Yönetmen ve eski milletvekili Sırrı Süreyya Önder (1962-2025), yıllar önce şöyle demişti:
“La bu solcular size ne etti kardeşim? Bütün ağzını açan, beraber ve solo olarak, sola küfrediyor. Ne etmiş lan sol size? Bu memlekette hakkınızı savunmuş, yanınızda durmuş, canını vermiş, kanını vermiş, gık dememiş. Allah için bir gün intizar etmemiş. Ortada da kalmamış kardeşim. Soldan sağa say, sağdan sola say, sayımız belli. Bir gün de iktidar olmamışız. Lan nedir bu bütün kötülükleri sola ihale etmeniz?”

Türkiye’de şu an İrancıların durumu da tam olarak bu. Burada İrancı denilerek kastedilen şey, somut bir yapıdan ziyade, İran politikalarını Türkiye’de desteklediği düşünülen bir kesimi temsil ediyor. Varlığı bile tartışmalıyken, bütün kötülükler bu gruba ihale ediliyor. Cemaat liderlerinden yerli İslamcılara kadar herkesin dilinde bir İrancılar türküsü var. Yeni Orta Doğu analizcilerinden ergen YouTuber’lara kadar hep aynı durum. Bazen bütün kötülüklerin bir torbaya doldurulduğunu görüyoruz. Şu sıralar o torbanın adı İrancılar.
İrancılar diye bir şey var mı?
1979 İran Devrimi, 1789 Fransız Devrimi ve 1917 Rus Devrimi gibi, evrensel model oluşturup, kendini ihraç etme tutkusu yarattı. Bu anlamda, İran’a sempati besleyen insanların olmayacağını düşünmek saflık olur. Çünkü o dönem, İslamcıların merkezde olduğu bir devrim yapılması bütün Müslümanlar açısından önem taşıyordu.
Türkiye’de İrancılık meselesi, 28 Şubat sürecinde İslami hareketin üzerinden silindir gibi geçilmesinde kullanılmıştı. Fethullahçılar da devletin güvenlik bürokrasisinde en güçlü oldukları dönemde, neredeyse tüm İslamcıları bu kapsamda takibe almışlardı. En son İsrail-ABD ile İran arasındaki savaş, İrancılık tartışmalarını tekrar hortlattı. Peki şu an amaç ne?

Twitter analistleri sahnede
2010’lu yıllar, bütün Orta Doğu’nun Arap Baharı’na konsantre olduğu bir dönemdi. Suriyelilerin kitlesel göçü artınca Türkiye’deki gündem de hızlıca bölgeye kaymıştı. Bu dönemde oldukça duygusal ve heyecanlı bir Twitter kitlesi, bölgeyle ilgili analiz yapmaya başladı. Bu daha çok konforlu bir dijital aktivizm gibiydi.
Suriye’ye 900 km sınırı olan Türkiye’de bir tane bile Suriye uzmanı yoktu. Bu durum bölgeyi yüzyıllarca yönetmenin bir özgüveni miydi? Yoksa tamamen vizyonsuzluk muydu? Meydan boştu, buradan ekmek çıkacağını düşünenler oldu. Gerçekten de birçok işsiz insan bu alana yönelerek meslek edindi. Gazeteci, diplomat, akademisyen olan nice insan türedi.

İran karşıtlığı piyasası
Suriye’de 15 sene süren savaş, büyük insani dramlara yol açtı. Kıyıya vuran bebekler, bombalanan siviller, yerle bir olan şehirler, işkenceler, kadınların köle pazarlarında satılması, insanların diri diri yakılması, 10 milyon insanın yerinden yurdundan olması ve diğer yaşananlar. Bütün bu görüntüler teknolojik imkânlarla hızla yayıldı.
Yeni ortaya çıkan Orta Doğu analizcileri, bütün bu tabloyu İran’ın suçu olarak gösterdi. Hatta bu onları kesmedi, sanki Suriye’deki milyonlarca insana Türkiye’deki İrancılar zulmediyormuş gibi bir söylem tutturdular. Mezhepçi bir dil, milliyetçi bir nefret ve operasyonel bir tarzı birleştirdiler. Yeni edindikleri iş pozisyonlarını böyle korudular.
Öfkenin yönü değiştiriliyor
Türkiye, genç nüfusuyla dikkat çeken, potansiyeli yüksek bir ülke. Böyle olunca, genç kitleleri etkilemek önemli bir iş haline geliyor. Manipülatif ve provokatif söylemlerle, gençlerin genel anlamda milliyetçi ve mezhepçi bir söylem içerisine çekilmeye çalışıldığı ifade edilebilir. İrancılar olarak düşmanlaştırılan grup üzerinden bütün bu işleri yapmak kolaylaşıyor.
İlginç bir biçimde, genç insanların zihnine İran, Şiiler, İrancılar vb. şeylerin tehlikeleri sokulmaya çalışılıyor. Halbuki şu an Türkiye’de ortalama bir gencin geçinme, barınma, hayatını idame ettirme gibi çok daha temel problemleri var. Gençlerin buralarda biriken öfkesi, profesyonel bir yöntemle başka alanlara akıtılıyor, örneğin bu şu an İrancılar.

