Pelin Batu: “Otoriter rejimler kadınları sessizleştirmeye çalışır”

Pelin Batu, 8 Mart’ın anlamından feminizmin Türkiye’deki tarihine, milliyetçilikle ilişkiden İstanbul Sözleşmesi’ne kadar kadın mücadelesinin farklı boyutlarını değerlendirdi.

Pelin Batu
Pelin Batu: “Otoriter rejimler kadınları sessizleştirmeye çalışır”

Pelin Batu, 8 Mart’ın anlamını, feminizmin Türkiye’deki seyrini ve kadın mücadelesinin tarihsel arka planını Medyascope’a değerlendirdi. Batu, milliyetçilik ile feminizm arasındaki gerilimden otoriter rejimlerin kadın haklarıyla ilişkisine, İstanbul Sözleşmesi’nden Türkiye’deki feminist hareketin eleştirilerine kadar birçok konuda görüşlerini paylaştı.

Pelin Batu, 8 Mart’ı “Mücadelenin sembolü” olarak gördüğünü belirtiyor:

“Kadınlar ve erkekler eşit olsaydı 8 Mart gibi bir günle kendimizi hatırlatmamıza gerek kalmazdı. Dolayısıyla 8 Mart benim için devam eden mücadelemizi sembolize ediyor.”

“2. cinsiyet, edebi ve varoluşsal bir sarsıntıdır”

Pelin Batu, feminist edebiyat literatüründen en etkilendiği üç eseri şu sözlerle anlatıyor:

“Burada klasiklere değinmek iyi olacaktır, benim için çok özel yeri olan üç esere değineceğim:

Virginia Woolf: Mrs. Dalloway /A Room of One’s Own (Kendine Ait bir Oda) Woolf’u okumak her zaman büyük bir zevk verir. Yakın tarihte Woolf dersi verdiğim için içimde hala taze. Mrs. Dalloway, bir kadının gözünden bilinç akışının su gibi aktığı, bir kadının beyninde sergüzeşt gibi okuduğumuz bir şaheser. ‘Kendine Ait bir Oda’ makalesi ise kadınların ‘kendilerine ait bir oda ve gelir’ gerektiğini söylemesi, aslında kültürel üretimin patriyarkal ekonomiyle nasıl bağlı olduğunu anlatır. Bu metnin hâlâ bitmeyen bir tartışmayı araladığını düşünüyorum.

Simone de Beauvoir: Le Deuxieme Sexe (İkinci Cinsiyet). Simone de Beauvoir’ın o meşhur cümlesi — ‘Kadın doğulmaz, kadın olunur’ — yalnızca felsefi bir tez değil, aynı zamanda edebi ve varoluşsal bir sarsıntıdır. Kadınlığın biyolojik kader değil, tarihsel ve toplumsal bir inşa olduğunu bize gösterir. Kitap her ne kadar çağdaş feministler için biraz antikalaşmış olsa da, benim kişisel tarihimde beni değiştiren kitaplardan biri olduğu için yeri başkadır.

Toni Morrison: Beloved. İlk kez lisede okuduğumda sarsılmıştım. Kölelik sonrası Amerika’da  siyahi bir kadının travmasını anlatırken yalnızca cinsiyeti değil; hafızayı, ırkı, tarihsel şiddeti de anlatır. Morrison’ın dili Yaşar Kemal gibi, neredeyse bir ağıttır. Keskin ve şiirseldir.”

“Otoriter rejimlerin kadınları sessizleştirmeye çalıştığına tanıklık ederiz”

Erkek egemen dünya ile otoriter rejimler arasında bağ var mı?

