Kemal Can yazdı: İran’dan Türkiye’ye yansıyanlar

ABD ve İsrail’in İran saldırısı başladığında; giriş hamlesinin çarpıcılığı birçok kişiyi “bu iş uzun sürmez” düşüncesine çabuk ikna etmişti. Hamaney ve birçok üst düzey yetkilinin öldürülmesi, İran’ın savunma sisteminin hemen devreden çıkması, “iş çabuk bitti” yorumuna neden oldu. Özellikle asker kökenli “uzmanlar” ve bazı iktisatçılar, güç farkına dikkat çekerek aceleci değerlendirmeler yaptılar. Ancak süreç ilerleyip ikinci haftaya girerken hadise başka türlü konuşulmaya başlandı. Trump bile -iddialarını yine yüksek tutmakla birlikte- “biraz daha sürecek” diyor, hadiseyi daha karmaşık hale getirmemekten söz ediyor.

İran, son noktada kullanılacağı varsayılan bazı kozları çok erken devreye alarak cevap kapasitesine geometrik olarak büyüttü. Savaş ateşini sadece düştüğü yeri (kendisini) yakacak bir şey olmaktan çıkardı. Savunma kaynaklarını tasarruflu kullanıp cevabını Körfez’e yaydı ve yine erkenden Hürmüz’ü kapatıp “bedel” paylaşımını genişletti. Bu yüzden  “piyasalar” yavaş yavaş soğukkanlılığını kaybediyor. Bu tablodan kazanacak tarafın değiştiği, “büyük şeytanın” yenileceği sonucunu çıkarmak hem erken hem abartılı olur ama bir haftada “yorum” ağırlığındaki bu değişim çarpıcı. Değişim gidişat öngörülerini etkiliyor.

İran’dan Türkiye’ye
Kemal Can yazdı: İran’dan Türkiye’ye yansıyanlar

Köşeye sıkışma refleksi mi?

Hakan Fidan, İran’ın çatışmayı Körfez ülkelerine taşıyarak çok yanlış -hatta “zeka sorunu” sayılabilecek- bir hamle yaptığı kanaatinde. “İtidal” tavsiyesiyle idare etmeye çalışan Avrupa ve İslam ülkelerinin bazıları da, “mahçup” (pasif) ortaklıklarını, “aman çatışma yayılmasın” tepkisinin ardına saklıyor. Zaten bu yüzden Trump’tan da azar yiyorlar. Elbette bunları objektif değerlendirmeler veya makul gözlemler saymak saçma. Tercih edilen ve kaçınılmak istenen pozisyonlara gerekçe üretmek için “siyaseten” söylendikleri çok açık. Kolay takdir gören “mesafelilik” daha çok zaman kazanmak için.

İran’ın Körfez ülkelerine yönelmesini “çaresizlik”, “mecburiyet” veya “intihar hamlesi” gibi yorumlayan başkaları da var. Hatta İran’a sempati duyanlar bile, “ne yapsaydı yani” diye savunma yapmayı deniyor. Fakat İran’ın -etkisi zayıf kalacak- “asıl” hedefe saldırılar yerine (yanında) eylemsiz görünen ortaklara yönelmesi, kontrolsüz bir refleksten ziyade hem mesaj, hem, etki, hem de sonuç bakımından çok daha rasyonel ve galiba üzerine biraz çalışılmış strateji. Pezeşkiyan’ın “özür” açıklamasını da biraz ölçüsü kaçmış ve başarısız bir “hasar kontrolü” diye yorumlamak daha doğru.

ABD’nin motivasyonu meselesi

ABD’nin son derece zayıf olduğunu bile bile kullandığı, “açık sözlü Trump” tarafından pek de ısrar edilmeyen “meşruiyet” argümanlarının hala ciddiye alınması tuhaf. “Dış müdahale, hele ABD bombalarıyla özgürlük ve demokrasi gelmez” cümlesini emperyalizm eleştirisi gibi kullanmak artık fazla naif. Çünkü dünyaya demokrasi ve özgürlük dağıtmak ulaşılamamamış bir hedef değil, hiçbir zaman gerçek (var) olmamış bir niyet. Yani hiçbir örneğinin görülmemesi, beceriksizlikten değil. Trump, rejim değişikliğinden anladığının, “ABD ile iyi geçinmek” olduğunu açık biçimde söyledi. Üstelik bu tercih konjonktürel değil.

