Doğancan Özsel yazdı | Praxis’in kaybı: Bir İlber Ortaylı yazısı

İlber Ortaylı’nın vefatı ile Türkiye önemli bir figürünü yitirdi. İlber hoca yazdığı eserlerle akademik hayata katkı sunmakla kalmamış, tarih tartışmalarının son 20 yılda popülerleşmesinde de önemli bir rol oynamıştı. Vefatının ardından milyonlarca insan onun ne kadar büyük bir entelektüel ve örnek bir aydın olduğunu belirten mesajlarla üzüntülerini dile getirdi. Öte yandan bu paylaşımlara tepki gösteren ve Ortaylı’nın entelektüel bir figür olarak bıraktığı mirası hayli sert şekilde eleştirenler de oldu. Bu bağlamda en dikkate değer itirazlar sol çevrelerden geldi. Pek çok sosyalist, Türkiye’nin son yarım asırda sürekli değişen siyasi ve kültürel ortamında Ortaylı’nın her daim rejimle uzlaşı içerisinde kalmaya özen gösterdiğini, mevcut iktidarı rahatsız edecek konularda açıkça tavır almaktan çoğu defa kaçındığını yazdı. Böyle davranan bir isme, kendi alanında ne kadar donanımlı olursa olsun aydın denemezdi. Aksine, belki tam da sahip olduğu bilgi ölçeğinde artan sorumluluğunu yerine getirmediği için, eleştiriyi daha da hak ederdi.

Bu yazının konusu söz konusu eleştirinin haklı olup olmadığını sorgulamak, İlber hocanın ardından onun yaşamının bir muhasebesini yapmak değil. Öncelikle böyle bir muhasebenin henüz zamanı olmadığını düşünüyorum. Dahası, bu değerlendirmeyi yapabilmek için hayatının ayrıntılarına da hâkim olmak gerekir. Ancak Ortaylı’nın ardından sosyal medyayı kaplayan veda mesajları ve bunlara karşı yöneltilen sınırlı sayıda itiraz bence çok anlamlı. Zira tüm bu yazılanlardan yola çıkarak Türkiye’deki önemli bir değişimin altını çizebileceğimiz kanaatindeyim.

Sözünü ettiğim eleştiriler Türkiye’de yakın bir zamana kadar yaygın kabul gören bir entelektüellik kavrayışına dayanıyor. Buna göre entelektüel, yalnızca bilgi sahibi olmak değildir. Bu insanların birikimleri oranında bir toplumsal sorumluluğu da vardır. Bu sorumluluk toplumu dönüştürmek için kolları sıvamayı ve iktidarların hışmına maruz kalmayı da gerektirir. Örneğin bir gazeteci halkı bilgilendirmek için yanmayı göze almalıdır. Tiyatrocu güldürürken düşündürmeli, edebiyatçı kalemini toplumun yararına kullanırken başına gelebileceklerden sakınmamalıdır. Keza akademisyen de salt kuramsal üretimle, yazıp çizmekle yetinemez. Hele ki sosyal bilimci için amaç teori ile pratiği birleştirmek, praxis üretmektir. Ülke tarihimiz, özellikle de yirminci yüzyıl boyunca hayatını bu çizgide yaşamış isimlerle dolu. Ülkenin her daim zorlu siyasi koşullarında bedel ödemek pahasına toplumsal tavır alan, darbenin en sert günlerinde Aydınlar Dilekçesi’ne öncülük edip imzalama cesareti gösterenler akla ilk gelen örneklerden.

İlber Ortaylı, İlber Ortaylı'nın
İlber Ortaylı’nın vefatı, entelektüellik ve toplumsal sorumluluk tartışmalarını yeniden gündeme getirdi. Doğancan Özsel yazdı| Praxis’in kaybı: Bir İlber Ortaylı yazısı.

İlber hoca elbette böyle bir isim değildi. İktidara yönelik eleştirileri ve itirazları vardı. Ancak cumhuriyet tarihinde benzeri görülmemiş bir otoriterleşme dalgası yaşanırken onun itirazları hep makuliyet sınırında kaldı. Dozu yükseltmemeye, ancak kendisine sorulunca yanıt vermeye özen gösterdi. Peki bu tavır kendi başına bir sorun ya da bir eksiklik mi? İktidara karşı açıktan ve aktif bir tutum almamış olması, onun önemli bir entelektüel olarak anılmasına engel mi?

