Gazeteci Bobby Ghosh, Foreign Policy için kaleme aldığı yazısında İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri’ndeki (ABD) bazı çevrelerde yükselen “Türkiye yeni İran mı olacak?” sorusuna yanıt aradı. Ghosh’a göre Ankara’nın bölgesel hırsları olsa da Türkiye’yi İran ile aynı kategoriye koymak hem analitik hem de stratejik bir hata. Ghosh’un yazısını sizler için Türkçeleştirdik.
Ortadoğu’da yeni bir tehdit arayışı, eskisi tamamen ortadan kalkmadan başladı. ABD ve İsrail’in saldırıları İran’ın zaten ağır hasar almış altyapısını hedef almaya devam ederken, İsrail siyasetinde ve Washington’daki bazı düşünce kuruluşlarında yeni bir söylem yükselmeye başladı: Türkiye’ye dikkat.
Siyasete dönüş hazırlığında olan eski İsrail Başbakanı Naftali Bennett, Ankara’nın “İran’a benzer bir eksen” kurduğunu iddia etti ve İsrail’in Tahran ve Ankara’dan gelen tehditlere karşı “eş zamanlı” hareket etmesi gerektiğini söyledi. Başbakan Binyamin Netanyahu ise bu anlatıyı daha da genişleterek “yükselen radikal Sünni eksene” karşı yeni bir “altıgen ittifak” kurma planından söz etti. Bu ittifakın içinde Türkiye ile uzun süredir sorun yaşayan Yunanistan ve Güney Kıbrıs da yer alıyor.
Eski İsrail Savunma Bakanı Yoav Gallant ise daha temkinli bir dil kullandı ancak yine de Türkiye’yi İran’ın bırakacağı boşluğu doldurabilecek güç olarak tanımladı. Gallant, “Türkiye artık çevredeki bir ortak değil. Kendini merkezi bir güç olarak konumlandırıyor” diye yazdı.
Bu son tespit doğru olabilir. Ancak merkezi bir güç olmak ile varoluşsal bir tehdit oluşturmak aynı şey değil. İkisini aynı kategoriye koymak ciddi sonuçlar doğurabilecek analitik bir hatadır.
Karşılaştırmanın neden sorunlu olduğunu anlamak için önce İran’ın gerçekte ne olduğuna bakmak gerekir.

İran İslam Cumhuriyeti kırk yılı aşkın süre boyunca ideolojik temelli ve istikrarsızlık ihraç etmeye dayalı bir strateji izledi. Bu strateji dış politikanın bir yan ürünü değil, merkezindeydi. İran Hizbullah’ı sıfırdan kurarak dünyanın en güçlü devlet dışı askeri güçlerinden birine dönüştürdü. Hamas’ı silahlandırdı. Irak, Suriye ve Yemen’de Şii milisleri finanse etti. Kudüs Gücü ise farklı kıtalarda terör eylemleri planladı: 1992 ve 1994’te Buenos Aires saldırıları, 1996’da El-Huber Kuleleri saldırısı, 2011’de ABD’de bir Suudi diplomata yönelik suikast planı ve son yıllarda ABD’li yetkililere yönelik çeşitli girişimler.
Bu faaliyetlerin arkasında ise nükleer program bulunuyordu. Bu program pazarlık aracı değil stratejik bir hedefti, bölgedeki güç dengelerini kalıcı biçimde değiştirecek bir silah kapasitesine ulaşma çabasıydı.
İran böyle bir devletti: ideolojik bir misyona sahip, teokratik bir yönetim altında vekâlet savaşlarını ve nükleer hedefleri ulusal stratejinin parçası olarak kullanan bir devlet.
Türkiye ise böyle bir ülke değil. Hiçbir zaman da olmadı.
Türkiye’nin gerçekliği daha karmaşık. “Yeni İran” etiketi de tam bu yüzden yanıltıcı.
AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, İslamcı köklere sahip popülist bir lider. Yıllar içinde Türkiye’deki demokratik kurumları zayıflattı, en güçlü siyasi rakibini tutuklattı ve İsrail karşıtı söylemi iç siyasetin önemli araçlarından biri haline getirdi. Hükümeti İstanbul’da Hamas’a barınma imkânı sağladı. Türk ordusu kuzey Suriye’de kalıcı bir varlık oluşturdu. Türkiye’nin insansız hava araçları birçok cephede savaşın doğasını değiştirdi.
Bu nedenle Erdoğan NATO müttefikleri, komşuları ve hatta kendi vatandaşları için ciddi bir sorun kaynağı.
Ancak İran ve Türkiye üzerine çalışmalarıyla bilinen akademisyen Karabekir Akkoyunlu’nun da belirttiği gibi Erdoğan İranlı liderlere kıyasla “çok daha pragmatik” ve “çok daha az ideolojik”.
Erdoğan ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarını egemenlik ihlali olarak kınadı. Ancak aynı konuşmada İran’ın Körfez ülkelerine yönelik misilleme füze saldırılarını da “kabul edilemez” olarak nitelendirdi. Şubat ayında Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ile görüştü. Aynı hafta Umman’da ABD Başkanı Donald Trump’ın temsilcileri ile İranlı yetkililer arasındaki görüşmelerin kurulmasına yardımcı oldu. Temmuz ayında Ankara’da NATO zirvesine ev sahipliği yapacak.
