İBB davasının ilk savunması: Aykut Erdoğdu’nun konuşmasının tam metni

Eski CHP İstanbul Milletvekili Aykut Erdoğdu, İBB davası duruşmasında ilk savunma yapan sanık oldu. Erdoğdu, iddianamede yer alan suçlamaları reddetti, “Bu dava artık Türk milletinin davasıdır” dedi. Erdoğdu’nun savunmasının tam metnini yayımlıyoruz.

İBB davasının ilk savunması: Aykut Erdoğdu'nun savunmasının tam metni
İBB davasının ilk savunması: Aykut Erdoğdu’nun savunmasının tam metni

İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne yönelik operasyon kapsamında tutuklanan eski CHP İstanbul Milletvekili Aykut Erdoğdu, duruşmada savunmasını sundu. İddianame kapsamında 20 numaralı eylemden sorumlu tutulan Erdoğdu, kendisine yöneltilen iddiaların asılsız olduğunu öne sürdü.

Erdoğdu, savunmasının başında tutukluluğun koşullarını anlattı. Yaklaşık 10 aydır tek kişilik hücrede kaldığını belirten Erdoğdu, 4 bin sayfalık iddianameyi okumak için yalnızca haftada iki saat bilgisayar kullanma izni verildiğini aktardı. “Toplam 8 saatte neyi okuyabilirim? Hangi ekine bakayım, hangi iddiasına bakayım?” diye soran Erdoğdu, savunma hakkının ciddi biçimde kısıtlandığını ileri sürdü.


İşte Aykut Erdoğdu’nun savunmasının tam metni:

Mahkeme başkanı (M.B.): Bu iddianame kapsamında, 20 nolu eylem kapsamında sorumlu tutuluyorsunuz. Hakkınızda tek bir eylemden atıf var. Nedir savunmanız? Dinliyoruz.

Aykut Erdoğdu (A.E.): Vallahi Sayın Başkan, nedir savunma? Öncelikle şunu söyleyeyim Sayın Başkan. Savunma hakkımız kısıtlandı. Bakın ben, yaklaşık 10 aydır tek başıma bir hücredeyim. 4000 bin sayfalık bir iddianame var, bilmem kaç bin sayfa ekleri var. Ben, o hücrede tek başımayım. Her gün çıktığımda çoraplarıma kadar aranıyorum. Avukat odasına gittim. Bana bir iddianame verdiler. İki avuç hücremin yarısını kapladı. Ben bunu bir okuyayım diye başladım. Dört bin sayfalık bir iddianamede kendi bölümümü okudum. Yani hiçbir şekilde… Bu arada şunu söyleyeyim Sayın Başkanım. Siz, Türk milleti adına karar veriyorsunuz ve Türk milletine çok büyük bir saygım var. Bu yüzden heyetinize çok büyük saygım var. Ceketimin önünü kapatamıyorum. Çünkü ceketim olmuyor. Bunu da şöyle kısaca açıklayayım. Öyle bir hapishane koşulunda yaşıyoruz ki biz… Bize gelen giden kıyafetler, vallahi diplomatik kurye bile daha kolay verir. Böyle bir koşuldan geldik. Savunma hakkımızın kısıtlanmasının bir yönü de budur.

Bize bir DVD teslim edildi ve avukatlarımız dedi ki ‘yazı yazın, hani bir bilgisayar kullanarak buna bakın.’ 1 ay kala, bana haftada iki saat bilgisayar odası kullanma izni verildi. Toplam 8 saat. Neyi okuyabilirim? Sayın Başkan, neyi okuyayım ben? Hangi ekine bakayım? Hangi sözleşmesine bakayım? Hangi iddiasına bakayım? Buraya geldik, vallahi gerginlikten ne olduğunu anlayamadık. Zaten 10 aydır hücredeyiz. Gürültü, hengame; bir baktım, ismim şeyde, birinci sırada. ‘Ya bu nedir’ demeye kalmadan burada savunmaya geldim. Aha savunmamı göstereyim. Az evvel aldığım her not var. Şunlar… Böyle savunma yapacağım ben. Hani bunun bilinmesini rica ediyorum. Bunu bir tespit olarak alın, bir suçlama olarak değil. Anlıyorum, hiç kimse böyle bir yargılama, ne gördü, ne yaptı. Yahu bu benim suçum değil Sayın Başkan. Bu benim suçum değil. Şimdi iddianameye baktım…

Şimdi iddianamede; ben, Ertan Yıldız isimli şahısla bağış olarak para götürdüğümü, o paranın geldiğini ve Fatih Keleş’e teslim edildiğini söylemiş. Anladığım kadarıyla dört tane delilimiz var: Birincisi Ertan Yıldız’ın ifadesi, ikincisi Serkan Aydın’ın ifadesi, üçüncüsü baz kayıtları, dördüncüsü de bir banka dekontu. Şimdi bu dört tane delille bir iddianame hazırlanmış ve ben 10 aydır tutukluyum. Şimdi gelelim asıl meseleye. Sayın Başkan, samimi soruyorum: İçeride bir şahıs var ve hapisten çıkmak istiyor. Defalarca ifade veriyor; o olmadı, bu olmadı diyor, en sonunda bir ifade veriyor ve hapisten çıkıyor. Sizce bu şahıs, adalete yardımcı olmak için mi bunu söylemiştir, yoksa hapisten çıkmak için mi? ‘Etkin pişmanlık’ diyorsunuz; bunun neresi etkin, neresi pişman? Adam o işten kurtulmak için birinin adını veriyor; o çıkıyor, ben hapse giriyorum. Birincisi bu.

