Kurtlar Sofrasında Kadınlar (50) | Türkan Elçi ilk kez anlatıyor: Tahir Elçi öldürüldüğü gün ne yaşandı?

“Kurtlar Sofrasında Kadınlar” programının konuğu CHP milletvekili Türkan Elçi, insan hakları savunucusu kimliği ve uzun yıllardır sürdürdüğü adalet mücadelesiyle öne çıkan bir isim. Elçi, eşi Diyarbakır Barosu Başkanı Tahir Elçi’nin, 28 Kasım 2015’te Diyarbakır’ın Sur ilçesinde ölümlerin, çatışmaların, sokağa çıkma yasaklarının son bulması yönünde yaptığı basın açıklamasının hemen ardından öldürülmesi sonrası hem eşinin ölümü hem de Türkiye’deki faili meçhul cinayetlerle ilgili hakikat ve adalet arayışını sürdürdü. 2023 yılında CHP’den milletvekili seçilen Türkan Elçi, yürüttüğü mücadeleyi o tarihten itibaren TBMM çatısı altında sürdürdü. TBMM Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun Kürt sorununun çözümüne yönelik kabul edilen ortak rapor oylamasında, faili meçhul cinayetlerle ilgili önerilere yer verilmemesi nedeniyle çekimser kalan Türkan Elçi verdiği mücadeleyi ve Tahir Elçi’nin öldürüldüğü gün yaşadıklarını ilk kez Göksel Göksu’ya anlattı.

“Kurtlar Sofrasında Kadınlar” programına konuk olan Türkan Elçi, hayatını ve eşinin ölümünün ardından yaşadıklarını anlattı. Eşi Tahir Elçi’nin öldürüldüğü günü, o güne nasıl gelindiğini ve sonrasında neler yaşadıklarını anlatan Elçi, üzerinden 10 yıl geçmiş olmasına rağmen Tahir Elçi cinayetinin nasıl gerçekleştiği ve arkasındaki karanlık noktaların hâlâ tam anlamıyla aydınlatılamadığını dile getirdi.

Programda ilk kez, eşini kaybettiği gün yaşadıklarını ayrıntılarıyla anlatan Türkan Elçi, Tahir Elçi’yi açıklama yapacağı yere kendisinin bıraktığını ve “Bir takım mistik şeylere bağlamak istemem ama orada muhtemelen benim de bilinçaltımda yine bir korku vardır, bir tedirginlik vardır. Neticede her gün orada bombalar patlıyor, her gün silah patlıyor ve biz silah sesleri arasında uyuyoruz bizim evde“ diyerek istemsizce arkasından nasıl bir süre bakakaldığını anlattı…

Olay sonrası kendisine peş peşe gelen telefonlara, telefondaki üstü örtülü “Türkan, senin haberin var mı? Dört  ayaklı minarenin orada çatışma çıkmış” sözlerine, hastaneye çağrılmasına rağmen aklına eşinin ölümünü getirmeyen Türkan Elçi, acı haberi nasıl aldığını şu sözlerle ifade etti:

“Devlet Hastanesi’ne gittik. Tabii ben hastaneye Tahir yaralanmış, ziyarete gideceğiz gibi bir niyetle gidiyorum. Ben hemen koştum. Orada bir  görevli vardı. Dedim ki ‘Tahir Elçi nerede?’ Bana ‘Tahir Elçi morgda’ dedi. Sadece bunu söyledi, yanımda da kardeşlerim… Ben tabii hani yaralanmış diye gidiyorum. Morgda deyince… Sadece o cümlesiyle yere çakıldığımı hatırlıyorum. Kafamda toka vardı. O toka sesi hep kulağımda. Ben kafamın yere çakıldığını hatırlıyorum bir müddet… Çok ani. Hayatımda  bayılmamıştım, ilk kez bayılmıştım… O tokayla yere çakıldıktan sonra tekrar kalkmaya  niyetlendim ‘Beni bırakın nerede, hadi morga gidelim’ diyerek. Kardeşlerimle morga doğru gittik. Gittiğimiz zaman sanki bütün Diyarbakır oradaydı. Herkes benden önce duymuş. Yani ben anlayamadım. Bir sis perdesinin içinde yüzmeye başladım. Sonra baktım kafalar sadece sisin içinde gelip gidiyor. Daha da anlam yok. Ve sürekli bayılıp bayılıp kalkıyorum. Sürekli bayılıp kalkıyorum ve hiçbir anlam veremiyorum. Oydu benim tarif edebileceğim, morgun önündeki kalabalık oydu.”

Türkan Elçi eşi
Türkan Elçi eşi Tahir Elçi’nin öldürüldüğü gün yaşananları anlattı

CHP vekilliği

CHP’lilerin sonraki süreçte kendisini de şaşırtacak şekilde hep yanında olduğunu aktaran Elçi, neden ve nasıl CHP milletvekili olmaya karar verdiğini, 2023 Mart’ında CHP rozeti taktığı günden bu güne de istisnasız üç yıla yakındır nasıl bir linçle karşı karşıya olduğunu ve bu durumun kendisini nasıl etkilediğini paylaştı:

“Bu beni etkileyip etkilememe  meselesi olduğu kadar toplumu ne kadar etkiliyor meselesi. Çünkü neticede toplumun şu anda buluştuğu, bir  araya geldiği yer sosyal medya, medyanın kendisi. Beni veya benim gibi lince maruz kalmış kişileri psikolojik olarak olumsuz etkileyip, artık bıktırıp bir şeyler yapamaz hale getirebildiği gibi aynı zamanda bizim demokrasi kültürümüzü de yok eden bir yanı var.”

Komisyon raporuna çekimser oy kullanması

Eşini faili meçhul bir cinayette kaybeden Türkan Elçi için Terörsüz Türkiye kapsamında TBMM çatısı altında kurulan Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’na katılmanın da, komisyonun hazırladığı ve kendisinin çekimser oy kullandığı Kürt sorununun çözümüne yönelik raporun da diğer milletvekillerinden farklı olarak zorlayıcı bir yanı var… Elçi o zorluğu şu sözlerle anlattı:

“Partimizin vermiş olduğu raporda haliyle beni  ilgilendiren kısım faili meçhullerdi. Diğer önerilerde hemen hemen hepimiz hemfikirdik. Faili meçhullerle ilgili verilen o öneri  benim için çok daha kıymetliydi. Neden? Bunu iyi izah edebilmem lazım.  Benim siyasete dahil olma sebebim farklı sıradan siyasetçilerin tercihleriyle aynı değil. Ben bambaşka bir olaydan siyasete dahil olmuşum. Onun bana yüklemiş olduğu bir sorumluluk var. Bu sorumluluk sadece eşimin yüklemiş olduğu sorumluluk değil. Diğer faili meçhuller veya herhangi bir hak ihlaline maruz bırakılmış her kesimin sorumluluğunu üzerimde kişisel olarak hissettiğim bir alan. Ve faili meçhullerin özellikle dava süreçlerinin önünde engel olan zaman aşımının kaldırılması yönünde bizim partimizin bir önerisi vardı. Biz çarşamba günü toplantı  yapacaktık komisyon olarak ama ondan iki gün önce -ben o zaman vakıf olabildim raporda neler olduğuna- ilk sorduğum soru buydu: ‘Faili meçhullerle ilgili kabul edilen önerimiz var mı?’ Olumsuz yanıtını alınca ben bunu kabul edemeyeceğimi çok net bir şekilde söyledim, yani  kafam o kadar netti ki farklı bir karar vermem mümkün değildi.”

CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in ve komisyondaki diğer CHP’li milletvekillerinin duyduğu rahatsızlığı anlayışla karşıladığını aktaran Elçi, kendisine yöneltilen “Neden red oyu vermedin?” sorusuna da açıklık getirdi:

“Bu da seçenek de olabilirdi. Fakat her ne kadar oyun kurucu olmasak da yine de barışı talep eden ve barışın devamı için katkı sunma meramında, o çabada olan bir insanım. Bazı önerilerde de hemfikir olduğumuz yönler vardı. Örnek  olarak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararlarının veya AİHM kararlarının veya Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanmasının önündeki engeller, aslında o  engeller nelerdir onu da bilemiyoruz ama en azından o noktada bir uzlaşıya varmış olmak veya kayyumlarla ilgili bir uzlaşıya varmış olmak veya temel hak ve özgürlüklerinin, ifade  özgürlüklerinin önündeki engellerin kaldırılmasına yönelik bir takım işaretler verildiği zaman  benim orada reddedilecek bir şeyim de yoktu.”


Bugünkü konuğumuz Türkan Elçi. Aslında  kendisi CHP’nin milletvekili olmasına karşın ona klasik anlamda bir siyasetçi demek için durup düşünmek  lazım. Sadece bir siyasetçiden ibaret değil çünkü. O aynı zamanda bir öğretmen, aynı  zamanda yazar. Aynı zamanda pek çok şey, fakat aynı zamanda Tahir Elçi, biliyorsunuz bir  faili meçhul cinayete kurban gitti. Tahir Elçi’nin de eşi ve faili meçhul cinayetlerin çözülmesi için çabalayan bir elçi de  diyebiliriz kendisine. ‘Değil mi?’ diyerek hoş geldiniz diyeyim. 

Hoş bulduk. 

Aynı zamanda bir elçi diyebilir miyiz size? 

Size kalmış bir şey. Nasıl tanımlayacaksanız… 

Çünkü hiç vazgeçmediniz. Daima çabaladınız. Hepsini bugün burada konuşmaya çalışacağız.  Fakat madem ki Tahir Elçi dedik,  dilerseniz önce eşinizle başlayalım diyorum.  Diyarbakır Sur’daki dört ayaklı minare, en son geçen sene Ekim ayında bir haber nedeniyle  gittiğimde orayı da ziyaret ettim. O minareye şöyle bir baktım ve şöyle şunu düşündüm. Acaba dile gelse o güne dair bazı sis perdesinin arkasında kalan şeyleri aydınlatabilir mi?  Sizi üzmek hiçbir şekilde istemiyorum ama o sabahı anlatabilir misiniz? 

Aslında şuradan başlamak lazım. Siz minare dile gelse de anlatsa dediniz. Minarenin  anlatmasına gerek yok. Şöyle, kameraların gözü önünde işlenmiş bir cinayetten  bahsediyoruz. Kameralar hem oradaki dükkanların kameraları çekimde hem de orada polis  kamerası çekimde. İstenmiş olsaydı o kameralar konuşacaktı. O kameralar bize her şeyi çok aleni bir şekilde  açıklayacaktı. Ama tabii şu anda bizim temenimiz, oradan umudu kesince, minarelerin  konuşması temennisinde bulunuyoruz. Bu kadar soyutlaştırıp… O da aslında  biraz da çaresizliğimizden herhalde minare konuşsa da bize anlatsa diyoruz. Yani o sabahı tabii benim açımdan  anlatmak pek kolay olmayacak. Üzerinden 10 yıl geçmesine rağmen çok enteresan, hem bir yanıyla dün olmuş gibi hissediyorum, bir yanıyla da sanki çok uzun yıllar geçmiş gibi  hissediyorum. O ‘zaman’ kavramını tarif edebilmek de oldukça güç benim açımdan. Ama  şöyle bir yönü var. 

Sabahleyin onu ben kendim götürmüştüm; basın açıklamasına yetiştirmeye çalıştım.  Arabayı ben kullandım. Yolda sohbet ede ede gittik. Diyarbakır’da Dağkapı Meydanı diye bir  meydanımız var. Ben orada bıraktım. Arabaların giremeyeceği bir caddeydi. Orada o köşede ben bıraktıktan sonra basın açıklamasına gidecekti. Daha sonra biz tekrar  görüşecektik. 

Almaya mı gidecektiniz? 

Yok, büroda görüşecektik. Yürüdükten sonra basın mensupplarıyla karşılaştığını fark ettim. Bir müddet çok enteresan… Aslında normalde birini bir yere bıraktıktan  sonra hemen çok doğal bir şekilde yoluna devam edersin. Ama benim öyle olmamıştı.  Köşede bıraktıktan sonra böyle bir müddet arkaya döndüm. Arabanın içinde, pencereden ona doğru baktım. Bir de zaten çok telaşeli bir yanı var hep böyle. Sürekli bir şeyleri yetiştirme telaşesi var. Kişiliği de öyleydi. Yürüyüp basın mensuplarıyla bir araya geldi, sohbet etti ve beraber yürümeye  başladılar. 

Ben, kaç dakika olduğunu bilemiyorum, pencereden, arkadan böyle durup bir  seyrettim. Sonra arabayı kullandım, oradan uzaklaştım. Çok enteresandı niye durdum, niye  arkadan baktım, niye seyrettim. Son görüşümdü o görüş… 

En son konuştuğunuz neydi hatırlıyor musunuz?

Tabii şeyi konuşmuştuk yolda… Biz zaten  en hararetli dönemlerdeydik. Aslında  o dönemle de sınırlı değil. Bizim mevzularımız, paylaşımlarımız hep baro çalışmaları,  onun yaptığı faaliyetler. Evde sürekli o konuşulurdu, onun işi konuşulurdu, onun yaptıkları  konuşulurdu. Yani dışarıda ne gibi bir zorlukla karşılaşsa muhakkak gelip anlatır,  paylaşma derdine girerdi. Hatta bazen… 

Arabada da onları mı konuşuyordunuz? 

