Yener Orkunoğlu yazdı: İran analizlerinde liberal yanılsama ve gerçeklik

Batı merkezli liberal düşünce dünyası ve onun yerel temsilcileri, on yıllardır İran İslam Cumhuriyeti için “sonun başlangıcı” senaryoları yazıyor. Her protesto dalgasında, her ekonomik krizde veya her siyasi gerilimde “bu sefer tamam, rejim düşüyor” manşetleri atılıyor.

İran tarihi ve toplumu hakkındaki bilgilerime dayanarak, Batı merkezci düşüncenin bu tip analizlerinin gerçeklikten uzak olduğunu görüyorum. Batı medyasının etkisinde kalan bu tarz analizleri daha önce 12 günlük savaş döneminde kendi YouTube kanalında eleştirmiştim.

1. “Rejim” vs. “hükümet” terminolojisi ve oryantalizm

Batı merkezci düşüncenin, entelektüeller üzerindeki en belirgin göstergesi kullanılan dildir. Dil kullanımı sadece bir tercih değil, politik bir pozisyon alıştır. Batı medyasının İran için “rejim” ifadesini standartlaştırması, yapıyı “geçici, gayrimeşru ve her an yıkılmaya mahkum” bir aparat olarak kodlama çabasıdır. Bu, devletin bürokratik geleneğini, seçimli kurumlarını (ne kadar kısıtlı olursa olsun) ve toplumsal meşruiyet zeminini yok sayan bir “metodolojik körlük” yaratıyor. Bu körlük, Doğu toplumlarını Batı’nın gözleriyle gören oryantalist bakış açısından kaynaklanmaktadır.

Örneğin İran devleti için “İran rejimi” sözcükleri kullanılır. Fakat başka ülkeler için, “ABD yönetimi”, veya “ABD hükümeti”, “Fransız hükümeti” gibi deyimler kullanılmaktadır; fakat “ABD rejimi” veya “Fransız rejimi” denmemektedir.

ABD ve İsrail’in saldırması durumunda İran’ın hiç kimsenin beklemediği sürpriz bir direniş göstereceğini ileri sürmüştüm. Çünkü bilgi kaynaklarım, ana akım değil, Ortadoğu ve İran konusunda uzman olan insanların ileri sürdükleri ve akla yatkın argümanlarıdır.

Takvimler 2026’yı gösterirken, İran devlet aygıtı tüm iç ve dış sarsıntılara rağmen yerinde durmaya devam ediyor. Bu durum, analistlerin kötü niyetinden ziyade, İran’ın çok katmanlı toplumsal ve devlet yapısını anlamadaki metodolojik bir körlüğe ve “arzulananı gerçek sanma” yanılgısına işaret ediyor.

2. Sosyolojik katmanlaşma: “İki İran” gerçeği

Liberal analizlerin en büyük hatası, İran toplumunu homojen ve İran sistemine tamamen yabancılaşmış bir kitle olarak varsaymasıdır. Evet, İran’da özellikle büyük şehirlerde yaşayan, dünyayla entegre olmak isteyen ve kültürel kısıtlamalardan bunalmış bir kitle var. Ancak madalyonun diğer yüzünde; kırsal kesimde, muhafazakâr kasabalarda ve alt orta sınıflarda kök salmış, yönetimi “düzenin ve kimliğin teminatı” olarak gören milyonlarca insan bulunuyor.

İran devleti, 1979’dan bu yana sadece baskıyla değil, aynı zamanda devasa bir sosyal devlet mekanizması ve dini vakıflar aracılığıyla bu kitleyi sisteme eklemlemiş durumda. Bir köylü veya küçük esnaf için İran devleti, sadece ideoloji değil; sübvansiyonlu gıda, bedelsiz sağlık hizmetleri ve sosyal güvenlik demektir. Batılı bir liberal için sözde “özgürlük” en üst değerken, İran’ın taşrasında “ekmek ve güvenlik” önceliklidir. Bu kitlelerin sessizliği, sokağın gürültüsünden sosyolojik olarak daha belirleyicidir.

3. Bilimsel devrim ve beşeri sermaye gücü

Şimdi, pek çoğunuzun duymadığı bir gerçeğe gelelim: İran, son yirmi yılda dünyada bilimsel büyüme hızı en yüksek ülkelerden biri oldu. Akademik makale üretiminde dünya genelinde ilk 15 ülke arasındalar. Ama asıl çarpıcı olan mühendislik gücü!

Yıllık mezun sayısı baz alındığında İran; Rusya ve ABD gibi devlerle yarışarak dünyada beşinci sırada yer alıyor. Ve sıkı durun; UNESCO’nun raporlarına göre mühendislik fakültelerinden mezun olanların yaklaşık %60’ı kadındır. Hatta bazı dönemlerde bu oran %70’e çıkmıştır. Bu oran, dünya ortalamasının oldukça üzerindedir. Örneğin İran’daki kadın mühendis oranı, ABD’den yüksektir. Bu oran ABD’de ortalama olarak %25 civarındadır. Bu veriler, Batı’daki “ezilmiş Ortadoğu kadını” imajını yerle bir eden bilimsel bir gerçektir.