Bence çok güçlü bir bağ var. Gloria Jean Watkins, patriyarkanın sadece bir aile yapısı değil, aynı zamanda bir iktidar modeli olduğunu söyler. Margaret Atwood gibi feminist yazarların romanlarında gördüğümüz distopik dünyanın içinde yaşarken, otoriter rejimlerin kadınları nasıl sessizleştirmeye çalıştığını, 8 Mart’ların nasıl korkulacak bir bayrammış gibi, biber gazı, kelepçe ve şiddetle sınırlandığına tanıklık ederiz. Militarizm, hiyerarşi, güç fetişi… Bunların hepsi maskülen iktidar kültürünün parçalarıdır. O yüzden dünyada otoriterleşme arttıkça ilk saldırı genellikle kadın haklarına, LGBTİ+ haklarına ve ifade özgürlüğüne yönelir.

“Savaşa savaşla cevap vermeliyiz”

Toni Morrison kadın deneyimini yalnızca cinsiyet değil, ırk ve tarih üzerinden katmanlandırır. Türkiye’de feminist anlatı sınıf, etnisite ve kimlik boyutlarını yeterince içselleştirebildi mi?

Toni Morrison bize feminist düşüncenin tek boyutlu olamayacağını gösterdi. Kişisel tecrübemizden örnek vereyim. Birkaç yıl evvel oynadığım Metin Yeğin’in “Grev” filmi, gerçek bir içselleştirme ve dayanışmanın hikâyesidir. 1911’de kötü çalışma şartlarından dolayı Bursa’daki ipek fabrikasında işçiler günbegün ölürken Kürt, Türk, Ermeni, Rum kadınları birlik olup Osmanlı’daki ilk kadın işçi grevini gerçekleştirdiler. Burada, kadınlar önce işçiydi. Irk, mezhep vs. geri plandaydı. Keza Morrison’un da sık sık altını çizdiği mesele, kadın deneyiminin yalnızca cinsiyetle açıklanamadığıdır; tarih, ırk, sınıf ve travma da bunun parçasıdır. Türkiye’de feminist düşünce özellikle son 30 yılda bu yönde gelişti. Kimberlé Crenshaw’un ortaya koyduğu kesişimsellik kavramı burada da önemli bir etki yarattı. Kürt kadın hareketi, göçmen kadınlar, işçi kadınlar gibi farklı deneyimler feminist literatüre daha güçlü biçimde girmeye başladı. Ama hâlâ yapılacak çok şey var tabii. Her şeyi bir tarafa bırakıp, her gün en az üç kadının öldürüldüğü, kadınlara karşı bir savaşın fiilen yaşandığı, kravat takan katillerin, tecavüzcülerin ödüllendirildiği ülkemizde, bizler hep beraber sınıf, etnisite, kimlik gibi “kıyafetleri” bir tarafa bırakıp, kağıt üzerindeki haklarımızı pratiğe geçirttirip içselleştirmek için savaşmalıyız. Yani savaşa savaşla cevap vermeliyiz.

“Milliyetçilik, kadın bedenini ‘ulusun namusu’ olarak kurgular”

Sizce feminizm ile milliyetçilik yan yana durabilir mi?

Bu çok zor bir ilişki. Çünkü milliyetçilik, Nazi Almanya’sı ve daha nice örnekte gördüğümüz üzere çoğu zaman kadın bedenini “ulusun namusu” olarak kurgular. Bu noktada kadın özne olmaktan çıkar; ulusun sembolüne dönüşür. Kadın, kadınlığından sıyrılmış, evinin içine tıkılmış bir damızlığa indirgenir. Nira Yuval-Davis bunu çok net anlatır: Kadınlar ulusların hem biyolojik hem kültürel taşıyıcıları olarak okunur. Dolayısıyla milliyetçilik çoğu zaman kadın dayanışmasını sınırlandırır. Çünkü ulusal sınırlar, feminist dayanışmanın evrensel ufkunu daraltabilir. Ama bu, kadınların anti-emperyal mücadelelerde rol oynamadığı anlamına gelmez. Maalesef patriyarkiye karşı verilen mücadelelerin sonunda kadını ikinci sınıfa indirgeyen ya da hapseden sistemlerin baki kaldığını görüyoruz.

