Bugüne kadar, İran savaşı üzerine bir şeyler yazmakta tereddüt ettim. En önemli nedeni, ABD-İsrail saldırganlığı üzerine artık söylenecek bir şey kalmadığını düşünmemdi. Ayrıca, beğeniriz, beğenmeyiz bu konuda yeterince analiz, yorum yapıldı.
Çok şükür, sosyal medyadan uzak durduğum için İran konusunda oluşan taraflar ve saçmalıklardan da azadeyim. Ama bir noktadan sonra tümüyle uzak kalmak mümkün değil. O nedenle, öncelikle benim haberdar olabildiğim kadarıyla, bu taraflaşma üzerine bir şeyler söylemek gerekiyor. Sonra da bu konu üzerine yeterince tartışılmadığını düşündüğüm birkaç not düşeyim.

Aslında, İran savaşı üzerine ciddi bir taraflaşma söz konusu olmadı, farklı çevreler ABD-İsrail saldırganlığı karşısında ortak bir tepki duygusunu paylaştı gibi görünüyor. Yine de ‘laik kesim neden molla rejimine sahip çıkıyor?’ diye heyheylenen yok değil. Tabii ki, İran’a saldırı üzerinden, olayı emperyalizmle mücadele cephesine dönüştürmek akıl işi değil. Ancak, hedeflenen ‘molla rejimi’ olunca hak hukuk mefhumunu rafa kaldırmak için de başka bir fanatizmin ifadesi.
Diğer taraftan, mevcut yönetim bu konuda soğukkanlı ve dengeli bir tutum izlediği için, iktidarı destekleyen İslamcı çevrede zaman zaman öne çıkan mezhepçi İran karşıtlığı sesini soluğunu bir ölçüde kesmek zorunda kaldı. İkincisi, ortada açık bir saldırganlık varken, İran ve ABD arasında gerilim ne noktaya gelirse gelsin olayı ‘kayıkçı kavgası’ diye tanımlamakta ısrarlı sesler fena halde açığa çıktı. Gerçi hala, ‘Batı dünyasının Şiileri değil, Sünnilerle savaştığı gibi fantastik yorumlar yok değil’. Ama artık bu kadarını kaç kişi ciddiye alıyor bilemiyorum. Tarih bilgisi bir yana, gerçeklikle bağını tümüyle kopardıktan sonra her şeyi söylemek mümkün demekle yetineyim. Ama, Ortadoğu’da olan biteni mezhep çatışması olarak tanımlayan, yani ‘mezhepçileştiren’ yaklaşımlar, oryantalist olmanın ötesinde, bölgeye askeri müdahaleleri meşrulaştırma çabalarının ürünü olduğunu hatırlatmadan geçmeyeyim.

İran İslam devriminden bu yana, müslüman dünyada Batı karşıtı bir dalganın yükselmesi tehdidine karşı, bu olay Batı akademisi ve medyasında, mezhep çerçevesinde tanımlandı. Diğer taraftan, bu bakış açısı, Sünni bölge rejimlerinin Batı ile ittifakının meşrulaştırılması işlevi görüyordu. 2003 yılında Irak işgalinin beklenmedik şekilde bölgede İran etkisini artırması, yine ‘Şii hilali’, ‘Şii yayılmacılığı’ olarak takdim edildi.
1979 İran İslam Devrimi, Soğuk Savaş’ın sonlarına doğru bölge dengesinde büyük bir kırılma yaratmıştı. Devrimin, bölge açısından en önemli özelliği, bir molla rejimi kurulması değildi, bölge zaten Suudi Arabistan başta olmak üzere teokratik ve dahası monarşik ülkeler ile doluydu. Dahası, tam da bu yıllarda ABD/Batı ittifakı Afganistan’da ‘mücahit’ tabir edilen İslamcı savaş lordlarını destekliyordu. Dahası, Soğuk Savaş dönemi boyunca bu ülkeler Sovyet tehdidine karşı kıymetli ABD/Batı müttefikleri idi. İran İslam devriminin tehdit olarak tanımlanmasının nedeni, İran’ın Batı karşıtı bir misyonla kurulmuş olmasıydı.