İkinci beyan kimin? Dördüncü evre bir kanser hastasının. Ya Allah’tan korkun; zaten söylemese tutuklanacak, Allah göstermesin içeride can verecek. Bir gidiyorsunuz bir şey söyleniyor, ikinci gidiyorsunuz başka bir şey… ‘Gidiyorsunuz’ derken size söylemiyorum yani; burada size yönelik bir ithamım yok. Bu arada şunu da en başta belirteyim: Ne size ne de bir başkasına karşı hiçbir hakaret, tehdit veya kötü niyet kastım olmayacak. Bütün söylediklerimi kendimi savunmak, ülkemi savunmak ve milletimi savunmak için yapacağım. Eğer en ufak bir şüphe duyarsanız beni uyarın, sözlerime açıklık getireyim. Benim savunmamda önce şu olmayan olaya bir cevap vereyim. Bir milletvekili, bir genel başkan yardımcısı tutuklandı. Elbette birtakım tespitlerim olacak. Birinci delil, o ne olduğu belli olmayan ‘etkin pişmanlık’ meselesi. İkincisi bir banka dekontu; bir şirketin bir çalışanı para çekmiş. Ya ne bileyim ne çekmiş, benimle ne ilgisi var bu işin? Üçüncüsü telefon baz kayıtları… Nerede telefon baz kaydı var? Bir tane otelde telefon baz kayıtları var. O otel, benim beş senedir kaldığım, çalıştığım, bir nevi ofis olarak kullandığım bir otel. Kurultaylarımızı falan orada yaptığımız bir yer. İkinci baz kaydı nerede? İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde… Ben o bölgenin milletvekiliyim, o partinin Genel Başkan Yardımcısıyım. Allah nasip etmiş, Büyükşehir’i kazanmışız; orası Büyükşehir Belediye Başkanı’nın makam odası. Ya Sayın Başkan, bu delillerle biri tutuklanır mı? Ben on aydır hücredeyim. Bu tespitleri sıradan bir şey olarak değil, bir uzman gözüyle anlatacağım.

Şimdi bana soruyorsunuz, ‘Bu konuda ne diyorsun?’ diye. Vallahi anlatılanlar yalan, yok böyle bir şey. Ben para falan taşımadım, ben çanta almadım. Eğer sizin öyle bir iddianız varsa, bana somut bir delil gösterin; ‘Şöyle bir delil var’ deyin, ben de onu açıklamaya çalışayım. Ben olmayan bir şeyi nasıl açıklayayım? Bana diyorsunuz ki: ‘Siz 24 yaşında Afrikalı bir futbolcusunuz.’ Ya 24 yaşında değilim, Afrikalı değilim, futbolcu değilim; Allah razı olsun, ben bunun neyine, nasıl cevap vereyim? Bugünü bekledim; şu iddianameye göre güya birbirimize 256 metre yaklaşmışız. Ya 256 metreden ben, 1 milyon 250 bin doları nasıl alayım? Öbüründe ‘sıfır metre yaklaşmışız’ diyor; üstelik yaklaştığımız yer Ankara’nın göbeği, benim kaldığım otel. Allah’tan bir araya gelmemişiz; ben almadığım parayı nasıl teslim edeyim? Sizin bir sorunuz varsa bunlara cevap veririz ama böyle bir olay yaşanmadı. Şüphenin başlangıcı bile yokken, ben hükümlü gibi muamele görüyorum. Ben cezamı çektim; 10 aydır hapisteyim, üstelik bir hücrede tek başımayım. Her gün yandaş medyada ‘CHP’nin milletvekili, Genel Başkan Yardımcısı’ diye haberler çıkıyor. Sayın Başkan, bir televizyon programında ben hücrede otururken, aslı astarı olmayan iddialar ekranda yazıyor: ‘Aykut Erdoğdu’nun hesabına para transferi.’ Ya bu hak mıdır, bu Allah’tan reva mıdır? Beni hedef tahtasına koydular.

Altı ay boyunca, benim bir tane oğlum var ya; altı ay boyunca bütün televizyonlarda polisin yanında beni gösterdiler. Ya Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne yakışıyor mu Sayın Başkan? Yakışıyor mu? Ben kesin hükümlüymüşüm gibi davranılıyor. Elinizi vicdanınıza koyun; bu hangi ülkede olsa kabul edilir mi? Her gün televizyonda ‘Çantayla para taşıdı’ diyorlar. Ya hani benim çantayla param? Bir tane delil, bir tane fotoğraf gösterin. Çantayla kim para götürür? Büyükşehir Belediyesi’nin bin tane kamerası olan yerine X-ray cihazından geçmek zorundayken, bir milletvekili, bir Genel Başkan Yardımcısı 1 milyon 250 bin dolar alacak… Çantayla! Ya buna inanır mısınız? Makul bir akıl buna inanır mı? ‘Makul şüphe’ dediğimiz şeyin bir başlangıcı var mıdır? Olur mu böyle bir iş? Yahu Sayın Başkan, gerçekten vatana millete feda olsun, vatan sağ olsun; ama on ay, on beş ay, yirmi ay daha yatalım mı? Bu olacak iş değil.