Evet, sürekli böyle arabada yolculukta işe giderken gelirken telefonda bile… Bir de zor  zamanlardan geçiyorduk. Ama yine de o arabanın içinde net hangi mevzuyu  konuştuğumuzu hatırlamıyorum. Tabii o aralar bir sağlık problemi de çıkmıştı. Muhtemelen stresten de ellerinde egzama çıkmıştı ben hatırlıyorum. Doktora gidip, o sabah kremleri bile ellerine sürmüştüm. Sonra arabaya binerken bile,  çok enteresan ben o krem kokusunu  hissediyordum. Yani sonrasında, olay sonrası.  Hatırladığım zaman o arabanın içi ve o krem kokusu hep bende canlı kalan bir şey oldu. Çok enteresandır bilinçaltında bazen bazı şeyleri biriktiririz ve o biriktirdiklerimizden  haberimiz olmaz. Ben geçenlerde yaklaşık iki yıl oldu bir yeni romana başladım. İkinci romanı yazmaya çalışıyorum. Tabii  bu yoğunluk arasında bitirmeye çalışacağım da biterse bilemiyorum ne zaman biter. Demeye çalıştığım, yazarken hiç farkında olmadan satırların arasında ölen  çocuğun annesinin en son sabah eline vazelin sürdüğünü ve çocuğun sonradan annesinin elindeki kokuyu hissetmesini yazmışım… Sonradan yazdığım satırlara bakınca ben kendimle  karşılaştım. 

Aslında kendinizi anlattığınızı fark ettiniz!

Evet. Mesela onu çok bilerek kurgulamamıştım. Belki de yazmanın da güzel yanı bu. Yazdığımız satırlarda kendimizle karşılaşıyoruz. Kendimizi orada tanımaya  başlıyoruz. Benim en azından yazma sürecim öyle oldu. 

Zorluklar yaşıyordu o günlerde dediniz. Bilmeyen izleyicilerimiz için şöyle bir özetlemek ister misiniz onu da? 

Özetlemeye çalışayım. Son bir ayı adeta kabus gibi geçirdik. O dönem hendek çatışmalarının olduğu ve yoğunlukla devam ettiği bir zaman. Sonrasında zaten  CNN Türk’teki programını da hatırlarsınız. Belki hatırlamayanlar da bilir. Öyle talihsiz bir  programı olmuştu. 

Orada ifade özgürlüğü kapsamında kendi fikirlerini açıkladıktan sonraki dönem, hakkında  dava açıldı. İstanbul Bakırköy Adliyesi’nde yargılandı. O bir ay içinde sürekli  lince maruz  kaldı diyebilirim. Hem sosyal medyadan hem televizyondan. Mesela sabah kahvaltımızı  hazırlıyoruz, televizyonu seyrederken bir de bakıyoruz alt yazıda “bu kadar ceza istendi”. Sürekli tekrarlanan bir şey  vardı. Yani ben onun bilinçsiz bir politika olduğuna inanmıyorum, aslında çok bilinçli bir politikayla o cinayete doğru gidildi. Toplum  hazırlandı, bir linç kampanyası başlatıldı, hakkındaki davanın açılmış olması… Bunların tümü o cinayetle nihayetlendi diyebiliriz. Ama işte enteresan yanı bir de kendi mahallesinden, kendi cephesinden, kendi bulunduğu yerden de eleştiriliyor, kısmen lince varan şeyler oluyordu. Çünkü neticede o dönemdeki politik bir takım  şeylere karşı duran ve oradaki çatışmanın önüne geçmeye çalışan bir sivil toplumcu olarak ona yönelik de açıklamaları  vardı. Hatta katledildiği gün yapmış olduğu basın açıklamasında dahi şiddet karşıtı olduğunu ve savaş karşıtı olduğunu tereddütsüz bir şekilde dile getiriyor. 

Yani demek istediğim onun linç edilmesi ve eleştirilmesi aslında farklı farklı cephelerden…  Bir yere yaslanmayınca sadece kendi gücüne, kendine yaslandığın zaman hiçbir  yerden olmayınca ve aynı zamanda her yerli olunca, hiçbirinin sözcükleriyle de  konuşmayınca seni istenmeyen adam ilan edebiliyorlar. Yani aslında onun talihsizliği o  linçleri görerek gitmesi oldu. 

Belki de arkasından öyle uzun uzun bakışınızda bütün bu atmosferin bir payı vardı

Büyük ihtimalle. Orada ben onu bilinçsizce yapmışımdır, hani bir takım  mistik şeylere bağlamak istemem ama orada muhtemelen benim de bilinçaltımda yine bir korku vardır, bir tedirginlik vardır. Neticede her gün orada bombalar patlıyor, her gün silah patlıyor ve biz silah sesleri arasında uyuyoruz bizim evde. Çok yakındı; o çatışma  alanının olduğu yerle aramızdan sadece nehir geçiyor ve biz gece boyunca o sesleri  dinleyerek yatıyorduk. Ve işin en kötü yanı cinayet sonrası bile ben evde -tabi taziye kabul ediyoruz, gelen giden misafirleri ağırlıyoruz- geceleri başımı yastığın altına koyarak uyumak zorunda  kalıyordum. Çünkü oradan, Sur’dan sürekli silah sesleri geliyordu. Ve silah sesleri benim için kabus gibi bir şeydi. 

Peki, ayrıldığınız ana dönersek… Arkasından uzun uzun baktınız ama sonra normal yapmanız gereken işlere döndünüz.  Haberi aldığınızda neredeydiniz, nasıl aldınız? 

Haberi şöyle… Ben alışveriş yapacaktım, bir dükkandayken bir iki arkadaşım aradı.  Avukat arkadaş, Tahir’in arkadaşı dedi ki, “Türkan, senin haberin var mı? Dört  ayaklı minarenin orada çatışma çıkmış”. Meğer biliyormuş aslında. Beni yokluyormuş oradan telefonla. 

Ya da sizi telaşlandırmak istemiyor… 

Büyük ihtimalle… Hani emin olamıyor, biliyor mu bilmiyor mu? Yok dedim benim haberim yok. Anladı benim mevzuyu bilmediğimi. Sonrasında bir arkadaşım daha aradı. Bir baktım telefonlar üst üste geldi, ben yine de anlayamıyorum. Çok enteresan bir şey, yani nasıl anlayamamışım orada. Evet orada bir olay var ama toz  kondurmak istemiyorum. Aklımdan Tahir geçmiyor. Sonra Kardeşim aradı, Türkan  neredesin dedi. Ben arabayı aldım çıkıyorum dedim. “Biz hastaneye doğru gidiyoruz, Hastaneye gelir misin” dedi. 

Aa hastane deyince ben Tahir herhalde yaralanmış dedim. Arabayı sürüyorum ama nasıl  sürüyorum… Bir ara arabanın ibresine baktığımda -ki arabayı çok  yavaş kullanan biriyim- gayri ihtiyari arabanın içinde sadece çığlık attığımı hatırlıyorum. Sonrasında bir ışıkta durmak zorunda kaldım. Yoksa kaza yapacağım. Işıkta durdum. 