İran’ın bölgenin Sünni ülkeleri için tehdit olarak görülmesinin nedeni de Şiiliği yaymak istemesi falan değildi. Aslında, İslam Devrimi Şiiliği öne çıkarsa bu denli önemli bir tehdit olarak görülmezdi. Tam tersine, Humeyni, mezhepler ötesi antiemperyalist bir İslam çağrısı yapıyordu, tehlikeli bulunan buydu. İran Şah döneminde de Şii idi, ama ABD müttefiki olan bölge ülkelerinin baş dostu idi. Mevcut rejimin, emperyalizm karşıtlığı maskesi altında Şii yayılmacılığı yaptığı iddiası da gerçekler ile örtüşmez. İran karşıtı bir propaganda söylemidir. Malum İran son ana kadar Sünni Hamas’ı destekliyordu.
Sakın yanlış anlaşılmasın, ‘İran antiemperyalist bir direniş merkezidir’ diye düşünenlerden değilim. Söylemek istediğim, İran ne teokrasi olduğu için, ne de Şii yayılmacısı olduğu için değil, Batı ittifakı dışında kalmakta ısrarı ve bölgede bu istikamette bir cephe oluşturmaya gayret etmiş olduğu için düşman ilan edilmişti.
Sonuçta, rejim İslami iddialı otoriter bir devlet yarattı ama benzer örneklerde olduğu gibi toplum mühendisliği başarılı olamadı ve rejim kendi içinde yozlaştı. Diğer taraftan, bölgede Batı karşıtı bir cephe kurmak adına izlediği dış politikanın siyasi, ekonomik ve toplumsal maliyeti giderek arttı. Böylece, rejime karşı hoşnutsuzluk da artmış oldu. Şimdi, bu durum da saldırgan güçler tarafından mevcut savaşın gerekçesi olarak pazarlanıyor. Ancak, bu tür gerekçeler ile savaş ve işgale meşruiyet kazandırma gayretleri halihazırda boşa çıkmış görünüyor. Tepesine bomba yağdırılan bir milletin rejime karşı ayaklanacağını varsaymak hesabı tutmadı.
Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısını egemen bir devlete karşı hukuk tanımazlık olarak görenlerin, ABD-İsrail’in İran’a saldırısına karşı ses çıkarmadığı malum. İspanya dışında, Batı dünyası bu saldırıya karşı çıkma cesareti gösteremedi veya zaten İran konusunda farklı düşünmüyorlardı. Avrupa Birliği başta olmak üzere İngiltere, Kanada gibi ikincil güçler bükemedikleri eli öpmeye devam ettiler. Ancak, İran savaşının gidişatı beklendiği gibi olmayınca, işler değişti. İran Hürmüz Boğazını kapattığı için enerji fiyatları artmasa, Körfez ülkeleri ateş hattında kalmasa el öpmeye devam edilecekti.
Bu vesile ile de bir kez daha görüldü ki, uluslararası düzen denilen şey ‘gücü gücüne yeten’ düzeni, hukuk, ilkeler, değerler değil, çıkar ittifakları işliyor. Dahası, mevcut dünya düzeninde çatışma ve savaşların birinci sorumlusu, ABD önderliğinde hala dünya talanı peşinde koşan güçlü Batı ittifakı.
Trump bu durumu aşikar hale getirmekten başka bir şey yapmadı. İran savaşına gelene kadar da yaptıkları yanına kar kaldı. Belli ki Trump da buna güvendi ve bu kez yanlış hesap yaptı. Benim ilk günden beri kanaatim budur. Ancak, bu yanlış hesabın bedelini yine saldırgandan çok saldırıya uğrayan İran ödeyecek. O nedenle, İran rejimine ilişkin görüşlerimiz ne olursa olsun ABD-İsrail saldırısına karşı çıkmakta tereddüt veya kem küm edemeyiz.
Diğer taraftan, bu vesile ile, çok tepki çekeceğini bildiğim halde, çok çetrefilli bir konuyu da hatırlatmak istiyorum.