Benim savunmamın iki yönü var Sayın Başkan. Birincisi, burada ne soracaksanız ona cevap vermek; ama olay altı sene önceki bir mevzu. Ben o sırada Genel Başkan Yardımcısıyım; ekonomiden, sosyal politikalardan ve iş dünyası ilişkilerinden sorumluyum. Biri geliyor size diyor ki: ‘Biz çok hayırlı bir iş yapacağız.’ ‘Ne iş yapacaksınız kardeşim?’ diyorsunuz. ‘İstanbul Belediyesi’nin 2006 yılından beri atıl kalmış bir tesisi var, bu tesisi kimse ayağa kaldıramıyor; biz yurt dışında yeni bir teknoloji bulduk, gelip hayırlı bir iş yapacağız, çöpler temizlenecek’ diyorlar. Siz de ‘Acaba doğru mu diyorsunuz, hele biraz daha anlatın, bir sunum gönderin’ diyorsunuz; çünkü yanlış bir şey de yapmak istemiyorsunuz. Bir anlatıyorlar, kamu yararı korkunç derecede yüksek. Aynı polis ifademde söylediğim gibi Sayın Başkan; Savcı Bey ilk polis ifademe baksın, o ifademden farklı bir şey çıkmış mı? Bana ne söylendiyse Türk adaletine aynısını anlattım. Bugün de aynı noktadayım. Ama neticede ben on aydır hapisteyim. On aydır şahsiyetim, kişiliğim, şerefim ve bütün geçmişim lekelendi. Ya TRT’ye yazık günah değil mi? TRT beni suçlu gösterdi, oysa ben suçlu değilim. Günah değil mi, yazık değil mi? Ben Türk milletinin bir milletvekiliyim. Görev yaptığım sırada İstanbul milletvekiliydim ve Türkiye’nin o zamanki ana muhalefet partisinin Genel Başkan Yardımcısıydım. Allah aşkına şu soruya cevap vermeyin ama herkes vicdanında sorsun: Ben AK Parti’nin milletvekili olsaydım, AK Parti’nin Genel Başkan Yardımcısı olsaydım; aynı koşullarda, aynı iddialarla ben tutuklanır mıydım? Bütün Türk milletine, arkanızda duran seksen altı milyona soruyorum: Ben AK Parti’nin Genel Başkan Yardımcısı olsaydım, bu iddialarla tutuklanır mıydım? Hayır değil mi? Çok basit. ‘Hayır’ diyorlar.

Ama bu çok basit işin arkasında devasa bir gerçeklik var. Demek ki kanun önünde eşitlik yok. ‘Aman ne olacak da olmasın canım’ mı diyeceğiz? Yani kanun önünde eşitlik yoksa, az sonra bunun sonuçlarını anlatacağım. İkinci mesele; şu beyefendi cumhurbaşkanı adayı olmasaydı, dört yüz kişi buraya gelir miydik? Gelmezdik ya, gelmezdik. Beyefendi cumhurbaşkanı adayı; kazanması da kuvvetle muhtemel, geleceğin müstakbel cumhurbaşkanı olarak görünüyordur. Hepimizi aldınız getirdiniz. Bu davayla ilgili iki tane önemli tespit var. Sakın bu davayı sadece sıradan bir dava gibi düşünmeyin Sayın Başkanım. Bakın, size yardımcı olmaya çalışan bir yurttaş olarak düşünün; çünkü benim söylediklerimin on katı, on yıllarca konuşulacak. Şimdi bizden duyun ki gelecekte de hazırlıklı olun. Bir karar vereceksiniz; Allah yardımcınız olsun, samimiyetle söylüyorum Allah yardımcınız olsun. Üzerinizdeki yükün farkındayım, bu durumu ağırlaştıracak değilim ama şunu unutmayın ki on aydır tutuklu olan bir insanla konuşuyorsunuz.

Şu mahkemeye geldik, bir sürü gerginlik var Sayın Başkan. Hiçbirimiz… Benim eşim avukat, ben görebiliyorum; bir kere işini görüyor. Şuraya gelmiş, eşi orada arkada oturuyor. Ya dönüp bir el sallayacak, o da ona bir şey diyecek. Bu mahkemenin insicamını gerçekten bozmamalı. Siz şöyle düşünmeyin; ‘Ya burayı miting alanına çevirdiler’ diye düşünmeyin. İnsani düşünün burada dört yüz tane adam var; hepsi uzun aylardan beri hapishanede, hepsi çok şey çekiyor ve kendince herkes suçsuz olduğunu düşünüyor. Bakın, bu adli bir suç değil ki; bir cinayetten, uyuşturucu kaçakçılığından falan değil, soyut bir şey bu. Gelmiş buraya; eşini görmüş, el sallıyor, bir şey yapıyor. Ya gelir gelmez biz Türk askerinin arasından geçtik. Bunlar bizim canlarımız ya; onlar bizim için, biz onlar için varız. Biz bu Türk askeri için can veririz. Ya onların arasında şu görüntü… Şimdi dünyada şöyle bir fotoğraf olacak: ‘Cumhuriyet Halk Partisi’nin Genel Başkan Yardımcısı Aykut Erdoğdu, şu koridora bak; Türk milleti suç artmış.’ Günah ya bu görüntü, bence yapmayın. Bakın, hiçbirimize de faydası yok gerçekten. On beş milyona da size de bir faydası yok. Bizim gerçekten bir güvenlik riskimiz yok; en fazla birkaç bağrış çağrış olur.