Yanımdaki bir araba da durdu. Pencereyi indirdi. Bana “hanımefendi ne gibi bir  durumunuz varsa yine de siz önce bi sakinleşin” dedi. Anladı benim kaza falan yapacağımı. Ben  arabayla o şekilde devam ettim ve kardeşlerimle aynı zamanda telefonlaşıyoruz. Bir noktada buluştuk, oradan Devlet Hastanesi’ne gittik. Tabii ben hastaneye Tahir yaralanmış, ziyarete gideceğiz gibi bir niyetle gidiyorum. Ben hemen koştum. Orada bir  görevli vardı. Dedim ki Tahir Elçi nerede dedim. Sadece bunu söyledim. Bana Tahir Elçi morgda dedi. Sadece bunu söyledi yanımda da kardeşlerim. 

Çok umulmadık bir şekilde öğrenmişsiniz. 

Ben tabii hani yaralanmış diye gidiyorum. Morgta deyince ben sadece o cümlesiyle yere çakıldığımı hatırlıyorum. Kafamda toka vardı. O toka sesi hep kulağımda. Ben kafamın yere çakıldığını hatırlıyorum bir müddet… Çok ani. Hayatımda  bayılmamıştım, ilk kez bayılmıştım… O tokayla yere çakıldıktan sonra tekrar kalkmaya  niyetlendim “Beni bırakın nerede, hadi morga gidelim” diyerek. Kardeşlerimle morga doğru gittik. Gittiğimiz  zaman da sanki bütün Diyarbakır oradaydı. Herkes benden önce duymuş. Yani ben  anlayamadım. Bir sis perdesinin içinde yüzmeye başladım. Sonra baktım kafalar sadece  sisin içinde gelip gidiyor. Daha da anlam yok. Ve sürekli bayılıp bayılıp kalkıyorum. Sürekli bayılıp kalkıyorum ve hiçbir anlam veremiyorum. Oydu benim tarif edebileceğim, morgun önündeki kalabalık oydu. 

Çocuklarınız çok küçüktü değil mi o sırada? 

Oğlum 9-10 yaşındaydı. Kızım da 17-18 yaşındaydı. 

Onlar nasıl öğrendi, siz mi söylediniz? 

O kısmı hatırlamıyorum. Muhtemelen ailem haber vermiştir. 

Nasıl buluştunuz çocuklarla? 

O kalabalıkta buluştum ama. Onlar geldiler. Sonraki gün müydü? Evde miydi? Hatırlayamıyorum. Sadece şeyi biliyorum, neticede ilk gün biz eve döndük, morg sonrası. Ertesi gün cenaze töreni yapılacak falan. Bana “Türkan konuşacak mısın?” falan dediler. Ben “niye konuşayım ki?” dedim. Yani cenazeyi, cenaze olayını kabul etmediğim için mi? Hayır ben dedim konuşmayacağım. Ne konuşacağım? Konuşacağım bir şey yok. Yani ölüm gerçeğini o anda kabul edemiyorsun. İlerleyen saatlerde tabii uyumamışım, gece 12 falan hatırlıyorum; bir kağıt aldım, ben ne söyleyebilirim dedim. Hatta el yazılı o kağıt hala daha duruyor. Bir şeyler yazdım ve ertesi gün donmuş haldeydim  ve o kağıda yazdıklarımı okudum. Ne yazdığımı, ne konuştuğumu da bilmiyorum şu anda, bir daha açmadım o kağıdı zaten.

Siz o sırada hukuk öğrencisiydiniz değil mi? Başlamıştınız o sırada. 

İkinci sınıf öğrencisiydim. Herkes farklı biliyor. Sanki sonraki dönem başlamışım gibi. Öyle  değil. Biz onunla beraber karar vermiştik hukuk fakültesinde okumama. Çünkü ben Türk Dili Edebiyatı mezunuydum ve öğretmenlik yapıyordum. “Türkan, sen çok  titiz ve çalışkan bir kadın olduğun için, bu mesaiyi hukuka harcasan çok daha güzel  şeyleri beraber yapabiliriz” gibi bir şey demişti. Ben de hazırlanıp girmiştim sınava, kazanmıştım hukuk fakültesini. Edebiyat  öğretmeni olunca kolaydı benim için aslında. Tahir’i  kaybettiğimde ikinci sınıf öğrencisiydim.

Ama sonra siz bir suskunluğa büründünüz ve ara verdiniz değil mi? 

Göksel Hanım nereden bakarsanız 8 aya yakın bizim evde taziyeler devam etti. Ben bir  taziyenin bu kadar uzun sürebileceğine ihtimal vermiyorum. Sürekli kapımız açık ve kalabalıklar bitmek bilemedi. Yani Haziran-Temmuz’u buldu, Kasım’dan bahsediyoruz.  Haziran-Temmuz’u buldu. O zamana kadar taziyeleri kabul ettik. Tabii ben o arada öğretmenlikten de istifa ettim.  Çünkü ben ahlaklı ve vicdanlı bir şey olmayacağını düşündüm. O psikolojiyle  ben öğrencilere bu saatten sonra bir şey veremem. Sürekli bir derse giremem. Çünkü gece uyuyamıyorum, uykusuz kalıyorum. Sabahleyin o eski performansımla öğrencilere verimli bir öğretmenlik yapamam düşüncesiyle istifa ettim. Temmuz ayı olunca karar verdim, oğlumla beraber gidip  kızımı da alıp beraber İngiltere’ye gittik. Acaba buraya yerleşebilir miyiz diye. Yerleştikten sonra birkaç ay kaldım. 

Her şeye arkanızı mı dönmek istediniz? 

Evet. Aslında bir nevi biraz da kaçıştı diyebilirim. Belki hani o da travmanın belli bir  tepkisel haliydi. İngiltere’ye gittikten sonra kızım Amerika2dan kabul aldı. Oğlum da küçük zaten 9-10 yaşında. Onunla burada kalabilir miyiz diye düşünmeye başladım. 

Sonra orada biraz daha kafa dinleyip, “Yok benim doğru tercih yapacağım yer Türkiye” dedim. İstanbul’u da çok seviyorduk ailece. Çünkü kızım orada Robert’te okurken biz  sürekli gelip gidiyorduk. Tahir de İstanbul’u çok severdi. Onun için tekrardan oğlumla beraber İstanbul’a geri dönüş kararı aldım. Çünkü gözümde tütüyordu  diyebilirim. Orada her ne kadar bazı yerlerden kaçma niyetinde de olsan, neticede seni  travmaya iten ve kaçmaya meylettiren bir durum. Ama ben buna rağmen Türkiye ile bağımın ne kadar güçlü olduğuna ve ait olduğum yerin burası olduğuna ben karar verdim. Mesela  İngiltere’de çok ciddi sağlık problemlerim vardı. Fakat İstanbul’a geldiğim zaman iyileşmeye başladığımı hissettim.

