İSTANBUL (Medyascope, Orient XXI, Çev. Ümit Doğan) – 7 Ekim 2023’ün ertesi gününden beri İsrail, birçok cephede savaş yürütmeye devam ediyor: Filistin, Lübnan, Suriye, İran ve Yemen. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ise hızlıca “savunma” söyleminden, “Ortadoğu’nun haritasını yeniden çizme” yönündeki açık bir hedefe geçti. Ama bunu meşrulaştırmak için her zaman yeni bir düşman yaratmak gerekiyor.

Sylvain Cypel – 23 Mart 2026

İsrail: Süper Sparta olmayı sürdürmek
İsrail: Süper Sparta olmayı sürdürmek

Yakın zamanda yaşanan bu olay, görece gözden kaçtı. Bu olayın kendisi tuhaf görünebilir, ancak İsrail siyasal elitleri ve toplumunun büyük çoğunluğunun neye dönüştüğünü anlamak açısından çok şey anlatıyor. Haziran 2021 ile Haziran 2022 arasında başbakanlık yapan Naftali Bennett, aşırı milliyetçi ve dindar bir siyasetçi. Ancak bakanlar Itamar Ben Gvir ve Betzalel Smotrich’in mesihçi çizgisine katılmış değil. Sekiz ay sonra yapılması planlanan (eğer öne alınmazsa) gelecek parlamento seçimleri öncesinde, birleştirici bir profil oluşturmaya ve böylece Başbakan Binyamin Netanyahu’ya karşı en iyi alternatif olmaya çalışıyor. Peki, farklılığını göstermek isteyen biri İsrail’de nasıl bir duruş sergileyebilir? Cüretkâr bir ifadeyle, papadan daha katolik olarak. Yani günümüz koşullarında, Netanyahu’dan bile daha şahin bir tavır sergileyerek.

Naftali Bennett İsrail’in mutlaka yürütmesi gereken ve bir sonraki varoluşsal savaşın ne olacağını buldu. Binyamin Netanyahu İran’daki savaşın “birkaç hafta süreceğini” öngörürken, ABD Başkanı Donald Trump da tam tersine bu savaşın “oldukça çabuk sona ereceğini”1 iddia etti. Naftali Bennet ise İsrail’i ziyaret eden bir grup ABD’li Yahudi önderinin önünde “Yeni bir tehdit ortaya çıkıyor: Türkiye. Ve bunu yüksek sesle söylüyorum, Türkiye yeni İran’dır” dedi. Recep Tayyip Erdoğan hakkında da değerlendirmede bulunan Bennett, “İsrail’i kuşatmaya çalışan sofistike ve tehlikeli bir adamdır. Ülkesi (Türkiye), Suudi Arabistan ile nükleer silaha sahip Pakistan’ı içeren, İsrail’e karşı düşmanca bir Sünni eksenini bir araya getirecek yeni bir ittifakın kurulmasını planlıyor”2 diye konuştu.

Netanyahu bu duruma karşılık vermeyi gerekli görmedi. El Cezire ise Bennett’e daha saygılı bir şekilde yaklaşarak şu başlığı attı: “İsrail şimdiden yeni bir bölgesel düşman arıyor.”3 Ya bu söylenenler aslında mantıklıysa? İbrahim Anlaşmaları’nın yarattığı coşkunun ardından 7 Ekim 2023’teki terör saldırısı, ardından Gazze ve Gazzelilerin tamamen yok edilmesi, Lübnan ve İran’da yürütülen savaşların ardından şimdi de yeni bir varoluşsal tehdit ortaya çıkıyor: “Müslüman Kardeşler’in birleştirici gücü olduğu, nefret edilen Sünnilerin koalisyonunun geri dönüşü”, şeklinde açıklıyor Bennett. Bunun hızla farkına varılması gerekiyor. 

İlk günden itibaren süreç askerileşmeye başladı

Gerçekte ise İsrail her zaman yakın bir “varoluşsal tehdide” ihtiyaç duydu. Filistin’in Siyonist işgalinden günümüze uzanan tarihi, doğrusal olmasa da en azından neredeyse kesintisiz bir askeri çatışmalar dizisinden ibaret. Bu çatışmaların tek bir özelliği var: Her zaman varoluşsaldır. Bu yüzden, modası geçmiş uluslararası hukuk ne derse desin, her zaman “önleyici” olarak hareket etmek gerekir.