Fakat bir soruna dikkat çekmek gereklidir; İran’da mühendis fakültelerinden mezun olan kadınların orana %60 olmasına karşın, mezuniyet sonrası iş gücüne katılım oranları daha düşüktür ve % 20-25 bandında seyretmektedir.

İran kendi uydusunu fırlatabilen çok az sayıda ülkeden biridir. Nanoteknoloji alanında dünyada ilk 10’un içindeler. Kök hücre araştırmalarında öncü, radyoilaçlar ve karmaşık cerrahi robotlar üreten bir ülkeden bahsediyoruz.

Bu teknolojik kapasite, bir devletin beka kapasitesidir.

4. Güvenlik mimarisi ve ideolojik sadakat

Bir devletin yıkılması için güvenlik bürokrasisinin çözülmesi gerekir. Tunus ve Mısır’daki “Arap Baharı” süreçlerinde orduların saf değiştirmesi yönetimleri devirmişti. Ancak İran’da durum kökten farklıdır. Devrim Muhafızları Ordusu, sadece askeri birer yapı değil; ekonominin %30 ila %40’ını kontrol eden, ideolojik olarak sistemin bekasına yeminli devasa bir organizasyondur. Ayrıca Devrim Muhafızları’na bağlı paramiliter örgütler de bulunmaktadır.

Liberal akıl, bu yapıları sadece “paralı asker” veya “zorba” olarak görür. Oysa bu kurumların üyeleri için sistemin çöküşü, sadece bir iktidar kaybı değil, fiziksel bir yok oluş ve sahip oldukları tüm sosyal statünün buharlaşması demektir. Bu “beka kaygısı”, güvenlik birimlerini sisteme ölümüne sadık kılmaktadır. Sistem, kendi koruma ordusunu toplumun en sadık kesimlerinden devşirerek bir “çelik çekirdek” oluşturmuştur.

5. “Kaos korkusu” ve bölgesel hafıza

İran halkı, çevresindeki coğrafyada liberal demokrasi vaatlerinin neye dönüştüğünü canlı örneklerle izledi. Irak’ın işgali sonrası bitmeyen iç savaş, Suriye’nin harabeye dönmesi ve Libya’nın aşiretler arası bölünmüşlüğü İranlılar için birer korku filmidir. İran halkının büyük bir kısmı, yönetimden nefret etse dahi, devletin tamamen ortadan kalktığı ve dış müdahalenin başladığı bir senaryoyu “felaket” olarak görüyor.

Bu “istikrar arzusu”, değişime duyulan açlıktan daha baskın bir duygu haline gelmiş durumda. İranlılar, devlet çöktüğünde yerine İsveç tarzı bir demokrasinin değil, paramparça olmuş bir coğrafyanın geleceğinden endişe ediyorlar. Bu kolektif hafıza, emperyalist dış müdahaleler önündeki en büyük psikolojik barajdır.

6. Muhalefetin dağınıklığı ve güven sorunu

Dışarıdan bakıldığında İran muhalefeti çok sesli ve güçlü görünebilir. Ancak liberal analistler, yurtdışındaki muhalefetin (Halkın Mücahitleri, Monarşistler vb.) İran içindeki karşılığını abartmaktadır. Halkın Mücahitleri gibi gruplar, İran-Irak savaşı sırasında Saddam Hüseyin’in yanında yer aldıkları için halkın büyük çoğunluğu tarafından “hain” olarak görülmektedir. Monarşi yanlıları ise halkın bir kesimi için nostaljik bir anlam ifade etse de, kurumsal bir alternatif sunmaktan uzaktır.

İçerideki halk, “Gideni biliyoruz ama gelen kim olacak?” sorusuna yanıt bulamadığı sürece radikal bir kopuşa imza atmıyor. Alternatifsizlik, yönetimin en büyük can simididir.

7. “Direniş ekonomisi” ve yaptırımların ters tepmesi

Batı dünyası, ağır ekonomik yaptırımların halkı canından bezdirip isyana teşvik edeceğini savunur. Özellikle ABD Hazine Bakanlığı’nın, İran parasının küresel piyasalardaki değerini düşürmek ve döviz akışını tamamen felç etmek amacıyla gerçekleştirdiği doğrudan müdahaleler, bu stratejinin merkezinde yer almaktadır. Ancak bu finansal kuşatma, beklenen siyasi çöküş yerine farklı bir ekonomik gerçeklik doğurmuştur. İran, kırk yılı aşkın süredir bir “yaptırım ekonomisi” kültürü geliştirmiştir.

