Bugün ABD-İsrail ittifakı, şubat ayı sonunda başlattığı savaşla en kötü ihtimalle İran’da yönetim değişikliğini ya da mevcut yönetimi zayıflatmayı hedefliyor. Ancak ABD’nin hedefinin bunlarla sınırlı olmadığı da açık. Yani gittiği yere kadar. Konjonktür neye elverirse.
Son gelen haberler hem bizim hem bölge hem de dünya için pek iyi değil. ABD’nin İran’a hem diplomasi hem de askeri baskıyı eş zamanlı olarak artırıyor; bu Trump’ın her zamanki taktiği. Barıştan bahsederken ve İran tarafıyla temasa geçtiklerini ve pazarlıkların sürdüğünü söylerken bir taraftan da bölgeye hava indirme birlikleri gönderiyor. Trump’ın bu taktiği etik olmayabilir ama oldukça işlevsel.
Bakın ne işlere yarıyor:
- İran üzerinde Maksimum baskı kurmanın bir yolu olarak havuç sopa politikaları üretmek.
- Saldırılarına meşruiyet zemini sağlamak; bakın müzakere yaptım ama İran diplomasiden yana değil, savaştan yana, diyebilmek.
- Karşı tarafa müzakereler sürerken saldırıp sürpriz yapmak ve son ana kadar hareketsiz kalmasını sağlamak.
- Savaş için bölgesel ve uluslararası kamuoyunu hazırlamak.
- Diplomasi istemiyor ithamından kurtulmak.
Sonuçta her ne olursa olsun bu savaşı etik ya da etik dışı yöntemlerle de olsa bir şekilde kazanmak zorunda hissediyor. Zira mesele sadece “serseri”, asi ve laf dinlemeyen bir ülkenin ve müttefiklerinin yola getirilmesiyle sınırlı değil, aynı zamanda İsrail merkezli yeni bir bölgesel düzen kurulmaya çalışılıyor. Kaldı ki Trump kaybederse sadece bölgeyi kaybetmeyecek, ABD’nin çeyrek asır önce başlayan geri çekilmesi, Çin ve Rusya karşısındaki gerilemesi daha da derinleşecek, kronik bir hale dönüşecek. Bölgeye ilişkin bütün bir dizayn projeleri ve yeni savunma mimarisi yerle yeksan olacak. Kısacası bu, öyle sıradan bir mağlubiyet değil büyük bir kaybetme olacak.
Denilebilir ki yüzyıldır bölgede düzen zaten böyle, mekanizma zaten İsrail merkezli işliyor. Doğru olabilir ancak bölgenin dizaynı Batı açısından İsrail merkezli olsa da İsrail meşru bir aktör olarak kabul edilmediğinden gerçeklik kazanmamıştı. Ve bölgesel aktörler açısından İsrail merkezli bir bölge tasavvuru kabul edilemezdi. Şu an hedeflenen şey ise, boyun eğdirilmiş bir Arap bölgesinde İsrail’in her anlamda model olacağı, kimsenin buna itiraz etmeyi bile aklından geçirmeyeceği yeni bir bölgesel düzen.

Yeni bölgesel düzende İsrail’in konumu
Aslında ABD, İsrail’i de yanına alarak bildiğimiz Ortadoğu’nun sona ermesi ve yeni bir bölgesel düzen kurma, uzun süredir isteniyor ancak İran, kurulacak bölgesel düzende ciddi şekilde takoz oluşturacağından önce İran’ın tasfiyesi gerekiyordu. Zaten ABD’nin kaba gücünü bu denli yoğun bir şekilde kullanmasına bakmak aslında yeterli ama başka jeopolitik dinamikler de var.
İsrail, ABD’nin bölgesel projesinde merkezi bir yeri işgal ediyor bu açık. Nitekim Venezüella’nın, Devlet Başkanı Maduro kaçırıldıktan sonra ilk icraatından birinin İsrail’e petrol gemisi göndermek olduğunu akıldan çıkarmamalı.
İsrail, Washington’un dünyanın hayati damarlarını kontrol etmeyi, hatta erişimini Boğazlar ve Cebelitarık’a kadar uzatmayı hedeflediği projesinde anahtar konumunda. ABD’nin mevcut askeri operasyonlarının asıl hedefinin İran’ı sadece zayıflatmak değil, İsrail’i bölgenin tek ve tartışmasız askeri/ekonomik gücü haline getirmek olduğunu görmek gerekiyor.