Mesele işte tam da bu. Eski Türkiye’de Ortaylı’nın bu yaklaşımı, büyük bir aydın olarak uğurlanmasına muhtemelen engel teşkil ederdi. Oysa bugün kültür ve düşünce insanlarından beklentimiz değişti. İktidarın yıllardır adım adım ilerlettiği otoriterleşmeyi ülke için yaşamsal bir tehdit olarak görenler dahi, bu süreçte çok öne çıkmadan kendi işine odaklanan Ortaylı’yı benzersiz bir aydın olarak uğurlamakta beis görmüyor. Burada meseleye bir İlber Ortaylı tartışması gibi bakmak yerine, onun algılanış biçiminin gösterdiği toplumsal dönüşüme odaklanmak gerekir. Aydın ve entelektüel sıfatlarını hâlen kullanıyoruz elbette. Ancak bu kavramlar eskiye oranla daha farklı anlamlar ifade ediyor.

Söz konusu değişim bugünün kültür kodlarını anlama yolunda bize birkaç ipucu sağlıyor. Öncelikle bu, bireyciliğin kültürel yaşantımızda giderek daha büyük bir yer kapladığının göstergesi. Konumuz bakımından bunun anlamı, birey ve toplum arasındaki kavramsal ilişkinin zayıflaması. Bir diğer ifadeyle, kişisel niteliklerimiz ile sosyal sorunlara yaklaşım tarzımızı, birbirinden bağımsız iki olgu olarak kavrıyoruz. Bu modern zamanlara ait bir bakış açısı. Halbuki Devlet adlı eserinde Platon, iyi insan olmanın şartının iyi bir toplumsal düzende yaşamak olduğunu ifade ederken, ahlakın aslında kamusal bir yönü olduğunu vurguluyordu. Ona göre politik olan, etik olanın bir devamıydı. Öyle ki iyi insanın ne olduğunu anlamak için iyi bir kent-devleti modeline bakılabilirdi. Zira ünlü düşünüre göre iyi toplum, aslında iyi insanın genişletilmiş bir hâliydi. Bugün biz pek böyle düşünmüyoruz. Ülkede ne büyük adaletsizlikler yaşanırsa yaşansın, kimseye zararı dokunmaksızın kendi işini en mükemmel şekilde yapan insanların hayatını örnek bir hayat olarak niteliyoruz. Elbette toplumsal sorunları kendisine dert eden, kişisel konforu ve özgürlüğü pahasına ülkeyi ileri götürmeye çalışanlar hala var. Ancak onlarınki artık bir zorunluluk değil, bir tercih. Ve bu tercihi yapanların sayısı giderek azalıyor.

Öte yandan bilginin sosyal bağlam içerisindeki rolü de önemli ölçüde farklılaşmış durumda. Eskiden bilgi, toplumsal dönüşümü sağlamanın bir aracı olduğu ölçüde anlamlı kabul edilirdi. Marx’ın meşhur ifadesiyle, esas mesele dünyayı anlamak değil dönüştürmekti. Dönüşüme olan inancımızı artık büyük ölçüde yitirdik. Ufkumuz, kapitalist toplumun hayal gücü ile iyiden iyiye sınırlandı. İnsanlık durumunu bugünün dünyasıyla özdeş görüyor, topluma ve tarihe dair birikimimizi salt bir anlama aracı olarak kullanıyoruz. Dolayısıyla bilgi sahibi olmak, bizim nazarımızda eylem gerektiren bir şey değil. Entelektüel kavramının içini çok başka şekilde doldurmaya başlamamız biraz da bu dönüşümden geliyor. Entelektüelliğin beraberinde bir politik sorumluluk getirdiğine inanmıyoruz. Bilgi mutlak olarak eylemi gerektirmediği gibi, cehaletin ondan daha dinamik olabileceğini de düşünüyoruz. Hatta denebilir ki asıl korkumuz tam olarak bu. Çünkü bilgi şüpheye düşürürken, cehalet harekete geçiriyor. Siyasal ve hukuki sistemleri tam da bu hareketleri engellemek üzere kuruyoruz. Bu anlamda praxisin istisnai hale geldiği, büyük ölçüde siyasetsizleşmekte olan bir toplumsal çerçeveye doğru yol almaktayız.