Feminizm ve sol arasında nasıl bir ilişki var, sizce ikisi birbirini besleyen ve yan yana durması gereken değerler mi?

Tarihsel olarak bu iki akım birbirine çok yakındır ama her zaman sorunsuz bir ilişki yaşamamıştır. Sovyet Rusya’sı en iyi örnektir. Dünya Kadınlar günü, Amerika’da çıkan bir yangınla değil, sosyalist kadınların önerisiyle gerçekleşmiştir. Bu tarihten silinir. Alexandra Kollontai, Inessa Armand, Krupskaya gibi müstesna kadınlar, Rusya’daki Bolşevik devriminin bilfiil fitilini ateşleyenler arasındadır ama devrim gerçekleştirdikten sonra, tıpkı Fransız devriminde Olympe de Gouges’un başına gelen gibi (belki o kadar kötü değil, o hakkettikleri eşitliği talep edince kellesinden olmuştur) kadınlar ikinci sınıf kompartımanına geri gönderilirler. Ya da tecrit edilirler. Stalin dönemi posterlerine bakın, kadınlar evde model anne, fabrikada ise demir birer işçidirler.  Engels, Bachofen gibi hukukçulardan etkilenerek “eski güzel günlerdeki” matriyarkik sistemlerini romantize ettiler ama patriyarkanın kapitalizmden daha eski bir iktidar biçimi olduğunu hatırlattılar. Mesele şu ki, güzel vaatlerle gelip benzer tuzaklara düştüler.

“Erkek çocuklarımıza reva gördüklerimizi kız çocuklarımıza görüyor muyuz?”

Sizce ataerkil hegemonyanın ve toksik maskülenitenin kırılması için gerekli şeyler nelerdir?

Öncelikle kültürel bir dönüşüm. Eğitim, hukuk, medya ve dil bu dönüşümün parçaları. Önce evde başlamadan toplumdan, devletten bir şey beklemek, hayalperestlik olur. Erkek çocuklarımıza reva gördüklerimizi kız çocuklarımıza görüyor muyuz? Hayır! Oysa Judith Butler bize cinsiyetin performatif bir yapı olduğunu anlatır. Yani erkeklik dediğimiz şey değişmez bir öz değil, toplumsal olarak üretilen bir roldür. Bu yüzden erkekliğin de yeniden düşünülmesi gerekiyor.

Pelin Batu: “Erkekler feminizmin ‘lideri’ değil, müttefiki olabilir”

Erkekler feminist olmalı mı?

Kesinlikle evet. Ama burada önemli bir nüans var. Erkekler feminizmin “lideri” değil, müttefiki olabilir. Maalesef feminizm bazı kadınlar tarafından bile sanki ayıp ya da kötü bir şeymiş gibi algılanıyor. “Ben feminist değilim ama…” ile başlayan cümleler çok duydum. Şunu hatırlatmak gerek, feminizm erkeklere karşı bir ideoloji değildir; patriyarkaya karşıdır. Dolayısıyla, kadın da erkek de feminist olmalıdır. Çünkü feminizmin olduğu yer egaliterdir, yani herkesi eşitler.

Türkiye topraklarındaki kadın mücadelesi sizce hangi dönem başladı, bu mücadelenin bugüne kadar ki serüveni hakkında fikirlerinizi bizlere anlatabilir misiniz?

Türkiye’de kadın mücadelesi aslında geç Osmanlı döneminde başlar. Fatma Aliye, Nezihe Muhiddin ve Halide Edip gibi kadınlar, bizlerin kamusal alanda var olmasının önünü açtı, ülkemizin ilk siyasi partisini kurdu, seçme ve seçilme hakkı için 1933’ten çok daha evvel mücadele verdiler.