İlk iki alyot (Alya kelimesinin çoğulu olan alyot, yani Avrupa’dan Filistin’e gelen Yahudi göçmenlerin art arda gerçekleşen bu “göç dalgaları”) 1881 ila 1914 yılları arasında yaşandı. Bu tarihten itibaren, yerleşimcilerin toprak üzerindeki hakimiyetlerini genişletmek ve güçlendirmek amacıyla milis güçleri kurulmaya başlandı. Ancak bu milisler, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra egemen gücün Osmanlılar’dan İngilizlere geçmesiyle birlikte büyük bir ivme kazandı.

Haganah (Savunma; İbranice) 1920’de kuruldu. Bu milis yapılar ve diğer daha küçük milis yapıları -bugün hâlâ İsrailli çocuklara öğretildiği gibi- “Yahudilere yönelik saldırılardan kendilerini savunmak” ile sınırlı değildi. Onların amacı, toprağı kademeli olarak ele geçirerek Yishuv’un (Filistin’deki Yahudi yerleşimcilerin topluluğunun İbranice adı) hakimiyetini genişletmekti. Örneğin kibbutzlar (İsrail’de ortak mülkiyet ve komün yaşamına dayalı tarımsal topluluk) sadece sosyalizmin adacıkları değil; aynı zamanda ve her şeyden önce toprağı ele geçirmek için kullanılan silahlı bir araç.

“Temel nokta, ordunun İsrail’de kısa sürede dokunulmaz bir statüye ulaştığını anlamak.”

Siyonist projenin bu militarizasyonu neredeyse ortaya çıktığı andan itibaren mevcuttu ve bu durum bir daha değişmeyecekti. 1936’da Filistinliler İngiliz işgalcilere karşı büyük Arap ayaklanmasını başlattıklarında, Haganah birlikleri son derece korkunç olan bu baskı sürecinde yardımcı güçler olarak görev yaptı. Kısa süre sonra bir İngiliz subayı olan Orde Wingate, Haganah’a görevlendirildi ve üyelerinin askeri eğitimini geliştirmek için çalıştı. Ve bu üyeler özellikle Special Nights Squads (Özel Gece Mangaları) “isyan bastırma” tekniklerini öğrendi. İşte burada Yishuv, gelecekteki ordusunun ilk temellerini attı.

On yıl sonra, Birleşik Krallık Filistin’den çekildi. 1947’de başlayan ve Nakba’yı (Arapça: felaket) tetikleyen toprak işgali çatışmalarının ardından Yishuv güçleri, yerel Filistinli milislerle ya da Suriye ve Transürdün’den (Mâverâ-yi Ürdün) gelen milislerle karşı karşıya geldi. 15 Mayıs 1948’de İsrail Devleti’nin kurulması resmiyet kazandı ve sonrasında Arap devletleri İsrail’e saldırdı. 11 gün sonra, İsrail ordusunun (İbranice kısaltması Tsahal, İsrail Savunma Kuvvetleri) kurulması resmîleştirildi.

Ordu kültü

O günden bu yana bu devlet, küçük ya da büyük ölçekli sürekli bir savaş halinde oldu. 1950’lerde ise Nakba’da her şeylerini kaybeden ve çoğu sadece topraklarına ve mallarına ne olduğunu öğrenmek isteyen Filistinliler olan “sızıntılara”4 karşı verilen mücadeleyle geçti. Bu yıllarda aynı zamanda, Mısır Cumhurbaşkanı Cemal Abdül Nasır’ı devirmek amacıyla 1956’da Fransa-İngiltere ortak saldırısına (Süveyş Savaşı) katılım gibi sınır içinde veya dışında operasyonlar düzenlendi. Bu operasyonların neredeyse tamamı katliamlarla sonuçlandı. En bilineni, 1956’da Kafr Kassem Köyü’nde İsrail’deki Filistinli azınlığa karşı işlenen katliam.

1960’lar ise bölgesel genişleme, Batı Şeria’nın, Suriye’deki Golan Platosu’nun ve Mısır’daki Gazze ile Sina Yarımadası’nın ele geçirilmesiyle geçen yıllardı. Daha önceden ülkenin en hayranlık duyulan kurumu olarak görülen ordu, Süveyş Kanalı boyunca uzun bir “yıpratma savaşına” girmesine rağmen, o dönemde eşi benzeri görülmemiş bir hayranlığın nesnesi haline geldi. 1970’lerde, 1973 Ekim Savaşı’nın ilk üç gününde İsrail’in ilk büyük askeri başarısızlığı yaşanması sonrasında, İsrail lehine çarpıcı bir güç dengesi değişimi izledi.

İsrailli Yahudi toplumu, büyük çoğunluğuyla her zaman ebedi kurban rolünü üstlenmeyi, gözlerini kapatmayı ve kulaklarını tıkamayı tercih etti.”