Aşırı yüceltme

İlber hocanın vefatının ardından yükselen tepkilerden bir tanesi özellikle dikkat çekiciydi. Gazeteci Murat Bardakçı, vefat haberinin ardından bir veda yazısı kaleme aldı. Beraber yaptıkları sohbetleri anlattığı duygusal yazısını, “İlber keşke bu kadar gezmese, şu davet benim o konferans senin diyerek kapı kapı dolaşmasa (…) idi, eminim ikinci bir Bernard Lewis olur[du]” diyerek bitirdi. Çok yakın bir arkadaşı kaybetmenin acısı her satırından apaçık belli olan bu yazıya sosyal medyadan acayip tepkiler yükseldi. İnsanlar İlber Ortaylı’yı öylesine yüceltmişlerdi ki, hocanın en yakın arkadaşlarından birisinin ona yönelik bu cümlesi bile onları çileden çıkarmaya yetti.

Bu aşırı yüceltme ve beraberinde gelen korumacı tavır acaba bilgiye olan açlığımızın, bilge insanlara dönük hakiki ilgimizin ve daha çok öğrenme isteğimizin bir yansıması mı? Korkarım ki hayır. Bana öyle geliyor ki Ortaylı gibi figürlere yönelik en ufak eleştiriyi dahi hakaret kabul etme hali, aslında otoriter toplumlardaki anti-entelektüalizmin bir yansıması. Bilgili insanlara gösterilen abartılı saygı aynı zamanda bir mesafe koyma stratejisi çünkü. Bu insanları neredeyse insanüstü bir seviyeye çıkartarak, aslında bilgi ile aramıza da kategorik bir mesafe koymuş oluyoruz. Bilmek böylelikle bizim de bir sorumluluğumuz olmaktan çıkıyor. Bilge kabul ettiklerimizin yazdıklarını okumak, fikirlerini anlayıp onlar üzerine uzun uzadıya kafa yormak zorunda kalmıyoruz. Onlardan bizim adımıza düşünmesini ve bize doğruları söylemesini bekliyoruz. Bilen insana gösterdiğimiz hürmet ile entelektüel tembelliğimiz arasında bu bakımdan bir paralellik var. Entelektüellere yönelik yaklaşımımız, tıpkı evin en nadide köşesine duran ancak hiç okunmayan bir kutsal kitaba gösterilen saygı gibi. Aşırı saygımız, kendi gündelik yaşamımızla onlar arasında kurduğumuz kategorik farktan kaynaklanıyor. Entelektüel ile aramızdaki boşluk, onun bizi yönlendirdiği kültüre olan uzaklığımızı onaylıyor. Bir bakıma bu olağandışı saygı ile bilge insanları anormalleştirirken, kitaplardan uzak kendi yaşamımızı da normalleştirmiş oluyoruz.

Halbuki bir düşünürü, bir kültür insanını anmanın en güzel yolu onun geride bıraktığı eserleri okumak, fikirlerini kritik ederek bir şeyler öğrenmeye çalışmaktır. Biraz da bu yüzden, İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı’nı yeniden okumak üzere raftan indirdim. Yalnız içeriğinden değil, metodolojisinden de hem bir şeyler öğrenmeye hem de kritik etmeye çalışıyorum. Kuşkusuz İlber Ortaylı’nın tarihçiliği ve ülkenin kültür hayatına katkıları ile ilgili seminerler yakın zamanda düzenlenecek, anı kitapları yayınlanacaktır. Alanın yetkin tarihçileri, hocanın eserlerini ve çalışmalarını çok daha nitelikli biçimde eleştirerek bize yeni şeyler öğretecektir. Ancak daha şimdiden, vefatının ardından ortaya çıkan tabloyla da İlber Ortaylı’nın bize bir şeyleri gösterdiğini söylemek çok da yanlış olmaz. Anısına saygıyla

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.