Size de tavsiyem şu: Zor bir görev yapacaksınız. Bakın, Türk yargı tarihinin en önemli davasının, bir numaralı davasının mahkeme başkanısınız. Mahkemeye gittiniz, Sayın Savcı da burada; bakın bu dava, 1960 ve 1980 darbesi davalarından çok daha önemli bir dava. Bunu niye söylüyorum? Şimdi bu davanın müdahale ettiği alana bakalım: Bu dava neye mi müdahale ediyor? Ben demin başında sordum ya; ‘Ya bütün bu sorunlar, ben AK Partili olsaydım veya beyefendi cumhurbaşkanı adayı olmasaydı yaşanır mıydı?’ diye. Şimdi kanun önünde eşitlik yoksa; herhangi bir davadan, basit bir davadan bahsetmiyoruz. Türk milletini ilgilendiren, hatta Orta Doğu’daki Ümmet-i Muhammed’in ve bütün dünya uluslarının baktığı bir davada kanun önünde eşitlik yoksa adalet yoktur. Biz sizden neyi bekliyoruz? Adalet! Adalet ne demek ya? Ya o kadar kavramların içini boşalttık ki… Adalet nedir? Hukuk sosyolojisi, hukuk felsefesi hiçbir kanunda yazmaz mı? Adalet özünde eşitliktir. Somutlaşmış hali, kanun önünde eşitliktir. Ben AK Partili olmasaydım burada olmayacaksam, eşitlik yoksa adalet var mı? Adalet yoksa hukuk devleti var mı? Siz ‘hukuk devleti’ diyebilir misiniz? Cumhuriyet Halk Partilileri toplayın getirin, bir tane AK Partiliyi getiremeyin; çok daha somut delillerin olduğu davalar kapatılsın, bizim hakkımızda ise bir tane hapisten kurtulmak isteyen bir meczubun ifadesiyle ben on aya mahkûm edileyim…

Şimdi hukuk devleti ortadan kalkınca ne oluyor? Anayasa’nın başlangıç hükümleri değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez. Cumhuriyetin niteliği nedir? Hukuk devletidir. Değişiyor mu? Vallahi değişiyor. Üstelik nasıl? Cebren ve şiddetle. Bakın, şiddeti görüyor musunuz? Türk askeri ezilmiş. Bakın, beni aldılar; polis, silahlı kolluk kuvveti, hukuksuz bir şekilde… Gözaltında neler çektiğimi anlatacağım. Ve ben on aydır ağır hapis, hüküm çektirildim bana. Bu şiddet ve hukuk devleti, başlangıç hükmünün maddesi değiştirildi demektir. İkincisi, cumhurbaşkanı adayı meselesi. Ben seçeceğim veya seçmeyeceğim; ben milletim, seksen altı milyon adına karar veriyorum. Birileri diyor ki: ‘O, cumhurbaşkanı adayı olamaz.’ İddianame aynen bunu söylüyor. İddianame aynen bunu söylüyor; ‘Siz bunu seçemezsiniz’ diyor. Ya ‘Ahtapot’ diye başlık atmışsınız, içinde ben varım. Benim günahım ne? Ahtapot dediğiniz, İsrail’in İran’a, Siyonizmin ümmete söylediği laftır. Ne işi var o kelimenin orada? Ahtapot oradan çıktı; ‘İran’ın kolları olan ahtapot’… Oradan esinlenip getirdiniz buraya koydunuz. Siz bu davayla, bu iddianameyle bir milletin iradesine şunu diyorsunuz: ‘Sen Ekrem İmamoğlu’nu seçemezsin.’ Artık bu dava benim davam değil; bu dava Ekrem İmamoğlu’nun davası değil, bu dava Türk milletinin davasıdır. ‘Seçemezsiniz’ diyor seksen altı milyon insana; ‘Seçemezsiniz!’ Seksen altı milyon kişi bunu kabul ediyorsa eyvallah, müebbet verin, hiç önemli değil.

Ancak bakın; bir millet bireylerden oluşur. Ben bir seçmenim, bir pirinç tanesiyim ben. Benim bir iradem var; ya onu seçeceğim ya onu seçeceğim. ‘Bunu seçemezsiniz’ dediğiniz an benim iradem elimden gidiyor. Hangi iradem? Siyasi iradem. Sayın Başkan, başka ne iradem var? Eş seçimi, çocuk seçimi, eğitim seçimi, meslek seçimi… Hepsi ikincildir. Benim birinci iradem, temel iradem, öz iradem, ilk sebebim siyasi irademdir. Bunu elimden aldıktan sonra eşimi buna göre belirliyorum, işimi buna göre belirliyorum, çocuklarımı, döviz kurunu, her şeyi bu siyasi irade belirlediği için benim bu irademi elimden aldığınızda ne kalır? Bakın, bir bireyi birey yapan iradesidir. Bir birey iradesi varsa bireydir. İradesi olmayana ne denir? Köle denir: ‘Kölenin iradesi yoktur.’ Köle bir eşyadır, karar veremez. İrade sahibi olabilmek için; ilk insan çıkıyor, ‘Bu benim hakkımdır’ diyor; ikinci insan geldiğinde o hakkı ona karşı ileri sürdüğünde işte orada bir irade çıkıyor. Ve siz bu insanların en temel iradesini elinden almaya teşebbüs etmiş bir iddianameyle karşımıza çıkıyorsunuz.

