ABD ve İsrail’in başlattığı İran savaşı bir ayı geride bıraktı. Savaş ilerledikçe ve Trump yönetimi, İsrail’in güdümüyle girdiği bu savaştan istediği “zafer”i elde edemedikçe, devasa ölçekteki küresel ekonomik maliyetlerle birlikte savaş bütünüyle Trump’ın ayağına dolanmış durumda.
Savaşın önümüzdeki günlerde ve haftalarda nereye evrileceği belirsizliğini korusa da, mevcut hâliyle Trump’a çıkardığı maliyetler hem dünya kamuoyu hem de ABD iç kamuoyu açısından son derece görünür bir hâl aldı. Keza, bu hafta açıklanan iki önemli anket de Trump açısından oldukça vahim bir tabloyu gözler önüne seriyor.
Trump’ın anketlerde yaşadığı büyük şok
ABD siyaseti açısından en güvenilir ve en çok referans gösterilen periyodik anketlerden biri olan Reuters/Ipsos’un son verilerine göre Trump’ın onay oranı %36’ya gerileyerek ikinci başkanlık döneminin en düşük seviyesine indi. Benzer şekilde ABD halkının yalnızca %35’i İran’a yönelik saldırıları desteklerken, %61’i karşı çıkıyor.
Bu anketin belki de en çarpıcı bulgusu, İran savaşının küresel enerji piyasalarını alt üst etmesiyle birlikte yarattığı ekonomik sonuçların doğrudan kamuoyu algısına yansımış olması. Trump’ın ekonomiyi yönetme performansına verilen destek dramatik biçimde düşerek %29’a kadar gerilemiş ve bu oran iki başkanlık dönemi içindeki en düşük seviye.

Öte yandan Trump’a yakınlığıyla bilinen Fox News’in yayımladığı ankette de benzer bir tablo ortaya çıktı -ki sanırım bu veriler Trump’ın asabını daha da bozmuştur. Bu ankete göre seçmenlerin %64’ü Trump’ın İran savaşındaki performansını onaylamıyor, %58’i ise ABD’nin İran’a yönelik askeri müdahalesine karşı çıkıyor. Savaşın gidişatına ilişkin olarak da seçmenlerin çoğunluğu (%52) işlerin kötüye gittiğini düşünüyor.
Bu verilerin ne anlama geldiğini ve kasım ayındaki ara seçimler öncesinde Trump ve Cumhuriyetçiler açısından nasıl bir tablo ortaya koyduğunu, Toplum ve Siyaset’in bu haftaki bölümünde University of Washington’dan siyaset bilimci Dr. Aslı Cansunar ile ele aldık; izlemenizi öneririm.

Trump’ın bu ara seçimlere hayati bir önem atfettiğini biliyoruz. Zaten aylardır Venezuela operasyonundan İran savaşına uzanan dış politika hamlelerinin bu seçimlerle doğrudan bağlantılı olduğunu yazılarımda vurguluyorum. Nitekim Trump da ocak ayında Cumhuriyetçi Kongre üyelerine yaptığı bir konuşmada, “Kasım seçimlerine iyi çalışın, çünkü kaybedersek Demokratlar beni azleder” minvalinde dert yanmış ve açık bir uyarıda bulunmuştu.
Bu seçimleri bir tür hayat memat meselesi olarak gören Trump ve Trumpçılar, aylardır dünya gündeminin merkezine yerleşen hoyrat, sert ve şiddet dozu yüksek hamlelerin -ve herkesi yakan kocaman bir savaş başlatmanın- yanı sıra, Kasım seçimlerini kazanmak için yasal ve siyasal gücü zorlayarak seçimi kendi lehlerine çevirmeye yönelik bir dizi tartışmalı düzenlemeyi hayata geçirmek için yoğun bir çaba içinde. Şimdi gelin, Trump’ın ve onun çizgisindeki Cumhuriyetçi elitlerin kasım seçimleri ve sonrası için kurguladıkları “seçim mühendisliğine” bakalım.
SAVE Yasası: “Bu yasa geçerse Demokratlar yıllarca kazanamaz”
ABD’de son dönemde seçim mühendisliği (ya da isterseniz seçim kumpasları da diyebilirsiniz) tartışmalarının merkezine yerleşen düzenlemelerden biri de Safeguard American Voter Eligibility Act (Seçmen Uygunluğunu Güvence Altına Alma Yasası), kısa adıyla “SAVE Act”. Cumhuriyetçilerin öncülüğünde gündeme getirilen bu yasa tasarısı, kağıt üzerinde seçimlerin bütünlüğünü korumayı ve vatandaş olmayanların oy kullanmasını engellemeyi amaçlıyor gibi görünse de, içerdiği düzenlemeler itibarıyla seçmen erişimini ciddi biçimde daraltabilecek yeni bir Cumhuriyetçi stratejiyi çerçeveliyor.