Sonbahar oldu, artık Tahir’in tam olayından bir yıl geçmişti. Ve o süreçte karar  verdim, okula da geri döndüm. Şimdi diyorum ki İstanbul’a iyi ki de dönmüşüm. Çünkü  neticede benim çevrem, yani aidiyet hissettiğim ülkenin insanları orada ve alternatif de çok İstanbul’da şey açısından. Ama tabi bir duygu kırıldı bende bu da travmanın  etkisiydi. Sadece hayatımı belli bir mahalleden, mahalleden kastım bir Diyarbakır veya kendi  doğup büyüdüğüm yerle sınırlı tutmaktan öte o travmanın etkisiyle daha geniş bir  dünyaya açılma, farklı ilişkilerle tanışma… 

Ya tamamen kapanacaktınız, ya da açılacaktınız… 

Evet, zatensonraki dönemde travmayla ilgili bir takım şeyler okurken şöyle  oluyor; travma, yaşayana neredeyse iki farklı seçenek sunuyor. Ya o travmanızda sürekli  debelenip debelenip aynı günde yaşama veya bambaşka bir kulvara açılma… Ben onu bilinçsizce… 

Yeni bir sayfa. 

Evet yeni bir sayfa. Okulu bitirmek benim için önemli oldu. İstanbul’da hayata başlamak  benim için önemli oldu. Sonrasında vakıf açmak benim için çok kıymetliydi. Tabi  Diyarbakır’la da ilişkilerim devam etti. 

Tabi okulu bitirmekle çünkü kalmadınız. Sonra eşinizin ilk duruşmasına stajyer avukat  olarak katıldınız. 

Aynen öyle, stajyer olarak katılmıştım. 

Ve orada da sesinizi çıkarttınız. 

Evet, yani elimden geldiğince yapmaya çalıştım. 

Savunma avukatlarına söz verilmemişti diye hatırlıyorum o  duruşmada. Ama siz ısrarcı davrandınız. 

Şöyleydi, orada aslında davanın açılış süreci 4,5 yıl sonraydı. 

Yani bu bile çok  enteresan bir şeydi. Sanki sizin mezun olmanızı beklemişler gibi. 

Yani bu kadar aleni herkesin gözü önünde işlenmiş bir davanın, 4,5 yıl sonra  açılmış olması bile büyük bir trajedi değil midir? Hem de bir baro  başkanından bahsediyoruz. İnsan hakları savuncusundan bahsediyoruz. Yani mümkün  görülseydi -bunu artık yöneten her kimse, istemiş olsaydı-  ilk aydan  soruşturma evresine geçilip koğuşturmayla, adaletin tecellisiyle nihayetlenecek ve toplumun karşısında çok rahatlıkla katilleri bulduk diyebilecek bir sonuçla karşılaşılmış olsaydı bu hepimiz için hayırlı bir şey olacaktı. Ben bunu sadece bireysel olarak söylemiyorum. Ama dört buçuk yıl sonra açılmış bir  davadan bahsediyorum ve o dava süreci de benim için çok zorluydu. Siz az önce söylediğiniz için söylüyorum. İlk duruşmada konuşma talep ettim. Orada bile  engellemeye çalıştılar. Aslında o engellemede, bir takım şeylerin, o duruşmanın, o koğuşturma  aşamasının bir nevi göstermelik olduğunu ve dostlar alışverişte görsün minvalinde bir izlek üzerinden ilerleyebileceğine ihtimal verdim

Peki, ne oldu da siyasete atılmaya karar verdiniz? 

Göksel Hanım, aslında emin olun siyaseti hiçbir zaman aklımdan geçirmedim ve öyle  bir şeyim yoktu. 

Bir de tabii neden CHP? 

Evet, neden CHP? Şöyle, zaten 2015’te biz bu olayı yaşadık. 2018’de bana CHP’den teklif  gelmişti. O dönem bile hani eğer olursa çok memnuniyet duyarız dediklerinde henüz üç yıl geçmişti olayın üzerinden. Benim kabul etmem biraz doğru olmazdı haliyle. Sağlıklı bir şeyler de yürütemezdim. 2018 sonrası, 2023’e geldiğimizde ikinci kez tekrar teklif edildi. Ve şu oldu; meselageriye dönüp baktığım zaman 2015 yılında az önce size değindiğim o sekiz aylık taziye süreci, benim Cumhuriyet Halk Partisi ile tanışma sürecimdi diyebilirim. Çünkü evimi hakikaten çok ziyaret edip ilgilenmeleri beni de şaşırtan bir durumdu. Neticede benim değil Cumhuriyet Halk Partisi hiçbir siyasi partiyle hiçbir zaman ne üyeliğim olmuştur, ne bir irtibatım olmuştur. Ama Cumhuriyet Halk Partisi o dönemde ziyaret etme konusunda hiçbir şekilde eksik bir yan  bırakmadılar. Sonraki dönemde de mesela Diyarbakır’a gelindiği zaman tekrar benimle temas kurma gibi bir şeyleri oldu. Yani diyebilirim ki en zor zamanımda yanımda durdular ve benim onlarla tanışma sürecim aslında o dönemde başladı diyebilirim. Sonraki dönemde işte 2023’te benim kabul etme sebeplerimden biriydi. 2013 ile 2015 arası dikkat ederseniz bir çözüm süreci yaşamıştık. 

O çözüm sürecinde masada oturanlardan biri CHP değildi ve tepkisel olarak o  dönemdeki faturanın bizim gibi kişilere çıkmasına benim tepkim vardı. Bu çözüm sonuçlanmadı, sağlıklı bir şekilde nihayetlenmedi ve bizim gibi tarafsızlara fatura  edildi gibi bir tepkiden dolayı… Cumhuriyet Halk Partisi’nin böylesi bir oluşumun içinde yer  almaması benim açımdan biraz daha farklı bir yerde konumlandıran bir konum oldu. Ayrıca  haliyle ben bir kadın olarak seküler hayatı önemseyen bir kadınım. 

Peki bu nedenle eleştirildiniz mi? Çünkü hani Diyarbakır, eşittir Tahir Elçi, eşittir siyaset  deyince, orada sanki Diyarbakır’da siyaseti Dem Parti domine ediyor şeklinde anlaşılıyor.  Ondan hareketle, Dem Parti için demiyorum sadece, Diyarbakır’dan bir tepki aldınız  mı? 

Eleştirilmez olur muyum? 2023’te Mart ayında rozeti taktım. Şu anda 2026’dayız, yani  istisnasız 3 yıla yakındır ben linçle karşı karşıyayım. Ziyadesiyle hak etmediğim kadar linçle karşılaştım.

Neden linç ediliyorsunuz? 