Tıpkı İran için yapıldığı gibi, ABD’nin tutumunu “çaresizlik” veya “kaybetme” korkusu gibi gerekçelerle açıklayanlar da kalabalık. Kimi kaybedilen dünya patronluğuna, kimi Netanyahu’nun zorlamasına, bazıları Epstein belgelerine bazıları da Kasım ara seçimlerine gönderme yapıyor. ABD’nin ve Trump’ın davranışlarında bunların bir etkisi elbette olabilir ama yıllara yayılan hamle serisini kontrolsüz reaksiyonlar olarak düşünmek pek makul sayılmaz. (“Panik içinde bütün düğmelere basma” anlatısını iç rahatlatıcı olarak çok seviliyor) ABD, elindeki en etkili alete (silah ve savaş) göre ve müesses nizam hilafına değil -en azından bir kısmı- adına bunları yapıyor ve dünyayı hizada tutuyor. Bu durum, sistemin raydan çıkması olmadığı gibi; süreklilikler, sürprizlerden daha belirleyici. 

İran’ı Türkiye’de tartışmak

İran meselesinin Türkiye’ye etkisi ve nasıl bir tutum alınması gerektiği konusundaki tartışmalarda da art niyetler, samimiyetsizlik ve iki yüzlülük hemen açığa çıkıyor. En dikkat çekici nokta, herkesin -çoğu zaman kolayca genellenen- “diğerlerinin” tutumunu öne çıkartıp; en saldırgan, en şağılayıcı, en ölçüsüz, en kışkırtıcı suçlamaları kullanması. Doğru “politik” tavır, başkalarını en sert hatta hakaretamiz biçimde hedef göstermekle eşitlenmiş durumda. Fakat savaş (İran) konusundaki çoğu tercihin, ilkeler veya politik tutarlılıktan ziyade, böyle iddiaların ardına saklanmış dar politik ezberlere dayandığı ve konforlu sığınaklar kullandığı ortada.

İran hadisesi, Türkiye iç siyasi dinamikleriyle örtüşen, çeşitli fay hatlarıyla örtüşüyor ve bu özelliği dolayısıyla pusu kurulacak köşeler çok fazla. Küresel eksen ve rejim tartışmaları bir yanda, mezhepsel ve etnik alerjiler diğer yanda. Son günlerde Türkiye’deki fay kırıklarını hareketlendirecek çok sayıda haber ve iddia gündeme geldi. “İran’dan sonra sıra Türkiye’de“ lafları, İsrail’in İran’daki Kürtleri silahlandırarak ayaklanmaları için kışkırttığı haberleri, Azerbaycan’a saldırı ve Türkiye’ye düşen füze parçası. Bu başlıkların hemen hepsi, çok kullanışlı olması yanında, ilginç öbeklenmelerin, “cephe değiştirmelerin” zemini (bahanesi) haline geliyor.

Bakmak ile görmek istenen

Türkiye’de uluslararası meseleleri iç politik pozisyonlarla ilişkilendirmek, sadece siyasetçilerin başvurduğu bir kestirme değil. Senelerce böyle servis edildiği için bir alışkanlık oluştuğundan bahsedilebilir. Medya ve kamuoyu bu bağlama pek teşne. Yorumcu veya uzmanlar da -çoğu siyasi meselede olduğu gibi- bilgileri, çeşitli tribünlerin talep ettiği biçimde tasnife çalışıyor. Böylece, zaten sınırlı ve kirli olan bilgi havuzu, ikinci bir “bozma” işlemine uğruyor, her türlü kötü niyetli kullanım için elverişli malzeme öbekleri hazırlanmış oluyor. Geriye bunları performans şovlarına çevirme işi kalıyor.

Trump’ın sürekli takvimi yenilemesi ve saldırıların ekonomik hedeflere yönelmesi, sürecin uzayacağı kanaatini artırıyor. Süreç uzadıkça ve hadisenin komplikasyonları çeşitlendikçe; spekülasyonlar, manipülasyonlar, provokasyonlar da artacak, daha fazla sonuç yaratmaya başlayacak ve daha fazla kullanılacak. Çünkü Irak ve Suriye’de olduğu gibi “çevre aktörleri” giderek daha önemli hale gelecek. Şimdiden -bir kısmı dengesizlik veya çılgınlık alameti sayılan- bazı çıkışların, çelişkilerin, dönüşlerin böylesi arayışların ürünü olduğunu düşünmek mümkün. Özellikle Azerbaycan ve “Kürt azınlık” başlıkları hiç masum görünmüyor.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.