Devlet; kayıt dışı ekonomi, gri pazar ağları ve Çin gibi müttefiklerle kurduğu ticaret köprüleri sayesinde temel ihtiyaçları karşılamaya devam ediyor. ABD’nin para birimi üzerindeki manipülatif baskısı, kısa vadede enflasyonu tetiklese de uzun vadede İran’ı dışa bağımlılığı azaltan “direniş ekonomisi” modellerine ve yerel üretim kapasitesini zorlamaya itmiştir.

Daha da önemlisi, dış baskı çoğu zaman milliyetçi bir refleksi tetikliyor. Liberal dünya, yaptırımların halkı yönetime karşı kışkırtacağını beklerken; İran yönetimi, ekonomik zorlukların faturasını “dış güçlere” keserek kendi tabanını konsolide etmeyi başarıyor. Bu durum, “kuşatılmışlık psikolojisi” yaratarak toplumsal safların sıklaşmasına hizmet ediyor.

8. Bölgesel direniş ve milli onur faktörü

İran’ın ABD ve İsrail’e karşı sergilediği tavizsiz “direniş” hattı, sadece ideolojik bir tercih değil, halkın geniş kesimlerinde karşılık bulan derin bir anti-emperyalist damardır. Toplumun önemli bir kısmı, İran yönetimine yönelik eleştirilerine rağmen, Batı müdahalesine ve İsrail’in bölgesel genişlemeciliğine karşı devletin duruşunu bir “milli onur” meselesi olarak görüyor. Bu dışsal tehdit algısı, iç bölünmeleri perdeleyerek geniş kitlelerin devlet aygıtı etrafında bir “savunma refleksi” ile kenetlenmesini sağlıyor.

9. Yanılsamanın kaynağı: Dijital yankı odaları

Analistlerin düştüğü en büyük tuzaklardan biri de dijital medyadır. X (Twitter) veya Instagram üzerinden paylaşılan protesto videoları, sanki 90 milyonluk ülkenin tamamı sokaktaymış algısı yaratıyor. Ancak dijital dünya ile İran’ın fiziksel gerçekliği arasındaki makas oldukça geniştir. Batı dillerini konuşan, liberal değerleri savunan ve internete erişimi olan elit kesimin sesi dijital dünyada çok gür çıksa da, bu ses İran’ın sessiz çoğunluğunun gerçekliğini her zaman yansıtmıyor.

10. Yanılsamadan gerçekliğe dönüş

İran’ın yıkılacağını düşünenlerin temel yanılgısı, bir yönetimin meşruiyetini sadece “bireysel özgürlükler” üzerinden ölçmeleridir. Oysa İran devleti; devrimci tarih anlatısı, ekonomik ağlar, güvenlik aygıtı ve kaosa karşı istikrar vaadiyle çok daha karmaşık bir zemin üzerinde yükseliyor.

Gerçekliği görmezden gelen, sadece kendi yankı odalarındaki fısıltıları dinleyen her analiz, tarihin tozlu sayfalarında bir “yanılgı” olarak kalmaya mahkumdur. İran’ı anlamak için Tahran’ın lüks mahallelerinden çıkıp, Meşhed’in varoşlarına, İsfahan’ın çarşılarına ve devletin derin labirentlerine bakmak şarttır.

Sonuç özeti: Statükodan evrimsel dönüşüme

İran için öngörülen “ani çöküş” senaryoları, ülkenin sosyolojik derinliği ve direnç mimarisi karşısında geçerliliğini yitirmiştir. Ancak bu sarsılmazlık, statükonun aynen devam edeceği anlamına gelmez.

İran’da bir değişim kaçınılmaz olabilir, ancak bu değişim liberal teorilerin öngördüğü gibi bir gecede gerçekleşen bir “çöküş” şeklinde değil; kendi dokusuna uygun, sistemin iç dinamiklerini ve güç dengelerini yeniden tanımlayan hibrit ve evrimsel bir dönüşüm sürecine girmesi daha olası bir gelişmedir.

Mevcut ekonomik savaş ve bölgesel gerilimler, İran’ı içerideki yapısal tıkanıklıkları aşmak için evrimsel bir değişime zorlamaktadır. Batı’nın beklediği çöküşün aksine İran; radikal bir kopuşla değil, devlet aygıtının beka refleksiyle üreteceği bu zorunlu evrimle şekillenecektir. Uzun vadeli bir toplumsal dönüşüm mümkün olacaktır.

Özellikle teknokrat sınıfın etkisiyle toplumun evrilmesi şeklinde olacaktır. Uzun vadeli bir toplumsal dönüşüm ancak böyle mümkün olacaktır.

Sizce İran’ın bu bilimsel gücü, içerideki toplumsal dönüşümü nasıl etkileyecek? Teknoloji, ideolojiyi yenebilir mi? Yoksa ideoloji mi teknolojiye yön verecektir?

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.