Yani şöyle, aslında lince değinince kitle psikolojisine bakmak lazım. O kitle psikolojisi neye refleks gösteriyor, neye karşı? Gustave Le Bon, kitle psikolojisiyle ilgili linç kültürü üzerine, -sosyologtur kendisi- değindiği zaman şey der; mesela o kitle psikolojisine kendini kaptıran kişiler genelde yalnızken, içgüdüsel olarak karar verme konusunda daha temkinliyken, kitle  psikolojisine kendilerini kaptırdığı zaman daha bir cesaretlenip, çokluğun  vermiş olduğu güçle kendilerini daha güçlü hissedebiliyorlar. Aslında bugün sosyal  medyada karşılaştığımız da bir nevi bu. Sadece benim karşılaştığım bir şey değil. Siyasetçiler, farklı alanlarda çalışmış kadınlar, aktivistler… 

Sezgin Bey de yıllardır aynı şekilde. 

Yani siyasetçilerin özellikle maruz kaldığı linç kampanyalarıdır bunlar. Özellikle  itibarsızlaştırma, o kampanyalara, bot hesaplara maruz bırakılma. Bunlar artık bu son dönem şiddet toplumunun elverişli araçları. 

Size ne deniyor? Yani neden CHP’desin mi deniyor? Bu yüzden mi eleştiriliyorsunuz? 

“Neden CHP’desin?” diye açık açık söyleyen olduğu gibi, gizli bir şiddet  uygulama da var. Gizli şiddete de şöyle bir örnek vereyim. Mesela Bianc Chan Han’ın, “Şiddetin topolojisi” kitabını şeyin kitabını ben severim. Onun kitabında şiddetin modernite  öncesi ve modernite sonrası nasıl şekil değiştirdiği yönünde bir analizi vardır. 

Mesela modernite öncesi şiddet toplumunu tahlil ettiğinde “Oradaki şiddet daha  alenidir veya iktidar kendi hükümranlığını kurgulamayı şiddet ve kan üzerinden yürüterek  yapmayı başarır ve o şiddetin aleniliği çok ilgi çekmez. Ama modernite sonrası çağda şiddet daha çok gizlidir. Satır aralarına gizlenir veya derimizin altına veya ruhsal mekanlarımıza işler.” der. Benim söylediğim u, modernite sonrası uygulanan şiddetin nasıl satır  aralarına sığdırıldığını, ondan sonra derinin altına nasıl sindiğini, içsel mekanlarımıza nasıl  sirayet ettiğini görebiliyoruz. 

Bu sizi nasıl etkiliyor peki? 

Aslında çok güzel bir soru sordunuz bence. Bu sadece beni etkileyip etkilememe  meselesi olduğu kadar toplumu ne kadar etkiliyor meselesi. Çünkü neticede toplumun şu anda buluştuğu, bir  araya geldiği yer sosyal medya, medyanın kendisi. Beni veya benim gibi lince  maruz kalmış kişileri psikolojik olarak olumsuz etkileyip, artık bıktırıp bir şeyler yapamaz hale getirebildiği gibi aynı zamanda bizim demokrasi kültürümüzü de yok eden bir yanı var. 

Beni daha çok kaygılandıran o. Bizler yapabildiğimiz kadar bir yerlerde kendimizi güçlenip güçlendirip yapmaya çalışırız yapacaklarımızı. Ama neticede bir takım  değerlerin bu kadar su gibi harcanması, bozuk para gibi harcanması, demokrasi kültürünün bu kadar heba edilmesi benim açımdan çok daha üzücü. Değer diyorum. Çünkü neticede hani siz burada beni ve eşimi farklı bir yere koyup, konumlandırıp “Bu farklı tercih yaptı, biz bunu elimizden geldiğince alaşağı  edip istediğimiz o küfrü de etme gibi bir özgürlüğümüz var” diyorsunuz. Özgürlük olarak görüyor. Madem eşime değer  veriyorsan, ben de onun bir değeri değil miyim? Aynı kefeye neden koymuyorsun? Veya  benim yapmış olduğum fark tercih seni niye bu kadar çıldırtıyor? Aslında bunu ben şeye de bağlıyorum; neticede toplumun  birikmiş bir şiddet duygusu var. Hanne Arendt, şiddet toplumunu anlatmaya çalıştığında der ki, şiddet çoğu zaman kendini anlatabileceği  temel araçlar bulur, temel araçlar arayışındadır. Aslında biz de bugün toplumun yaşamış  olduğu o kitlesel şiddetin, o kitle psikolojisiyle sosyal medyayı bir araç olarak kullandığını  ve o aracın da genelde kendisi gibi konuşmayan, kendisi gibi düşünmeyen… Orada da bir  zorbalık var çünkü o da şiddetin bir tezahüratı. 

Siz ağırlıklı olarak sosyal medya üzerinden mi linç ediliyorsunuz bu noktada? 

Sosyal medya üzerinden linç edildiğim gibi, bizzat telefonla arayıp da “Biz sana karşı burada protestolar başlatacağız” deme cüretini bulan kişilerle de karşılaştım. 

Neye tepki gösteriyorlar?

Neye tepki? Haliyle benim farklı bir parti tercihinde bulunmuş olmam. Tabii bunu da Göksel  Hanım şöyle, bir olumsuz tablo çizmek istemem. Bütün toplumun, herkesin duygusunun o yönde olduğunu kabul etmediğimi… 

Hedef alanlar için konuşuyoruz. 

Hedef alanları da şöyle düşünmek lazım. 87 milyonluk bir ülkedeyiz. Birkaç kişinin kendini böyle  hissettirmesi herkesin adına söz almış olduğu anlamına gelmez. Takdirle karşılayanlar da oldu, yapmış olduğum tercihi… 

Takdirle karşılayanlar olmuş ki, sizin için oy vermişler, milletvekili seçilmişsiniz. 

Tabii ki… Çalışma sahasında sık sık karşılaştığım olumlu anlamda aldığım cevaplar var. Ama haliyle bunların nasıl yankı yaratmaya çalıştığını ve aslında bunların muhtemelen belli bir bilinçli bir kesim tarafından da desteklendiğini düşünüyor, sadece bireysel olabileceğine inanmıyorum. Birileri bunları muhakkak ortalığa salıyordur. Çünkü neticede benim suç duyurusunda bulunduğum kişiler oldu. Bulunamadılar. 

Kim oldukları bulunamadı mı? 

Evet  bulunamadı. Sahte hesaptır diyor, fake hesap.  

Aklıma siz konuşurken ister istemez en son  komisyon toplantısının hazırladığı rapor geldi ve o raporda faili meçhul cinayetlerle ilgili  herhangi bir şeye yer verilmediği için çekimser davranıp olumlu oy vermeyen, üstlik de partinize  rağmen oy vermeyen tek kişi sizdiniz. Şimdi sizi eleştirenler açısından ayrı bir  konu var. Orada mesela komisyonun baş aktörlerinden olan Dem  Parti buna rağmen olumlu oy kullandı. Şimdi iki açıdan soracağım bunu. Bir bu açıdan  değerlendirmenizi rica edeceğim. Bir de tabii siz bir parti adına oradasınız. Sizin muhtemelen bu komisyona girerken bir  beklentiniz vardı ki o beklenti de buydu. O beklentinize cevap alamadığınız anda partinize  rağmen farklı bir tavır sergileyebildiniz. Bu aslında partiler içinde çok görmeye alışık  olduğumuz bir tablo değil. 