Malum rejimin, dış siyasetine yön veren en önemli ideolojik vurgularından biri de İsrail devletini tanımamasıydı. Ancak işin bu kısmı biraz çetrefilli. Şöyle ki, bölgedeki diğer müslüman devletlerin çoğu da İsrail devleti ile dolaylı yoldan işbirliği yaparken, bu devleti resmen tanımayı reddeder ve/veya resmi ilişki kurmaktan kaçınır. Bu ikiyüzlülük, açıkça İsrail’i denize dökmekten söz eden, İran’a bölge çapında ‘moral üstünlük’ sağlamıştı ve bu husus diğer bölge ülkelerini fazlasıyla rahatsız ediyordu. Tam da bu nedenle, İran konusunda Sünni-Şii çatışmasını öne çıkarmak, ABD müttefiki bölge ülkelerinin işlerine geliyordu. Zira, Batı müttefiki Arap rejimleri bir yandan İsrail ile ABD üzerinden hısımlık ilişkisi içindeyken, diğer yandan antisemitizme varan bir İsrail düşmanlığını körüklemekten geri kalmıyordu. Dahası, sıklıkla İsrail düşmanlığı üzerinden siyasi meşruiyet ediniyorlardı. İran savaşından sonra dahi, bu iki yüzlülük zorlanmasına rağmen devam ediyor. İşin asıl ilginç yanı, ABD/Batı ittifakının da zamanında komünizmle mücadele adına, Müslüman ülkelerde antisemitik İslamcılığı desteklemiş olmasıdır.
Peki, ‘yani ne diyorsun hanım’ diyeceksiniz. Şunu söylüyorum; müslüman dünyanın ve münhasıran bölge ülkelerinin İsrail devletinin varlığını kabule yanaşmaması da bölgesel çatışmalar açısından önemli bir etken oldu. Mesele antiemperyalizm açısından, İsrail’in Batı ittifakının bölgedeki en önemli müttefiki olması ise, zaten pek çok Arap ülkesi de öyle. Özellikle Gazze katliamından sonra, İsrail’in nasıl bir devlet olduğu ortada. Ancak, ama bu devletin var olma hakkı, Müslüman devletler tarafından ayrıca yeniden gözden geçirilmesi gereken bir konu. İsrail bir koloni devleti de olsa, artık pek çok insanın anavatanı olmuş bir ülke, bu gerçeği yok saymak siyasi açıdan da insani açıdan da sorunlu bir yaklaşım. Dahası, bölge ülkeleri siyasi açıdan bu gerçeği çoktan kabul etmiş vaziyette. Bu konuyu aşikar biçimde düşünüp tartışmak yoluyla hiç olmazsa mevcut iki yüzlülük de son bulmuş olur. Bölgesel çatışmalar daha açık bir zeminde yatışma imkanı bulur. Diğer taraftan, İsrail içinde etrafını ateşe vermeye hevesli çevrelerin de uluslararası destekçilerinin de bahaneleri kalmaz.
ABD/Batı ittifakının, savaşlarla, iç savaşlarla, kukla rejimler aracılığıyla yapmak istediklerini engellemenin yolu toplumların barışı ile mümkün olur. Barış yanlısı İsrailliler ile dost olmak da bu toplumlar arası barışın vazgeçilmez şartıdır. Yoksa birileri Yahudi komplosu masalına uyup hayali düşmanlarla savaşırken, bu iş İsrail’deki yayılmacı savaşçılara yarar, geçmişte yaradı, yaramaya da devam ediyor. Netanyahu ve özellikle son koalisyon hükümetini iktidara getiren bu kısır döngüdür.
Sadece barışçıl, insancıl çözümden söz etmiyorum. Bu bölgede bitip tükenmek bilmeyen çatışma ve savaşların gerçekçi bir çözüme kavuşmasından söz ediyorum. Müslümanlar İsrail’in var oluş hakkını tanımadıkları sürece, tüm bölge ülkeleri, küresel çatışmaların oyun sahası olmaya devam edecek. ‘İsrail’i denize dökelim’ diyenler, bugüne kadar sadece bu oyunun devamını sağladıklarını artık görmeli.
‘Şimdi bunları söylemenin zamanı mı?’ diyenler çıkabilir. Ben tam da böyle zamanlarda bu çetrefil konuları gözden geçirmek lazım diye düşünüyorum.














