Türkiye’ye bir dönem damgasını vurdu. Prof. Dr. Toktamış Ateş ve gazeteci Abdurrahman Dilipak’ın 90’ların ortasında yaptıkları ortak TV programları ve söyleşilerinde bu ifade vücut buldu. Programlarında birbirlerinin görüşlerini dinliyor ve eleştiriyorlardı. İkili, ideolojik farklılıklarına (Ateş Kemalist akademisyen, Dilipak İslamcı gazeteci-yazar) rağmen “barış içinde bir arada yaşama” ve ifade özgürlüğü mesajı veren programlarıyla hem TV’de hem de Türkiye’nin çeşitli yerlerinde sempozyumlara katıldılar. O dönem Türkiye için sıra dışı bir üründü; ilginçtir devlet dokunmamıştı ama kendilerini mahallelerine sevdirememişlerdi.
Kemalist ve sol çevreler, Toktamış Ateş’i “gerici” olarak gördükleri Dilipak ile yan yana gelmekle suçlamış; Ateş’in yıprandığını söyleyip “yumuşamakla” suçladılar.
İslamcı kesimden de Dilipak’a “laiklerle işbirliği” eleştirisi yöneltilmişti.
Daha sonra, ikilinin aldığı bir ödül (1996 Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı Hoşgörü Ödülü) ve katıldıkları bazı programların düzenleyicisi üzerinden iş birliği “Cemaat projesi” olarak yorumlanmış ve uzun vadede her iki isim de bu ilişki nedeniyle ek eleştirilere maruz kaldı.

Bugün mümkün mü?
Peki bu örnek bugün hâlâ mümkün mü? Bence imkânsız. Sebebi böyle iki kişinin yokluğu değil, demokrasinin yetersizliği. Demokrasi eksikliğini sadece bir yönetim eleştirisi olarak ifade etmiyorum; aynı zamanda yaşam biçimi olarak benimsenmemesine de vurgu yapmak istiyorum.
Bugün taraflardan bir tanesi pek çok konuda fikrini özgürce beyan etse, kâğıt üzerinde ifade özgürlüğü önünde bir engel yok ama ifade sonrası özgürlüğünün garantisi de yok. Bu demokrasi eksikliğinde devlete düşen rol.
Ama aynı şekilde tarafları birbirlerinin karşısında fikirlerini sonuna kadar söyleyip taraflardan birinin de dinleyip bu görüşlerini eleştirmesine tahammül edecek bir ortam da yok. Bu da demokrasinin bir yaşam biçimi olarak hayatımıza yerleşmemesinin göstergesi.
Çözüm hangisinin önce kendini düzeltmesinde emin değilim. Devlet mi kendini düzeltecek, toplum mu devleti; kestirmek zor. Ama ortada gün gibi açık bir mesele var: İfade özgürlüğü ancak tarafların birbirini dinlemeye tahammül edebildiği bir toplumda soluk alabilir. Ateş ve Dilipak’ın 1990’lardaki cesareti, bugün bize hâlâ yol gösteriyor.