Türkiye siyaseti üzerine çalışan Gönül Tol’a göre Erdoğan “popülizm olarak tanımlanan siyasi tarzına uygun şekilde farklı ideolojiler arasında seçim yapıyor”. Bu durum onu güvenilmez ve öngörülmesi zor bir lider yapabilir ancak bir teokrat veya ideolojik bir misyonun temsilcisi yapmaz.
Jeffrey Mankoff ve Max Bergmann tarafından hazırlanan Center for Strategic and International Studies raporu da benzer bir noktaya işaret ediyor. Rapora göre Erdoğan’ın dış politikası “Batı, Rusya ve Çin arasındaki rekabette tarafsız kalmak isteyen ülkeler karşısında Ankara’ya avantaj sağlama” amacı taşıyor. Bu yaklaşım devrimci bir ideologdan çok pragmatik ve işlemci bir aktörün davranışını yansıtıyor.
Türkiye zor bir müttefik mi? Evet. Rusya’dan S-400 hava savunma sistemi satın alması, NATO’ya katılmak isteyen İsveç ve Finlandiya’yı uzun süre veto etmesi ve Suriye’deki askeri operasyonları bu listeye eklenebilir.
Ancak “zor müttefik” ile “varoluşsal düşman” aynı şey değil.

Chatham House uzmanı Yossi Mekelberg bunu şöyle ifade ediyor: Türkiye İran’a kıyasla “çok daha fazla gürültü” çıkaran bir ülke. Asıl risk ise retorik gerilimin stratejik tehdit gibi görülmesi ve bunun İsrail’i gerçekten yeni bir rakip yaratmaya itmesi.
“Yeni İran” anlatısının kime fayda sağladığını sormak da önemli.
Bennett için bu söylem siyasi bir araç çünkü yeniden başbakan olmak için kampanya yürütüyor. Netanyahu için ise yeni bir Sünni tehdit anlatısı kurmaya çalıştığı ittifak mimarisini meşrulaştırıyor. Washington’daki bazı düşünce kuruluşları için de tehdit söylemi uzun zamandır kazançlı bir politik tartışma alanı.
Eski İsrail Büyükelçisi Alon Pinkas bunu açık şekilde ifade ediyor: “Naftali Bennett ve Binyamin Netanyahu gibi siyasetçiler sürekli bir savaş tehdidine ihtiyaç duyar. Türkiye olmasa Irak olur. Irak olmasa Hizbullah olur. Kimin olduğu önemli değil. Her zaman bir tehdit olması gerekir.”
Pinkas ayrıca karşılaştırmayı sona erdirecek soruyu soruyor: “Türkiye’deki liderlik İsrail’in var olma hakkını hiç inkâr etti mi ya da haritadan silmekle tehdit etti mi? Hayır. Bu karşılaştırma saçma.”
Bu, Türkiye’nin politikalarının eleştirilmeyeceği anlamına gelmiyor. Erdoğan’ın Hamas’a verdiği destek gerçek bir sorun. Demokratik gerileme ciddi bir endişe kaynağı. İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanması bunun son örneklerinden biri. Suriye’deki askeri varlık da gerilim yaratıyor.
Ancak bunlar Türkiye’yi medeniyetler arası bir düşman olarak görmek için değil, diplomasi ve net kırmızı çizgilerle yönetilmesi gereken sorunlardır.
Türkiye’nin “İran’a dönüşeceği” tartışması aslında yeni değil. Akkoyunlu’nun kitabında anlattığı gibi Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) 2000’li yılların başındaki yükselişi sırasında da benzer bir korku dalgası yaşanmıştı. Her seferinde bu karşılaştırma sorunlu çıktı ve Türkiye’den çok bu iddiayı dile getirenlerin kaygılarını yansıttı.
Önümüzdeki aylarda gerçek risk Türkiye’nin İran modelini kopyalaması değil. Türkiye’nin Hizbullah benzeri vekil güçleri yok, Kudüs Gücü yok ve silah zoruyla devrim ihraç etmesini gerektiren ideolojik bir doktrini de yok.
Asıl risk, bu söylemin kendi kendini gerçekleştiren bir kehanete dönüşmesi.
Uluslararası ilişkiler uzmanı Prof. Dr. Meliha Altunışık’a göre Türkiye’yi “yeni İran” olarak görmek stratejik bir yanlış hesaplamaya yol açabilir ve gerilimi azaltmak yerine hızlandırabilir. Ekonomik baskı altındaki ve güçlü bir muhalefetle karşı karşıya olan bir lider için kendisini Batı’ya karşı Müslüman dünyanın savunucusu olarak sunmak cazip olabilir.
İsrail ve ABD’den gelen “sıradaki Türkiye” söylemi Ankara’yı daha hızlı bir askeri hazırlığa itebilir. Bu, Suriye’ye yeni füze sistemleri konuşlandırmak veya bölgede İsrail karşıtı güçlerle daha yakın ilişkiler kurmak anlamına gelebilir. Böyle adımlar da İsrail ve ABD’deki endişeleri daha da artıracaktır.
Türkiye hem NATO’nun ikinci büyük ordusuna sahip olması hem Avrupa ile Ortadoğu arasında stratejik bir köprü olması hem de önemli bir ekonomik güç olması nedeniyle bir sorun.
Bu nedenle yapılması gereken Türkiye’den yeni bir Humeyni üretmeye çalışmak değil, Ankara’nın hırslarını yönetmek ve sınırlamak.
Erdoğan sadece ABD ve İsrail için değil, herkes için bir baş ağrısı oldu. Olmaya da devam edecek. Ama Ortadoğu gerçek canavarlar da gördü, aradaki farkı hatırlamakta fayda var.