Bu savaş listesini, özellikle de 1978’den günümüze kadar Lübnan’da gerçekleştirilen sayısız askeri operasyonlar dahil uzatarak devam ettirebiliriz. Önemli olan, ordunun İsrail’de kısa sürede dokunulmaz bir statüye ulaştığını anlamak; sahip olduğu popülerlik ve her koşulda tartışmasız bir cezasızlığı garanti etmek.

“Tsahal, dünyadaki en ahlaklı ordudur.” Tamamen sansürlenmiş bilgilerin de yardımıyla bu iddia, ordunun işlediği savaş suçlarının gerçekliğini gizlemeye hizmet ediyor. Çeşitli savaşlarda işlenen, sivillerin veya silahsız askerlerin katledilmesine ilişkin hiçbir şey kamuoyuna açıklanmadı: Tabii ki 1948’de ve şimdi onlarca katliamın yaşandığı biliyoruz. Aynı şekilde 1956’da Gazze’de sözde fedailere karşı işlenen katliam ya da 1967’de Sina Yarımadası’nda yakalanan ve öldürülen, bazıları diri diri yakılan onlarca -ya da daha büyük olasılıkla yüzlerce- Mısırlı askerlerin katliamı. Askeri sansür, bilgilerin yayılmasını engelledi ve Hasbara yani devlet propagandası, her şeyi yakından takip etti. Aslında, bilmek isteyenler öğrenebiliyordu. Ancak İsrailli Yahudi toplumunun büyük çoğunluğu her zaman ebedi kurban statüsünü üstlenmeyi, gözlerini kapatmayı ve kulaklarını tıkamayı tercih etti.

Devleti olan bir ordu

Buna karşın 1950’lerde ve 1960’larda, subay okullarına kabul edilmeyen -ne yazık!- kibbutzlardan bir ya da iki gencin intihar etmesi nadir bir durum değildi. Ordu, olmazsa olmazdı. 1960’lardan 2000’lere kadar İsrail hükümetlerinin yarısı emekli generallerden oluşuyordu. Başbakanların isimleri İzak Rabin, Ehud Barak veya Ariel Şaron’du; ikisi eski Genelkurmay Başkanı, biri de İsrail ordusunun simgesi. Savunma bakanları genellikle eski Genelkurmay başkanlarıydı ve generaller diğer birçok bakanlıkta da yer alıyordu. Devletin bir ordusu yoktu, ordunun bir devleti vardı. Ama ne yazık ki bu duruma hayıflanan az sayıda İsrailli mevcuttur.

Zamanla bu ordu önemli değişiklikler kaydetti. Bir yandan, son 20 yılda toplumda ve orduda Mesihçiliğin yükselişi nedeniyle, yani hiçbir şeyin ve hiç kimsenin Tanrı’nın üstünde olamayacağına dair inanç nedeniyle, yavaş yavaş itibarının bir kısmını kaybetti. Öte yandan hem operasyonel hem de ticari kapasitesi açısından büyük ölçüde güçlendi. Bu küçük devlet olan İsrail, 10 milyondan biraz fazla nüfusa sahip olmasına rağmen, 650 bin kişilik bir orduya (profesyonel subaylar, askere alınanlar ve yedek askerler ile birlikte) sahipti; bu oran dünyada eşsizdir. Karşılaştırmak gerekirse, Fransa 69 milyon nüfusa karşılık 200 binden biraz fazla askere sahiptir. İsrail ayrıca birkaç on yılda, kendisini dünya silah ve savunma sanayisinde sekizinci sıraya taşıyan bir askerî-sanayi kompleksi kurmuştur.

İşte bu yüzden bugün İsrail kamuoyunda çelişkili davranışlar görülüyor. Kitleler ister Filistinli, Lübnanlı, Yemenli Husi ya da İranlı olsun “düşmana” yönelik her saldırıda sevinç çığlıkları atıyor. Ölen kişinin devam eden çatışmalarda aktif bir taraf mı olduğu yoksa sıradan bir vatandaş mı olduğu önemli değil. Ancak aynı zamanda ordunun imajı, 7 Ekim 2023’teki büyük başarısızlığı ve Netanyahu’nun bu imajı düzeltmek için hiçbir şey yapmaması -aksine tam tersini yapması- nedeniyle bozuldu. Netanyahu için bu başarısızlığın sorumluluğunu sadece orduya ve iç güvenlik birimlerine yüklemeye devam etmek; 7 Ekim 2023’e yol açan görmezden gelme konusunda kendi sorumluluklarına ilişkin bir soruşturma komisyonunun verebileceği felaket niteliğindeki bir karardan kurtulmak için tek çare. Bu karar onun siyasi kariyerine son verecek, daha da kötüsü siyasi imajını sonsuza dek lekeleyecektir.