Şimdi Türk milleti adına düşünün; ‘Sen bunu seçemezsin’ dediğiniz anda o Türk milletinin irade salonunda demokrasi nerede kalır? ‘Sen onu seçemezsin’ deyince demokrasi yok demektir. Demek ki, Anayasa’nın demokratik ilkesi nerede? Birinci maddede yer alan ve değiştirilemez olan ‘Türkiye Cumhuriyeti Devleti laik, sosyal, hukuk ve demokratik bir devlettir’ ilkesi nerede? Hukuk devleti nasıl böyle olur? Tutuklanarak Cumhurbaşkanı adayı olunuyor. Ve ona selam vermiş; oğlum, kayınbiraderim falan filan… Aynı partide milletvekili olduk. İnsanlar tutuklanarak, cebren ve şiddetle Anayasa’nın başlangıç hükümlerinden başlayarak imha ediliyor. Şu an ben şöyle hissediyorum: Burada mülga (yürürlükten kalkmış) bir Anayasa hissediyorum.

Ya ben burada çok beyefendi davranmışımdır, hiçbir şüphem yok ama benim hissiyatımı düşünün. On kere tutukluluk incelemesine çıktık. Ya dedim ki; ‘Bir hata ettiler, beni gözaltına aldılar.’ Çünkü o milletvekilinin zaten Ankara’da olması lazım… Hiç kimsenin hiçbir şey dinlediği yok. Sayın Başkanım, savcı ne yazmış biliyor musunuz? Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhuriyet Savcısı mahkemeye şunu yazmış: ‘Suç sübuta erdiğinde…’ Ha, yani sabit olduğunda… Ya bu tip suçlarda sabitlik ne demek ya? Ne var elde? İddianamenin bütününe silsile olarak bakın; o tarihte Ertan Yıldız’ın ifadesi var. Ersan Yıldız’ın ifadesini ‘sübuta ermiş bir fiil’ olarak görüp bir milletvekilini suçladılar. Ya ben on kere tutukluluk incelemesine çıktım Sayın Başkan; ya böyle devlet olur mu? Gidiyorum; hâkim hanımefendi, gencecik bir kızcağız. Ne diyor biliyor musun? ‘Tutukluluğunun devamına karar verildi.’ ‘Hâkim hanım’ diyorum odasında, ‘Ne yapayım?’ diyorum; hâkim hanım bakmıyor bile. Geliyorum eşime diyorum; ‘Tutukluluğuma devam kararı verdiler.’

Hâkime hanım ‘devam’ demeden çıkıp gidiyor. En sonunda bir yazı yazdım. Dedim ki: ‘Beni hiç dinlemediniz, bunun tarihi sorumluluğu var üzerinizde.’ O zaman bir beyefendi beni çağırdı. Tam başladım; o zaman bir şeyler anlatacağım, uluslararası denetçiyim ya… ‘Sen’ dedi, ‘bağış olduğunu kabul mü ediyorsun?’ ‘Ben böyle bir şey söylemedim’ dedim. Tam o sırada tutukluluğun devamına karar verildi. Kalktık, vallahi siz geldiniz; büyük umutla hâkime kavuşacağız dedik. Kaç ay sonra? Yedi ay, on ay… Nasıl bekliyoruz biliyor musunuz? Bu mahkemeye sizler tensip zaptı hazırladınız. Ya Sayın Başkan, anlıyorum üzerinizde çok büyük yük var. Anlıyorum Cumhurbaşkanı’nın siyasal baskısı var, bakanlıklar var. Sayın Başsavcı başını koymuş bu işe. Ama biz adaleti sizden bekliyoruz. Siz şimdi ne Cumhurbaşkanı adına, ne benim adıma, ne de CHP adına değil; Türk milleti adına karar vereceksiniz.

Ya Başkan, üç satır yazıyla tutukluluk olur mu ya? Yüz dört kişi hakkında iki satır yazılsın: ‘Tutuklama süresi dikkate alındığında yurt dışına çıkış yasağı…’ Ya benim zaten yatarım yok, ben o yazıyla tutukluyum sadece. Yazık değil mi bana? İnsan olarak bakın; milletvekili olmayı geçtim, şurada bir sürü masum çocuk var, hepsini bırakın ben yatayım. Şoför var ya orada, onu bırakın ben yatayım. Ama bana insan olarak bakın. Günah değil mi Sayın Başkan ya? Karınca gibi, su içer gibi sizi bekledik biz. Tensip kararı yok, öbür karar çıktı, geldi önüme. Baktım ve devlet adına üzüldüm Sayın Başkan.

Yalnız, ‘çok zor dava’ diyorsunuz. Ya dört bin sayfa, ben ne yapayım? Yüz dört sanık var… Sayın Başkan, kabul etme bu iddianameyi! Ya böyle bir iddianameyle ben nasıl başa çıkarım? Dört yüz kişiysek ben derdimi nasıl anlatacağım? Dört yüz kişi… Ya böyle on tane davaya bizi böldüğünüz gibi şu anki on davaya on mahkeme baksın; bir çatı davanız olsun, siz de başkanı olun. Türk milleti yargı adına öyle bir karar verince; vallahi Tayyip Bey de Özgür Özel de ben de Ömer Çelik de Binali Yıldırım da desin ki: ‘Kardeşim haddimizi bilelim, bir yargı var.’ Adalet böyle olur. Ama öyle yapılmıyor. Niye? Çünkü on tane mahkeme ayarlamak zorunda olduğunuzu hissediyorum ben. Ya Türk milleti bunu bekliyor sizden.