Trump’ın “İsrail’in bölge üzerinde tam kontrol sahibi olmasını Kitab-ı Mukaddes’ten gelen bir hak olarak gören bir diplomatik dil benimsiyor, Arap ülkeleri artık İsrail’in rakipleri değil, İsrail merkezli bir güvenlik mimarisinin alt bileşenleri veya lojistik sağlayıcıları olarak kurgulanıyor. İsrail merkezli projenin en somut ayağı, Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru (IMEC) gibi projelerin askeri güçle tahkim edilmesi. Öte yandan savaşın bir diğer hedefinin de Hürmüz, Babülmendep ve Süveyş gibi stratejik geçiş noktalarını kontrol ederek, bu yolları İsrail’in güvenliğine ve ekonomik çıkarlarına hizmet edecek şekilde “yeniden tanımlamak” olduğunu da söylemek mümkün. İran’ın yenilgisi, Körfez’in ve bildiğimiz Ortadoğu’nun geleceğini Amerikan ve Siyonist bir hegemonya altına sokacağı kesin.
İran yeni planı alt üst edebilecek mi?
New York Times’ın sızdırdığı habere göre, Mossad Direktörü David Barnea, teşkilatın kaynaklarını İran ve çevresindeki müttefik güçleri yıkmaya yönelik planlara yönlendirmiş durumda. Bu proje, bölgedeki “ulusal devletlerin” zayıflatılarak İsrail’in çevresinde küçük, birbirleriyle çatışan yapılar bırakılmasını öngörüyor. Bir başka ifadeyle amaç bölgesel kaosa bir son vermek değil, kaosu ABD tarafından yönetilebilir ve kendi çıkarlarına hizmet eder bir noktaya getirmeye çalışıyor.
ABD’nin bölgedeki büyükelçilik ve diplomatik kanallar üzerinden yaptığı açıklamalar, İsrail’in sadece Filistin topraklarında değil, tüm Ortadoğu’da bir “güvenlik otoritesi” olarak tanınmasını dayatma arayışında olduğunu gösteriyor. Bu, Riyad, Doha, Abu Dabi Arap başkentlerinin savunma politikalarını Washington ve Tel Aviv’e tam bağımlı hale getirme projesinden başka bir şey değil.
Ancak, İran’ın gösterdiği beklenmeyen performans, bütün planları alt üst eder nitelikte.
Tahran, “füze sel baskını” taktiğinden “hassas vuruşlar” kullanımına geçti; artık tek bir füze yaygın bir yıkım yaratma kapasitesine sahip. Tahran’ın 12 Gün Savaşı’ndan sonra geliştirdiği hava savunma sistemiyle hayalet uçakları hedef almayı başarmasının ardından, bu uçaklar artık eskisi kadar etkili değil. Sahadaki gerçekler ile resmi İsrail anlatısı arasındaki makas Siyonist hükümetin İsrail kayıplarının açıklanmasını kısıtlayan katı bir askeri sansür uygulaması nedeniyle önemli ölçüde açıldı.
Dolayısıyla operasyon sahası enerji geçişi ve güvenliği için küresel bir tehdide dönüştü. Burada kritik bir ilke yatıyor: Amerika stratejik hedeflerine ulaşamadığında, sadece savaşı kaybetmekle kalmaz, aynı zamanda çatışma ve daha geniş uluslararası sistem içindeki konumunu yeniden tanımlamak zorunda kalır.
Condoleezza Rice tarafından “yeni bir Ortadoğu’nun doğum sancıları” olarak nitelendirilen Temmuz 2006 savaşı, hedeflerine ulaşamamıştı. Mevcut savaşın ise aynı vizyonu gerçekleştirmeyi amaçladığı görülüyor.
Bölgesel güçlerin dönüşü ve stratejik dengeler
İran, 20 yılı aşkın süredir hazırlığını yaptığı “asimetrik ve yeraltı savaşı” stratejisiyle ABD ve İsrail’in askeri üstünlüğünü bütünüyle alt etmiş değil elbette ama psikolojik bir darbe indirmiş durumda. Hürmüz Boğazı üzerindeki hakimiyeti ve Amerikan üslerini etkisiz hale getirme kapasitesiyle Tahran, küresel ekonominin ve bölge güvenliğinin vazgeçilmez kilidi haline gelmiş görünüyor. Şayet, bu savaştan ABD-İsrail ikilisi başırılı çıkamazsa, ABD dizaynı eski bölgesel çökerken Türkiye, Mısır ve İran’ın yükselen bölgesel aktörler olarak bölgenin geleceğinde önemli rol oynayacak ülkeler olarak öne çıkacaktır. Şubat 2026 sonrası bildiğimiz Ortadoğu’nun ve Batı Asya’nın artık eski statükoya dönmeyeceğini, bölgenin geleceğinin küresel başkentlerde değil; Ankara, Tahran ve Kahire arasındaki stratejik ortaklık ve tarihsel ağırlık merkezleri tarafından tayin edileceğini ilan ediyor.