Güç ile kendi düzenini dayatmak

7 Ekim 2023’ten beri Netanyahu, yarınlara dair yaygın endişeler ile her şeye kadir olma hissi arasında gidip gelen İsrailli Yahudi toplumu karşısında yolunu bulmaya çalışıyor. Bir gün orduyu yerden yere vuruyor, şu ya da bu güvenlik yetkilisinin görevden alınmasını talep ediyor. Ertesi gün ise, Lübnan, Suriye ve başka yerlerde fethedilen her yeni toprak parçasının başarısını kendine mâl ederek, sayısız “başarısını” öne çıkarıyor ve böylece daha da görkemli bir geleceğin habercisi oluyor.

Bariz yorgunluk belirtilerine, artan yaşam maliyetine ve ülkeyi terk eden vatandaş sayısındaki sürekli artışa rağmen halkın büyük çoğunluğu onu desteklemeye devam ediyor. Netanyahu, savaş devam ettiği sürece bu desteği korumayı umuyor. Anketler göre vatandaşların büyük bir kısmının gözünde İsrail’i önde gelen bir bölgesel güç haline getiren kişi olmaya devam ediyor. Ortadoğu’da ona kim karşı koyabilir? Karar verdiğinde harekete geçmesini kim engellemeye cesaret edebilir? Bir gün “Ortadoğu’nun çehresini yeniden çizeceğini” ilan ediyor, başka bir gün ise birliklerini Güney Lübnan’da tutacağını söylüyor. Resmî “ateşkese” rağmen İsrail bombaları Gazze’ye düşmeye devam ederken, destekçileri de sevinç çığlıkları atmaya devam ediyor. Netanyahu ne isterse onu yapıyor ve hayranları ona inanmak istiyor.

Sparta, Atina veya Roma’nın yaptığı gibi, insanlığa ‘medeniyet’  olarak nitelendirilebilecek hiçbir miras bırakmadan ortadan kayboldu.

İsrail’i Sparta ile karşılaştırmak eski bir gelenektir. Bu karşılaştırma genellikle İsrail Devleti’ne yönelik sert bir eleştiriyi yansıtmaktadır. Ancak Netanyahu tam tersine bu benzetmeyi sahiplenmiştir. 15 Eylül 2025’te, İsrailli yatırımcılar ve ekonomi yetkililerinden oluşan bir dinleyici kitlesi önünde, ülkesini bir “Süper Sparta”  haline getirmeyi amaçladığını açıklamıştır.5 Sparta’nın ne olduğunu gerçekten biliyor mu, bilmiyoruz. Sparta aşırı derecede militarize edilmiş ve derin eşitsizliklerin hüküm sürdüğü, katı bir düzenin ve demokrasinin tamamen yokluğunun hakim olduğu bir şehirdi. Ancak Sparta’nın, Atina veya Roma’nın yaptığı gibi insanlığa “medeniyet” olarak nitelendirilebilecek hiçbir miras bırakmadan ortadan kaybolduğunu çok iyi bilmeli. Öyleyse neden Sparta’yı İsrail’in simgesi haline getiriyor? Çünkü asıl mesele başka bir düzlemde yatıyor. Sparta bir markadır. MÖ 5. ve 4. yüzyıllarda, Atina dahil tüm düşmanlarını yenerek imparatorluğunu Yunanistan’dan Pers’e kadar genişleten küçük bir şehirdir. Kılıcıyla tüm çevresine düzenini dayatarak hüküm sürmek, bir           “Süper Sparta” olmak, onun taraftarlarının hoşuna gidecek bir semboldür.

Naftali Bennett muhtemelen kendi kendine şöyle demiştir:

“Tabii ya, bu çok mantıklı! Netanyahu’dan daha iyi bir iş çıkarmak için, neden Türkiye’ye de savaş açmayalım ki? Sonra da yeni hedefler bulana kadar Pakistan’la ilgileniriz.”


KAYNAKÇA

1- Neri Zilber et James Shotter, “Israel expects weeks-long war against Iran”, Financial Times, 8 Mart 2026.

2- “L’ancien Premier ministre israélien Naftali Bennett affirme que ‘la Turquie est le nouvel Iran”, AllSides News, 4 Mart 2026.

3- Ibid

4- 1949-56 yılları arasında, Filistinli’lerin İsrail’e « gizlice » girmesi anlamına gelen kavram. 

5- The Marker et Jonathan Lis, “‘We are Super-Sparta’: Netanyahu says Israel faces isolation, must shift to self-reliance”, Haaretz, 15 Eylül 2025.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.