İnsan, tabiatı gereği merak eden, anlam arayan ve sorduğu sorularla kendi varlığını inşa eden bir varlıktır. Felsefe, bu arayışın en derin, en köklü ve en cesur hâlidir. Sokrates’in Agora’daki o sarsıcı “Kendini bil” daveti, aslında insanlığa kendi iç dünyasına dönüş davetidir. İnsan, felsefe sayesinde sadece fiziksel dünyada yer kaplayan bir nesne olmadığını, bilincin, sorgulamanın ve değer üretmenin bir öznesi olduğunu anlar. Felsefe, insanın hayata fırlatılmışlığına karşı hayatı anlamlandırma çabasıdır aynı zamanda. Descartes’ın şüphesi, insan aklının kendi varlığını kanıtlamak için attığı temellendirici bir adımdır. Bu, insanı alelade olandan ayırıp düşüncenin özgür alanına taşır.
Albert Camus’ün dediği gibi, hayatın anlamsızlığına rağmen felsefe, insanı bu anlamsızlık içinde bile yaşanmaya değer bir “anlam” yaratmaya zorlar. İnsan, düşündükçe özgürleşir, sorguladıkça kendi hakikatini bulur. İnsan, düşünmeye ve konuşmaya başladığı ilk günden bu yana kendisini anlamak için konuştu, düşündü ve yazdı. Her söz ve düşünce, varlığın karanlığına atılmış bir taş gibiydi. Fakat taş hiç dibe ulaşmadı maalesef. Sadece yankılandı, çoğaldı, biçim değiştirdi. Belki de insanın trajedisi tam burada duruyor: kendini tanıma çabasının hiç tamamlanamayacağı gerçeğinde…

Bugün dünya hızla dönerken insan kendi merkezinden uzaklaştı. Bilgi arttı ama anlam azaldı. İletişim ağları çoğaldı, ancak insanların birbirine dokunuşu ve diyaloğu neredeyse yok olmakla yüz yüze… İnsan, kendini tanıdığını sanıyor; oysa sadece kendi yanılsamasına bakıyor. Bu yanılsama, varlığın değil çağın kimliğini taşıyor bugün maalesef. İnsan artık “kimim” sorusuna değil, “nasılım” sorusuna cevap arıyor. Bu durum varlığı değil, görünürlüğü ve hastalıklı narsizmi ve hasedi besliyor. Fakat düşünmek hâlâ bir direniş biçimidir. Sessizce oturmak, kendi içinden geçip kendine ulaşmaya çalışmak… Bu çağın en devrimci eylemi budur belki de. Çünkü düşünmek, kendine yabancılaşan insanı yeniden fark ettirir. İnsan düşünerek yavaşlar; yavaşladıkça derinleşir, derinleştiğinde ise yüzeysel tüm kimlikler, süslenmiş tüm maskeler ve sahte yanılsamalar anlamını yitirir ve yerine öze dönüş yolculuğu başlar… Varoluş, sahip olmaktan değil, farkına varmaktan doğar. Bir insanın bilinci, elindeki nesnelerle değil, anlamını kavrayabildiği ilişkilerle genişler. Bu nedenle insanın görevi, biriktirmek değil, fark etmektir. Her fark ediş bir uyanıştır; her uyanış, bir sorumluluk, yeni anlamlar ve eylemlerdir. Kapitalist modernite çağı, insanı hızın ve hırsın esiri yaptı. Hız ve hırs yüzeyin biçimidir; derinliği yok eder. Düşünce zaman ister; ama çağ, hızlı ve hırslı olanı över günümüzde maalesef. Bu yüzden farkında olmadan insan, kendini sürekli varoluşsal anlam hikâyesinin dışındaki meşguliyetin içinde tüketiyor. Oysa amaçsız ve anlamsız meşguliyet, düşüncenin düşmanıdır. Yalnız kalabilme yetisi, insanın en temel erdemidir. Çünkü yalnızlık, insanın kendisiyle sahiciliğiyle yüzleştiren ve kendi içinden geçen bir aynadır. O aynada insan hakikatiyle karşılaşır — ve bu karşılaşma her zaman sarsıcıdır ne yazık ki… Bazen yaşarken de insan anavatanına, yani yalnızlığına seyahat etmelidir.