Göksel hanım şimdi aslında benim komisyona girmemin bile benim açımdan zorlu bir  süreç olacağını biliyordum. Genel başkan telefonla beni aramıştı komisyonun ilk oluşturulduğu  zaman. “Türkan hanım senin için zor olacağını biliyorum” … 

Duygusal anlamda değil mi? 

Evet evet duygusal anlamda, “Zorlayıcı bir yanının olacağını biliyorum ama katılım  sağlarsan memnun olurum” dediği zaman ben katıldım. Ve aslında benim için belki  de derdimi anlatabileceğim bir mecra olur düşüncesiyle kabul ettim. Neticede uzun süreli, sivil toplumun davet edildiği bir komisyondu ve orada STK’lar,  akademisyenler, farklı farklı kesimlerden gelip, barış sürecine kendince bir katkı  sağlamaya çalışmıştı. Yani tabii komisyonun neticelenmesi benim açımdan da ikinci bir zorluk oldu. Partimizin vermiş olduğu raporda haliyle beni  ilgilendiren kısım faili meçhullerdi. Diğer önerilerde hemen hemen hepimiz hemfikirdik. Faili meçhullerle ilgili verilen o öneri  benim için çok daha kıymetliydi. Neden? Bunu iyi izah edebilmem lazım.  Benim siyasete gelme sebebim, dahil olma sebebim farklı sıradan Siyasetçilerin tercihleriyle aynı bir tercih değil. 

Ben bambaşka bir olaydan siyasete dahil olmuşum. Onun bana yüklemiş olduğu bir sorumluluk var. Bu sorumluluk sadece eşimin yüklemiş olduğu sorumluluk değil. Yani diğer faili meçhuller veya herhangi bir hak ihlaline maruz bırakılmış  her kesimin sorumluluğunu üzerimde kişisel olarak hissettiğim bir alan. 

Ve faili meçhullerin özellikle dava süreçlerinin önünde engel olan zaman aşımının kaldırılması yönünde bizim partimizin bir önerisi vardı. Biz çarşamba günü toplantı  yapacaktık komisyon olarak ama ondan iki gün önce -ben o zaman vakıf olabildim raporda neler olduğuna- ilk sorduğum soru buydu: “Faili meçhullerle ilgili kabul edilen önerimiz var mı?” 

Olumsuz yanıtını alınca ben bunu kabul edemeyeceğimi çok net bir şekilde söyledim, yani  kafam o kadar netti ki farklı bir karar vermem mümkün değildi. 

Randevu talep ettim, görüştükten sonra Genel Başkan’a durumu anlattım. Böyle böyle  dedim, bu önerimiz göz önünde bulundurulmamış. Ben rahatsızlık hissediyorum ve olumlu anlamda oy kullanmayı doğru bulmuyorum dedim. “Hasasiyetini anlayışla karşılıyorum” dedi.

Sonra komisyondaki arkadaşlarımla da konuştum. Onlar da sağ olsunlar, anlayışla karşılayacaklarını söylediler. Tabii çarşamba günü son  yapacağımız komisyon toplantısında onu açıklamak benim için hakikaten çok kolay bir psikoloji değildi. Üzerimde ağır bir baskı hissediyorum ve orada aslında çoğu kişi şunu  

sordu: Neden red değil? Hani evet vermediğini anlıyoruz da neden reddetmedin?

Bu da eçenek de olabilirdi. Fakat neticede, orada her ne kadar oyun kurucu ve o masayı kuran olmasak da yine de barışı talep eden ve barışın devamı için katkı sunma meramında olan ve  o çabada olan bir insanım. Bazı önerilerde de hemfikir olduğumuz yönler vardı. Örnek  olarak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararlarının veya AİHM kararlarının veya Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanmasının önündeki engeller, aslında o  engeller nelerdir onu da bilemiyoruz ama en azından o noktada bir uzlaşıya varmış olmak veya kayyumlarla ilgili bir uzlaşıya varmış olmak veya temel hak ve özgürlüklerinin, ifade  özgürlüklerinin önündeki engellerin kaldırılmasına yönelik bir takım işaretler verildiği zaman  benim orada reddedilecek bir şeyim de yoktu. 

Reddettiğiniz zaman bunları da reddetmiş olacaksınız. 

Reddetmiş olacaktım. Neticede ben onu da çok vicdani bulmadım ama faili meçhullerle ilgili  dava süreçlerinin önünde engel olarak gördüğüm zaman aşımının kaldırılmaması konusu  beni çok ağır yaraladı diyebilirim. 

Neden kabul edilmediği konusunda perde arkası bilginiz var mı? 

Hayır, hiçbir bilgim yok. Bildiğim tek şey kabul edilmemesi. Şeyi de düşündüm bir anda. Komisyon çalışmasında davetlilerimiz arasında Cumartesi anneleri vardı. Cumartesi  annelerinin anlatmış oldukları 30 yıl önceki mağduriyetleri herkesin, ben eminim AKP’den olan bir milletvekilinin de yüreğine dokunmuştur, MHP’den olan bir milletvekilinin de. Orada insan olan her kim varsa, bir faili meçhul cinayet gitmiş ve onlu yaşlarda babasını kaybedip şu anda kırklı yaşlarda olan bir kişinin  kendi acısını taptaze ve dün yaşamış gibi anlatmış olmasından kim etkilenmez ki? Yani bunu düşünmek lazım ve orada herkes etkilenmiş ve bir takım öneriler bu yönde ilerleyecek gibi bir fikre sahiptim işin doğrusu. Olacak diyordum,  heveslenmiştim diyebilirim ama görmeyince o kadar da şokunu yaşadım. 

Peki yine siyasete şöyle dönmek istiyorum. Umduğunuzu bulabildiniz mi? Siyasette yapmak  istediklerinizi yapabilecek zeminleri oluşturabildiniz mi? Önünüzde nasıl hedefler var? 

Benim geçen hafta yapmış olduğum, bence yapmak istediğim en önemli şeylerden  biriydi. Ben bugün siyasette olmamış olsaydım, faili meçhuller mevzu bahisi olmayacaktı. 

Gündem oldu en azından. 

Olmayacaktı, evet. Gündem oldu. Ve geçen haftanın hatırı için bile olsa ben iyi ki de  siyasetteyim diyorum. Yani siyaset çok beklenti duyduğum mübalaalı bir alan değildi, her şey mükemmel yapılacak gibi bir beklentim yoktu. Ama neticede  biz yine de bir parlamentoyu bir siyaseti tercih etmek zorundayız. Legal siyaseti eğer tahayyül ediyorsak ve oradaki hukuksal anlamdaki mücadeleleri önemsiyorsak haliyle orada bir tercih yapmak zorundayız. Ama tabi ileriki dönemde  benim yapacağım, devam ettireceğim mücadele illaki de siyasetle devam edecek veya  siyaset dışında hiçbir alanım yok diyebilecek bir netlikte de değilim. Ama kısmen de olsa  ben yapmaya çalıştıklarımı bulunduğum parti icabı da itibariyle dediğim hiçbir zorlukla  karşılaşmadan söylediklerimi çok kolaylıkla dile getirebiliyorum. Ben bunun kolaylığını  yaşıyorum diyebilirim. 