Ve Sayın Başkan; bugün döviz kurundan tutun eğitim kalitesine kadar her şey size bağlı, adalete bağlı. Size günah, onun için üç kişisiniz. Hem bu çok da büyük bir fırsat; Allah herkese de nasip etmeyebilir. Ben sizin adınıza kaç gündür düşünüyorum biliyor musunuz? Vallahi çok saygınsınız benim gözümde, Türk milletinin hâkimlerisiniz ya. Seksen altı milyon insan adına en önemli davada karar vereceksiniz. Bu dava; 1960 ve 1980 darbelerinden çok daha önemlidir. Bakın, sizden ve her şeyden daha önemli. Çünkü orada yönetim değiştiriliyordu, orada başbakan değiştiriliyordu; burada rejim değiştiriliyor. Ya Türk milletinin kaderi, benimkinden çok daha önemli.

Hapishanede vatan toprağıdır, yatılır ne olacak? Ama emin olun —şimdi eşim duymasın ama— bir sürü hastalığım var, doktora gitmiyorum biliyor musunuz? O kelepçeyi o milletvekiline taktırmayacağım. Ya ölürüz ne olacak ya? Şuraya geldiğimizde… Vallahi bakın, ben Başbakanlık’ta görev yaptım. Bütün bakanlıkları, Adalet Bakanlığı’nı dahi denetledim ben. Ben uluslararası bir denetçiyim. Şu demek: TUS sınavı gibi zor bir sınavı İngilizce olarak Amerika’da geçtim ben. Benim onayladığım mali tablolar dünyanın her tarafında geçerli kabul edilir. Çünkü ben uluslararası bir denetçiyim ve uzmanlık alanımın bir kısmı da ‘yolsuzluk soruşturmaları’dır. O rüşvet ve yolsuzluk mevzuatlarını hep ben yazdım. Allah aşkına, ben Yüce Divan dosyalarını tek başıma yazdım. Benden kıdemliler ‘suç yoktur’ dediler; bakın o zaman DSP iktidardaydı, ben ‘suç vardır’ dedim, ‘bu görülmeli’ dedim. Yüce Divan’da yargılandılar, aklandılar; yani AK Parti’nin ilk geldiği dönemlerde af çıktı. Benim yazdığım raporda Halk Bankası dosyalarının hepsinde benim imzam var. En az dört bakanın dokunulmazlığının kaldırılmasını istedim. Hazinede tek başıma yirmi milyar dolarlık işte tek imza yetkilisiydim; ben imzaladığımda ödemeler yapılabiliyordu. Hakkımda tek kelime kötü söz edilmemiştir, sicil dosyama bakın tertemizdir.

Ben siyasete girdim; yüz milyar doların üzerindeki yolsuzluğu tek başıma açıkladım Sayın Başkan. Telekom yolsuzluğundan tutun üçüncü havalimanına, TOKİ işlerinden tutun bakanların en çekindiği milletvekiliyim. Kendi partimde de sorun oluyordu bu durum, bir sürü sorun yaşadım. Ve geldiğimiz noktada; ya sekiz aydır bana ‘suçun yok’ diyen de yok, günahım çok diyen de… Her gün o televizyon kanallarındayım. Anlıyorum, bir partiyi desteklersin ama bir de kul hakkı denen bir şey var. Hayatım boyunca bu iş dahil, rüşvet şüphesi olan bir işin yanından bile geçmedim. Ya her türlü şeyimize baktınız Sayın Başkan ya; benim bir evim, bir arabam var. Ben, dünyanın en iyi okullarında okudum; Amerika’nın Boğaziçi’sinde, İngiltere’nin İTÜ’sünde okudum ben. Ben uluslararası denetçiyim. Dünyanın en büyük global bankası bana baş denetçilik önerdi. Milletvekilinden aldığım maaşın sekiz katı maaş, New York’ta ev, limitlerine ulaşılamayan kredi kartı teklif ettiler. Dedim ki: ‘Türkü dinleyemediğin bir ülkede ne yapacaksın?’ Geldik buraya. Gelmeye geldik işte, buraya geldik.

Şimdi bu davanın sonuçları ne olur Sayın Başkan? Bir düşünelim. Olumlusunu da düşünelim ama ben olumsuzunu anlatacağım; çünkü ben hücreden geldim, olumlu düşünme yeteneğim azaldı. Ama bir de şöyle bakıyorum; bir de bu davanın olumlu tarafından bakalım ya da olumsuzundan başlayayım.

Bir değerler krizi içerisindeyiz. Ya ‘Adalet mülkün temeli’ diyoruz; Ağır Ceza Reisi, o vakur duruşu, o kıyafetleri… Öyle değil mi? Hepimiz için mahkeme, adalet, savcı kutsaldır. Ya savcı ‘suç sübuta erdi’ dedi ya… Artık insanların adalete inancı yok. Otuz bin tane hâkim var; o hukuk fakültesini nasıl zorluklarla okudunuz, benim eşim de okudu Sayın Hâkim Bey. Şimdi Ekrem İmamoğlu davasında üyesiniz, önemli bir iş. Ama adalete güven nerede? Yüzde yirmilerde. Benim sitemim buna. Ya bunu hep beraber düzeltmezsek, bir millet kendi adaletine güvenmezse ne olur? Sayın Başkanım, bin tane füze atsınlar bize; bakın, bin füze atsınlar. O füzelerle yıkılan şehirlerimizin daha iyisini yaparız. Bir ölür, bin diriliriz. Bakın, bu milletin iki bin yıllık devleti var; ölmedi, öldüremediler. Ama adalet ölürse millet ölecek. Bir milletin adaleti ölürse bitmiştir, yok olur. Güven yüzde yirmiye indi; yani bunun üzerine düşünelim ya, bu işin tehlikesi üzerine düşünelim. Ben yine yatıyım ama Allah aşkına bunun üzerine bir düşünün yani. Değer kalmadı, inanç kalmadı.