Umut, sevgi ve öze dönüş
Büyük filozofların ve ölümsüzleşen peygamberlerin bütün hikâyelerinde inziva, yani yalnızlık hikâyeleri vardır. İlk Mezopotamya bilgesi Şuruppak’tan Zerdüşt’e, Krişna’dan Buda’ya, Musa’dan İsa’ya, Hazreti Muhammed’den El Kindi’ye, Mevlâna’ya ve Nesimî’den Pir Sultan Abdal’a kadar bütün peygamberlerin ve bilginlerin hikâyelerinde yalnızlık ve inziva süreçlerine denk gelmek mümkündür. Bu örnekler yalnızca Doğu kaynaklı yaşanmış hikâyelerdir. Benzer deneyimler Batı’da da yaşanmıştır. Daha Sokrates, Hypatia, Bruno ve Galileo hikâyelerini listeye eklemiş değilim. Kimileri dağlarda, kimileri ormanlarda ve mağaralarda bu süreçleri yaşamıştır. İnziva, Alevilerin tanımıyla insanın kendini dara çekme sürecidir. Kötülüklerini yargılama ve infaz etme eylemidir. Nefsiyle ve içindeki yabani taraflarla mücadele etme hâlidir. Bu süreçler ızdıraplı ve kimi zaman akıl sınırlarını zorlayan deneyimlerdir. Hakikatin parçası olmanın bir bedeli vardır. Bu yollara girip tökezleyen ve tamamen çıldıranlar da olmuştur. Nietzsche’nin Alp Dağları’nın bir parçası olan Sils Maria eteklerindeki inzivası da onun çıldırmasına ve kliniğe kapatılmasına neden olmuştur. Nietzsche’nin deyimiyle “baca temizliği” evreleri her zaman zordur. Kirden ve kötülüklerden arınmak elbette kolay değildir.
Günlük hayatımızda karşımıza, kendilerini yeryüzü tanrıları gören ancak yeryüzü şeytanlarına dönüşen kişiler çıkabiliyor. Bunlar bazen siyasetçi kılığında, bazen de şeyh, âlim, gazeteci, profesör, yazar, patron, sosyal medya fenomeni, cemaat ve tarikat lideri, bazen de suç örgütü lideri ya da farklı meslek gruplarından patolojik narsistler olabiliyor. Her ne kadar güçlü olmasalar da hayatlarımızı etkileyecek bir etkiye sahip olabiliyorlar maalesef. Zaman zaman bu güruhların örgütlü kötülüklerine karşı pes edebiliyor ve teslim olabiliyoruz. Onlar güçlerini kötülükten alıyor ama geri kalanlar güçlerini hakikatten alıyor. Bu yüzden onların örgütlü kötülüklerine karşı cesur ve kararlı bir şekilde mücadele etmek ve yüzleşmek önemlidir. Unutmayalım; cesaret bulaşıcıdır…

Hakikat, konforla bağdaşmaz. İnsan, hakikati öğrendikçe banal konforunu kaybeder; ama varoluşsal öyküsünün anlamını bulur. Kendi kıymetli hayatını yukarıda belirttiğim kimselerin insafına terk etmemiş olur… Bu yüzden felsefe, sadece bir düşünme etkinliği değil, aynı zamanda bir cesarettir. Cesaret, hakikatin sunduğu belirsizliğe tahammül edebilme gücüdür ve kötülere ve kötülüklere karşı mücadele etmek için kararlı duruştur. Umut, bu noktada bir duygudan ziyade bir tür bilinçle tezahür etmesi mümkündür. Kör bir iyimserlik değil, dünyada yaşanan kötülüklere rağmen anlamı koruma duruşudur. Umut, bilgece bir direniştir. Çünkü insan, anlamsızlığın ortasında bile anlam üretme yetisine sahiptir. Homo sapiens düşünür, ama asıl insan anlam kurandır. Sevgi, bu anlamda insanın kendini aşma biçimidir. Bilgi bize dünyayı açıklar; sevgi, dünyayı mümkün kılar. Birini anlamak, onun acısını kendi bilincine taşımaktır. Sevgi, empatiyi geçer; varlığın sınırlarını esnetir. Ve insan, bir başkasını anladığında kendini keşfeder. Etik, bu keşfin toplumsal biçimidir. Bir insanın vicdanı evrensel bir seslenişe sahip olduğunda