Şimdiden sonra ne var hedefinizde? 

Hedefi şimdiden belirlemek çok zor çünkü gündemi biz oluşturmuyoruz karşımızda neler  var, nelerle karşılaşacağız? O hayatı biz çizmiyoruz. Çünkü neticede benim daha öncesinde  siyasete girme gibi bir hedefim yoktu. O hayat hazırlanıp önüme konuldu ve ben ona göre  karar alıp devam ettirmek zorunda kaldım. Ama yarın veya gelecek hafta için… O kadar enteresan bir ülkede yaşıyoruz ki bir haftalık bir programı yapamıyoruz. Biz Avrupalı değiliz mesela, Avrupa’da olsan bir yıl sonraki hedefini de belirlersin. Uzun  vadeli projeler, uzun vadeli hedefler bizim gibi Türkiye’de yaşayan kişiler için çok uygun  hedefler değil. Ama şöyle, eğer sürekli bir vicdanın yanında ve ilkeli olmanın yanında ve  insanın yanında durmayı hedeflemişseniz genelde doğru seçimler yapıyorsunuz diye o izlek üzerinden 

Peki hiç keşkeniz var mı? Keşke şunu şöyle yapsaydım…

Keşkem! Keşkeyi düşündüğümde, her ne kadar şimdi siyasette de olsam benim  aklım fikrim edebiyatta. Öğretmen olduğum dönemlerde,Türk Dili Edebiyatı’nı bitirmiş öykülerle, öykü çalışmalarıyla şeyle meşguliyetim vardı ama keşke o dönemde bir kitap çıkarmış olsaydım  diyorum. 

Ama çıkardınız, madem yeri geldi hemen onu da konuşalım, Mavi Karga… Biraz da kendinizi mi anlatıyorsunuz kitapta? 

Aslında her ne kadar yazarlar anlattıklarım beni bağlamaz, ben değilim deseler de -edebiyatçılar genelde ondan yana- ben rahatlıkla kendimden çok şey var derim; herhalde çok usta bir edebiyatçı olmamamla alakalı. Kendime ait olan her türlü şeyi, o satırlara dönüp baktığım zaman “evet bu satır benim” dediğim oluyor. O konuda bir şey yapmıyorum ama -kitaba başlarken- orada biraz imtina  etmiştim ama tabii o dönem acım çok daha tazeydi ve travmayı üstümden atamamıştım. Onu daha çok alegorik bir kargalar dünyasının üzerinden  vermeye çalıştım. Muhtemelen o da bazı şeyleri anlatma konusunda imtina etmemle alakalı bir durumdu. Ama benden yana çok fazla şey var diyebilirim. 

Var değil mi? Yaşadığınız coğrafyadan çok şey olduğu da kesin. Son olarak kızınız  Nazenin’le birlikte açtığınız vakfa değinmek istiyorum. Bu vakfın nasıl bir hedefi var? Neler yapacaksınız o çatı altında? 

Ben vakfı açtığım zaman demokrasinin gelişmesinde bir sivil toplum kurumunun ne kadar etkili olduğunu bizzat  deneyimlemiş biriydim ve onun adına onu yaşatacak bir vakfın ileriye dönük yapılacak olan çalışmalarla bir nevi onun faaliyetlerini devam ettirme, bir nevi onun adıyla anılma ve aynı  zamanda toplumun menfaatine olabilecek çalışmaları devam ettirme gibi bir hedefle kurmuştum. Ama malumunuz son dönemlerde sivil toplumun, basın kuruluşlarının, demokrasiye araç olabilecek her alanda bir tıkanma yaşandığını görebiliyoruz. Hem bunun ekonomik boyutları var, baskıya uğradığı, maruz bırakıldığı yanlar var, ifade özgürlüğü  konusunda sıkıntı yaşayan insanlar var. Yani şimdi bunlar bir bütün bir araya geldiği zaman  haliyle bir kurum da kendini ifade etmekte ve hak ettiği kadar topluma ulaşmakta bir takım sıkıntılar yaşayabiliyor. Ama biz vakfın kuruluş yılından sonraki dönemlerde insan hakları alanında, onun da şovunu yapmadan -zaten biz reklamı falan öyle çok sevmiyoruz- uzun bir süre devam eden eğitim programlarımız oldu. Sayısız yeni mezun ve önceden mezun avukat arkadaşlarımızın orada eğitim görüp sertifika aldıkları etkinlikler oldu. Ama haliyle son dönemlerde her sivil toplum kuruluşunun etkilendiği gibi biz de biraz tökezleyip “ne yapabiliriz?” durgunluğunu yaşıyoruz diyebilirim. 

Çok fazla ekranda  görünmeyi sevmiyorsunuz, çok fazla demeç vermeyi sevmiyorsunuz. Bizi kırmadınız, geldiniz ve şu ana kadar bilmediğimiz pek çok şeyi bizlerle paylaştınız. Her şeyden önce bunun için teşekkür ederim. Ayağınıza sağlık, yüreğinize sağlık. Yolunuz da açık olsun. 

Davetin için ben teşekkür ederim. Çok sağolun. 

İsterseniz kurtlar sofrasındaki kadınlara da bir cümle söyleyin, öyle kapatalım  programımızı. Çok fazla kadın var biliyorsunuz bu sofrada. Her birinin kendi mücadelesi  var. O kadınlara bu kadar büyük badireler atlatmış biri olarak ne tavsiye edersiniz? 

Şimdi aslında öncelikle şunu söyleyeyim, Kurtlar Sofrası program ismi olarak harika bir program. Hakikaten bu bir sofra ve kurtlar hangi kuzuyu yiyeceğini gözüne kestiriyor; bu bir güç dengesi aynı zamanda. Sadece kadınlar bağlamında ele almak istemem ama hangi alanda olursa olsun kendini güçlü gören herkes diş  geçirebileceği birini yemek üzere, o saikle o sofraya oturuyor. Eğer hukuk güçlenecekse, hukuk olacaksa, o sadece kitaplarda yazılı bir takım satırlardan ibaret değil; hukuk, bir düzen ismidir. Ve o düzen de genelde zayıftan yana kurgulanmış bir düzendir. O düzen güçlenirse kurtlar sofrasındaki kurtların da  zayıflayabileceği ve istedikleri zaman iştahlanarak o kuzuları yiyemeyeceği günleri hayal  ederek teşekkür etmek isterim size. 

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.