Ben şöyle büyüdüm, bilinçli bir ailenin çocuğuyum ben: ‘Oğlum çalış, takdir al; oğlum çalış, sınavları iyi geç; oğlum çalış, üniversiteyi kazan.’ Ben dershaneye gitmeden üniversite kazandım. ‘Başarılı olursun oğlum’ derlerdi. Bugün bunu diyebiliyor muyuz? Hayır, diyemiyoruz. Sınav soruları çalınıyor, adalet gitmiş, liyakat kalmamış. Nasıl bir değerimiz kalmış? Sayın Başkan, bir devlet krizi yaratıldı. Devlet nedir? Anayasasıdır. Ama şu an mülga bir anayasa var, kuvvetler ayrılığı yok Sayın Başkanım. Yok ya! Ya siz diyorsunuz ki: ‘Bundan bana ne, benim önüme bir dava geldi.’ Haklısınız ama Sayın Başkanım; bakın, bu dava çok boyutlu bir dava. Bu benim suçum değil ki… Yani burada Aykut Erdoğdu siyaset yapıyor. Siyaset iyi bir şeydir bu arada; yapılması gerekiyor ve ben de yapmak zorundayım, değil mi?

Bir milletvekilini tutukladınız, bir Genel Başkan Yardımcısını… İki kuruma saldırı oldu orada: Birincisi Cumhuriyet Halk Partisi’ne ve onun genel başkanlığına, ikincisi Meclis’e. Ben Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin üyesiyim. O kanun maddesini yazarken dedim ki: ‘Arkadaşlar, biz koyduk onu.’ Darbe sırasında ölüyordum, Meclis’teydim, bombalanıyordum. Sağ olsun Tayyip Bey böyle teşekkür ediyor bana… Özgür Özel ile birlikte ölüyorduk Sayın Başkan. Bekir Bozdağ orada konuşuyor, Meclis’e bombayı vurdular. Bekir Bozdağ tam ortasındaydı. ‘Bekir abi, konuşmaya devam et’ dedim. ‘O kürsüde konuşmaya devam et, yenildi demesinler’ dedim. Siz o Meclis’in bir üyesini bu iddialarla aldırdınız ya… Siz aldırdınız demiyorum; sizin önünüze gelen iddianameyle aldılar beni. O, Meclis’e saldırıdır.

O yasa diyor ki; bir milletvekili görevdeyken, Ankara’da Cumhuriyet Başsavcısı —bakın normal savcı da değil— Başsavcı veya görevlendirdiği bir vekili tarafından soruşturulup suç ne olursa olsun Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılanır. Şimdi hakaret suçu var, Ağır Ceza’da yargılanıyorum; biz bunu anlattık ama ‘biz öyle yorumlamadık’ dediler. Ya sen nasıl yorumlamazsın? Ben kanunu yazan ekipteyim. Niye yazdı bunu biliyor musunuz? O zaman FETÖ belası var başımızda; dedik ki bunlar bir yerde bütün Meclis’i alır götürürler. Gümüşhane’de bir tane Başsavcı, bir Sulh Ceza Mahkemesi Başkanı bulun, Meclis’i iki yıl tutarsınız. Aynı bizi tuttukları gibi… Şimdi beni buraya getirdiler, tamam, usul oldu artık. Hükmü de çektim; yani hükümlü gibi cezamı çektim artık. Hükümlüyüm ben yani; tahliye edin, etmeyin, ben cezamı çektim. Bir tane eylemim vardı, on aydır hapisteyim; fazlasıyla çektim.

Ancak yarın Bayburt’tan bir tane Başsavcı çıkıp; ‘açılım’ süreci, yolsuzluk veya döviz kuru diyerek bütün Meclis’in milletvekillerinden o dönem görevde olanları topladığı zaman ne yapacağız? Ya şu an ‘açılım’ sürecinden dolayı herhalde seksen-yüz tane milletvekili… Açılım başarısız oldu diye ‘bakın siz PKK’lısınız’ diyerek topla hepsini! Veya işte Halk Bankası’ndaki şu iş… ‘Sen ona telefon açmışsın bir Ertan Yıldız da onlar buldu, topla hepsini, iki yüz milletvekilini getir Bayburt’a… Hukuka aykırı bu! Vallahi mahkeme başkanı, şu an kanun sizsiniz. Şu an kanun sizsiniz; Türk milleti adına karar vereceksiniz ya! Ya neye göre karar veriyorsunuz siz? Türk milleti adına karar vermek keyfi bir karar değil ki. Sizin önünüzde dört tane kriter var: Birincisi Anayasa. Yasama organı koymuş o Anayasa’yı, siz de yargı olarak onun yasasına uyacaksınız. Anayasa yok, yasa var, değil mi? Bir de içtihat var; yani sizden yüksek mahkemedeki tecrübeli abilerinizin verdiği kararlar. Bunlar yoksa ‘vicdan’ diyorlar da o vicdan da öyle keyfi bir şey değil; ‘Siz bunların yerine geçseniz, bu verileri görseniz nasıl karar verirsiniz?’ diye düşünmektir. Bana bir tane Yargıtay kararı söyleyin ya; bir Yargıtay kararı söyleyin ki, sadece bir beyanla bir kişi tutuklanmış olsun ve Türkiye’yi sarsacak bir olayda bu yapılsın. Olmaz, olmaz!