ahlâk doğar. Gerçek etik, yasa korkusuyla değil, anlam bilinciyle yaşanır. Yani insan, “doğru olanı” yaptığı için değil, “anlamlı olanı” gördüğü için eyleme geçmelidir. Fakat kapitalist modernite çağı, anlamı faydayla karıştırdı. Maddi verimlilik, insanın Tanrı’sı hâline geldi. Artık “doğru” değil, “işe yarar” olan kutsandı. Oysa her yararlı olan iyi değildir; her üretken olan değerli değildir. Bütün trajediler, yararlılığın anlamın önüne geçmesinden doğar. Bu nedenle çağımıza karşı en büyük itiraz öze dönüştür. Diğer milyonlarca canlıdan farklı olan özelliğimiz, yani düşünmeye yönelmek ve düşünceleri çoğaltmak… Bir insan yeniden düşünebildiğinde, yeniden hissedebilir. Yeniden hissettiğinde, yeniden sevebilir. Ve yeniden sevdiğinde, yeniden insan olur. İnsan, sadece var olan bir canlı değildir; varlığı anlamlandıran bir bilinçtir. Bu fark, onun bütün evrendeki ayrıcalığını belirler. Ama aynı zamanda yükünü de. Çünkü bilmek, sorumluluk doğurur. Her bilen, bildiğinin hesabını vermekle yükümlüdür. Bu gizli yasa, insanın ontolojik mesuliyetidir. Yine de insan kusurludur — fakat bu kusur bir eksiklik değil, yaratıcı bir potansiyeldir. Kusursuzluk durağandır; kusur, ilerlemenin kaynağıdır. İnsan, kırıldıkça derinleşir, yanıldıkça bilgeleşir. Bu yüzden varoluş, bir “tamlık” değil, bir “oluş” sürecidir. İnsanlık, henüz tamamlanmamış bir cümledir. Her kuşak, o cümleye bir kelime ekler. Kimileri onu eksiltir, kimileri derinleştirir. Ama cümle sürmektedir. Yazılmaya devam ediyoruz. Yalnızlık, çağımızın laneti olarak değil, bilincin sınavı olarak görülmelidir. Bir insan yalnızken yıkılmaz — kendini bulduğu ölçüde yeniden kurulur. Çünkü anlam, ancak sessizlikte belirir. Gürültüde çok ses vardır ama hakikat yoktur. Hakikat, en sade olanda gizlidir. Ben bu yazıyı bir çağrı olarak değil, bir hatırlatma olarak yazıyorum. Unuttuklarımızı hatırlamak için. Düşünmeyi, yavaşlamayı, duymayı, sevmeyi hatırlamak için. İnsan, doğanın bir parçasıdır ama ondan üstün değildir. İnsanın merkeziyeti, yalnızca bilincindedir; bu bilinç onu sorumlu kılar. Bir ağaçtan, bir hayvandan, bir nehirden üstün değiliz. Ancak onları anlamaya mecburuz. Çünkü anlamak, varlığın ortak dilini kurmaktır. Bu yüzden yazım, bir çağrı değil, bir öneridir: Hızdan anlamlılığa, tüketimden farkındalığa, gürültüden sessiz düşünmeye doğru bir geçiş önerisi. Sartre’nin dediği gibi: “İnsan olmak, yeniden başlamanın bilincinde olmaktır.” Her sabah, her yenilgi, her pişmanlık bir başlangıçtır.

Not ve ithaf
Yukarıda haset konusuna değinmişim, ancak üzerinde fazla durmadım. Haset oldukça önemli bir konu bence. Merhum gazeteci Sevim Gözay’ın 7-8 yıl önce Medyascope’ta İlker Küçükparlak ile yaptığı son derece dolu dolu ve etkileyici programda İlker Küçükparlak şöyle bir tespitte bulunmuştu: “Haset en fazla haset edeni yakar.” Bu tespit kesinlikle isabetliydi. O programı bulup izlemenizi öneririm. Sevgili Sevim Gözay’ı bu vesileyle bir kez daha rahmetle anıyorum. Medyascope’ta uzun süre önemli konuklarla önemli konuları tartıştılar. Önemli bir medya emekçisi olarak, kısa ömrüne medya dünyasında unutulmaz ve değerli katkılarda bulundu. Bu yazıyı sevgili Sevim Gözay’a ithaf ediyorum.