Zıt kutupların birleşmesi
Oldukça yüzeysel analizler var. Örneğin birçok sosyal medya paylaşımında, Türkiye’de çok sayıda İrancı olduğu, bunların asla küçümsenmemesi gerektiği vurgulanıyor. Öyle bir atmosfer oluşturuluyor ki, gelenekselci hoca Ebubekir Sifil ve muhalif gazeteci Bahar Feyzan gibi iki zıt kutup aynı cephede buluşuyor. Bu nasıl mümkün olabilir?
Halbuki şu an İsrail ve ABD’yi kim vursa dünya ona sempati besler. İster bunu ineğe tapan dindar bir grup yapsın, ister çay bardağına tapan bir mezhep yapsın. Fark etmez. İran’daki yönetimin, onların mezhebinin, geçmişte hangi suçlar işlediklerinin şu an bir önemi yok. Mevcut tabloda bir tarafta sapık Epsteincılar var, bir tarafta da direnen İran var.
Gerçek tehlikeyi yeniden hatırlayalım
İran’ın gücü sınırlıdır. Ancak İsrail ve ABD’nin gücünün ne olduğu kestirilemez. Dün Hiroşima ve Nagazaki’ye atom bombası atanlar, bugün Tahran ve Tebriz’e atom bombası atabilir. İsrail ile ABD’yi durduracak herhangi bir güç, herhangi bir ilke yok. Bunların yakın gelecekte İstanbul ve Ankara’yı bombalamayacaklarının bir garantisi de yok.
Böylesi bir atmosferde İran ve İrancılarla mı mücadele etmek gerekiyor? Yoksa küresel bir kabadayı olan ABD ve onun Orta Doğu’daki soykırımcı partneri İsrail’le mi? Gerçekçi olmak lazım. Şu an varlığı dahi tartışmalı İrancıları eleştirmek nasıl bir ahlaki ödevdir? Ya da bu kimlerin ajandасında yazılı bir görevdir?

Barış için işgale karşı
Bazen basit düşünmek gerekiyor. Komşunda bir yangın varsa, bu muhakkak sana da sıçrar. Nasıl ki Suriye’deki savaş Türkiye’yi derinden etkilediyse, İran’daki savaş da Türkiye’yi etkileyecek. Hem de bu sefer çok daha büyük etkileyecek. İran, 90 milyonluk nüfusu, ekonomisi ve doğal kaynakları itibarıyla bölgesel ve küresel anlamda önemli bir ülke. Bu açıdan İran’a karşı saldırgan tutum geliştirmek, yangına benzin taşımak, komşundaki yangını büyütmek gibi anlamlara geliyor.
Barışı savunmanın tam zamanı. 2003’te Irak’ın işgal edilmesine karşı çıkmak, Saddamcı olmak anlamına gelmiyordu. Bugün de İran’a yapılan saldırılara karşı çıkmak, oradaki yönetimi savunmak anlamına gelmez. Türkiye, İslamcı ve sosyalist hareketlerin ortaya koydukları iradenin de etkisiyle Irak’ın işgal edilmesine katılmamıştı. Ancak bugün böylesi sivil iradeler yok. Bunun en önemli sebeplerinden biri, insanları hayat tarzları üzerinden ayrıştıran yapay tartışmaların profesyonel bir biçimde sürekli gündemde tutulması. Bu süreçte İrancılık/İrancılar gibi bayat bir konunun tekrar ısıtılması, hâlâ kitleleri ayrıştırıp mobilize edebilmesi bakımından bir anlam ifade ediyor.