Cumhuriyet döneminde mecliste kadın haklarını savunanlara karşı tekme tokat girip zamane medyasında işbu “feminist” vekilleri “Bolşeviklikle” suçlayıp hicveden makaleler döşendi. Ama buna rağmen Mustafa Kemal ve Tunalı Hilmi gibi kıymetli insanların diretmesiyle hukuki reformlar geldi. 1926’daki medeni kanun, eğitim reformları ve ardından seçme ve seçilme hakkı geldi. Geldi ama sonra durdu. Hem de çok uzun bir süre. Ülkemizdeki feminist hareketin gerçek anlamda yükselişi 1980’lerde oldu. Dayak karşıtı yürüyüşler, mor iğne kampanyaları, kadın sığınakları… Bunlar feminist politikanın Türkiye’deki kilometre taşlarıdır.

“Türkan Saylan gibi kadınları alkışlamamız lazım”

Türkiye’deki feminist anlatım ve Feminist mücadelenin hatalı tarafları olduğunu düşünüyor musunuz?

Önce klişe bir cümle ile başlayayım. Kadın kadının kurdu değil yurdu olmalı diyoruz hep. Ama bunu ne kadar uyguluyoruz? Çeşitli vakıflar ya da dernekler, tepelerinde oturanların değişmediği denklemler, birbiriyle didişmeler… Bunlar maalesef pek çok kurumda ve sivil toplum örgütünde gözlemlediğim şeyler. Bu ülkemizde de dünyada da kadın hareketini içten kemiren, bazen de yerinde saymasına sebebiyet veren bir durum. Ayrıca her toplumsal hareket gibi feminizm de kendi iç eleştirisini yapmak zorunda. Bazen akademik dilin fazlasıyla elit olması, bazen de hareketin şehir merkezli kalması eleştirilebilir. Ve fakat buna rağmen Türkiye’de feminist hareket çok yaratıcı ve dirençli bir hareket oldu. 1980’lerden itibaren sokakta, mahkemede, akademide çok önemli kazanımlar elde edildi. Bence Türkan Saylan gibi kadınları alkışlamamız lazım, bizler onların omuzlarından yükseliyoruz.

“Kadın deneyimi tek bir hikâyeden ibaret değil”

Türkiye’de kadın hareketi şehirli ve orta sınıf bir hareket mi?

Bu eleştirinin bir kısmı haklı. Feminist hareketin ilk dönemlerinde gerçekten de üniversiteli ve şehirli kadınların ağırlığı vardı. Bu da normaldi çünkü eğitime onlar ulaşabiliyordu. Fakat yukarıda da belirttiğim gibi, Kavala’da, Bursa’da 19. yüzyılda fabrikalarda çalışan kadınlar, feminist hareketin önünü açtılar. Bugün tablo çok daha karmaşık. İşçi kadınların sendikal mücadeleleri, Kürt kadın hareketi, göçmen kadın örgütlenmeleri… Bunlar feminist hareketin sosyolojisini ciddi biçimde genişletti. Bence feminizm tam da bu çeşitlilik sayesinde güçlü. Çünkü kadın deneyimi tek bir hikâyeden ibaret değil; birçok farklı hayatın kesişiminden oluşuyor.

İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme Türkiye’deki cinsiyet rejiminin yapısal dönüşümünün ilanı mı ve bu karar kadınları nasıl etkiledi?

İstanbul’da imzalanmış, dünyaya buradan tanıtılmış bir sözleşmeden çekilmek bana göre yalnızca hukuki bir karar değil, aynı zamanda sembolik bir kırılmaydı. Bu sözleşme kadınlara devletin sorumluluğunu hatırlatıyordu. Ondan çekilmek ise cinsiyet eşitliği fikrine mesafe koymanın ilanı gibiydi. “Kızlı-Erkekli” mantalitesinin vücut bulması gibiydi. Ama Türkiye’de kadınların verdiği tepki de çok güçlüydü. Sokaklarda “İstanbul Sözleşmesi bizim” sloganını gördüm, görmeye de devam edeceğiz gibi görünüyor.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.