Vallahi ben Sayın Başkanım, anlıyorum sizi. Bitireyim, sizi de sıkmayalım. Yok, hayır; şey anlamında söylüyorum, bazen insani ilişkiler cezadan önemlidir. Gerçekten önemlidir, biz bunu çok kaçırdık. AK Partili bizim düşmanımız değil ki, onlar da bu vatanın evlatları. Bak, füze yağıyor; sıkışırsak AK Partili, MHP’li, DEM’li hepimiz bu vatanın evlatlarıyız. Ne olacak üç günlük dünyada? On ay yatmışız; yaşamı ve ölümü anlamlandıranlar için elbette zaman zor geçiyor. Hapishanede zaman çok zor geçer. Mazlumun dediği gibi: ‘Hapishanede saatler ve günler çok zor geçer; aylar, yıllar su gibi akar.’ Vallahi, billahi… Söyleyeceğim şu: Bu dava milletimizin hayrına değil. Şu ekonomiye bir bakın. Sayın Başkan, bir de şunu söyleyeyim; bir üç-beş dakika daha müsaade edin gerilmeden. Makro ekonomik tespitlerde hiç yanılmadım. Hiç. Ta 2018’de altın fiyatlarının buraya geleceğini söylemiştim. Ta ilk yap-işlet-devretlerde bunun sonuçlarını söylemiştim.

Şu gün geldiğimiz nokta ne biliyor musunuz? Hiçbir şey bilmiyorsunuz. Bilmeyin de. Korkarsınız. Ben size ne diyorum biliyor musunuz? 8 şiddetinde bir deprem olacak, bu oturduğunuz binanın demiri yok -demiri eski demiyorum- demiri yok. Türk milletini böyle birisi bekliyor. Şu an bütün gücüyle herkes tutmaya çalışıyor. Zaten diyor ki ‘Ya yıkılsa da öleceksin, yıkılmasa da öleceksin!’ Ya orada böyle bir şey olur mu? Şu an Türk milletinin, ekonomik kaslarının tamamı eriyor şu davalar yüzünden. Herkes yurt dışında para kaçırıyor. İhracatımızı şu döviz kuruyla perişan ettiler. Dış borcumuz bilinenden çok fazla. Açlık içindeyiz. Bu, bizim iyi günlerimiz. Ha bu siyasetin sonucu ne olur? Samimi bir şey söyleyeyim mi? Biz çok iyi olduğumuz için değil, elimizden geleni yaptık ama Türkiye’de mümkün değil devam etmesi. Diyelim ki biz 400’ümüz birden itirafçı olduk. Ekrem Bey’e dedi ki ‘Ya bırak kardeşim ya yeter artık’ dedi. Bu ülkede sorun bitecek mi? Vallahi bitmeyecek.

Türk askeri bize asla silah çekmez, Türk polisi bize silah çekmez. Seçimi zorla aldılar mı? Ertesi aya çıkar mı? Çıkmaz Sayın Başkanım, çıkmaz. Türk’ün aydını, bu milletin aydını bunu görse, bu dava açılmaz. AK Parti’ye yazık değil mi ya? 100 yıllık bir siyasi hareketten geliyorsun. Ya biliyorum ki elindeki eşyayı satıp, bu hareketi finanse eden insanlar oldu, ‘Bu İslam’ın hayrınadır’ diye. Bu noktaya mı gelecektiler ya? Ve orada büyük isyan… Bu bize değil sadece. Ya şu dava başarılı oldu, AK Parti’ye ihtiyaç var mı bundan sonra? Şu dava başarılı oldu. CHP’yi tasfiye ettiniz, kapattınız, butlanı, Ekrem’i hepsi gitti! AK Parti’ye ihtiyaç var mı? MHP’ye ihtiyaç var mı? Ya bir çıkmaz sokaktayız.

Ve son sözüm şudur Sayın Başkan: Çok hazırlıksız bir savunma yaptım. Teknik savunmayı avukatlarım yapacak. Sorduğunuz her soruya, aynı polis soruşturmasında olduğu gibi, namuslu, şerefli, temiz olarak cevap vereceğim. Benim ilk talebim; şurada şoförler var. Bir tane çocuk gördüm. 26 yaşında Sayın Başkan. Ya bir telefon vermişler, ‘Al bunu buraya götür’ demişler. Çocuk 10 aydır tutuklu. Bekliyorlar ki başkası hakkında ifade versin. Ya siz vicdana sahipsiniz. Benden önce onları düşünün. Ben cezamı zaten çektim. Ama ben milletvekiliyim. Bir ceza çekilecekse, çekerim. Vallahi çekerim. Bak hapishanede vatandır. Çok zor. Hani böyle boş babalık yapmıyorum. Bir saat geçmiyor. Çok zor. Ama şurada çok temiz bürokratlar var. Sayın Başkanım, siz Cumhurbaşkanı’na da AK Parti’ye de Türk milletine de hepimize büyük iyilik edersiniz. Şimdiye kadar bu gerçekleşmedi. Sizden ricam, bundan hiç kaçacak kimse yok. Anlıyorum. Baskıyı da hissediyorum. Ama unutmayın; sadece bir karara değil bir şekilde de Türk milletinin kaderine imza atacaksınız. Allah yardımcınız olsun. Ramazanınız mübarek olsun. Sorunuz varsa cevaplayayım.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.