SAVE Act’in temel hedefi, federal seçimlerde oy kullanabilmek için vatandaşlığın resmî belgelerle kanıtlanmasını zorunlu hâle getirmek. Bu kapsamda seçmen kaydı sırasında pasaport ya da doğum belgesi gibi doğrudan vatandaşlık kanıtı sunulması gerekiyor; ehliyet gibi yaygın kullanılan belgeler ise artık yeterli sayılmıyor. Dahası, yalnızca ilk kayıt değil, adres değişikliği gibi rutin güncellemeler dahi yeniden belge sunma yükümlülüğü doğuruyor.
Mevcut sistemde seçmenler vatandaş olduklarını beyan ederek kaydolabiliyor ve yanlış beyanda bulunmak ciddi cezai yaptırımlara tabi. SAVE Act, bu sistemi fiilen ortadan kaldırarak süreci daha bürokratik, daha maliyetli ve dolayısıyla daha dışlayıcı hâle getirme niyetinde. Bu da özellikle düşük gelirli gruplar, azınlıklar, gençler, yaşlılar ve belge uyumsuzluğu yaşayan kadınlar açısından oy kullanmayı zorlaştırabilecek bir mekanizma yaratıyor. Dolayısıyla, her ne kadar iki partinin de seçmen kitlesini içeren geniş bir etki alanı olsa da bu düzenlemenin açık hedefi kuşkusuz, Demokrat Parti’nin yoksul ve kırılgan seçmen grupları ve bu grupların yoğun bir şekilde yaşadığı kritik büyük eyaletler.
SAVE Act’in siyasi serüveni de en az içeriği kadar dikkat çekici. Tasarı ilk olarak 2025 başında Kongre’ye sunuldu ve aynı yıl Temsilciler Meclisi’nden geçti; ancak Senato’da gerekli çoğunluğu sağlayamadığı için tıkandı. Buna rağmen geri çekilmedi ve 2026’da “SAVE America Act” adıyla yeniden gündeme getirildi. Bu süreklilik, Cumhuriyetçi Parti içinde sistematik biçimde sürdürülen bir seçim mühendisliği hattı olduğunu açıkça gösteriyor. Ancak burada kritik olan yalnızca yasanın geçip geçmeyeceği değil, Trump’ın bu tasarıyı nasıl konumlandırdığı.
Son aylarda SAVE Act, Trump’ın en öncelikli siyasi hedeflerinden birine dönüşmüş durumda. Şubat ayında Kongre’ye açık çağrı yaparak yasanın derhal geçirilmesini istedi; İran savaşı sürecinde ise işi şantaja dönüştürerek “SAVE Act geçmeden hiçbir yasayı imzalamam” noktasına kadar taşıdı. Trump bu yasayı yalnızca teknik bir seçim düzenlemesi olarak değil, aynı zamanda bir “ulusal güvenlik meselesi” olarak çerçeveliyor ve İç Güvenlik Bakanlığı (DHS) bütçesiyle ilişkilendirerek siyasi pazarlık konusu haline getiriyor. Daha da önemlisi, Senato’daki “filibuster” kuralının kaldırılması çağrısında bulunuyor. Filibuster, Senato’da azınlığın yasaları bloke edebilmesini sağlayan ve çoğu düzenleme için 60 oy barajı yaratan kritik bir mekanizma. Trump’ın hedefi bu eşiği fiilen ortadan kaldırarak, basit çoğunlukla bu tür tartışmalı seçim yasalarını (ve daha bir dizi yasayı) Senato’dan geçirebilmek.
Yani mesele yalnızca bir yasa değil; Trump’ın seçim kurallarını değiştirmek için önündeki kurumsal frenleri -Senato dengeleri, uzlaşma zorunluluğu ve azınlık hakları gibi mekanizmaları- aşma çabası. Nitekim bu ısrarının arkasındaki motivasyonu ise bir konuşmasında -tüm Trump açıklığıyla- şu şekilde ifade etti: “Bu yasa geçerse Demokratlar yıllarca kazanamaz.”
Yüksek Mahkeme’deki “postayla oy kullanma” tartışması
ABD’de seçim sisteminin kritik unsurlarından biri olan postayla oy kullanma, özellikle son yıllarda siyasi mücadelenin merkezine yerleşmiş durumda. Postayla oy kullanma sisteminin temel mantığı aslında oldukça basit: Seçmenler oy pusulalarını posta yoluyla gönderiyor ve birçok eyalette bu oylar, seçim gününe kadar postaya verilmiş olmaları şartıyla, seçim gününden sonra ulaşsalar bile geçerli sayılıyor. Bu uygulama özellikle yaşlılar, kırsal bölgelerde yaşayanlar, askerler ve öğrenciler için hayati bir erişim mekanizması.
Tam da bu nedenle postayla oy kullanma uzun süredir Trump’ın ve Cumhuriyetçilerin hedefinde. 2020’den bu yana sistematik biçimde “hileye açık” olduğu iddiası dillendirilse de, bu iddiayı destekleyen güçlü bir veri bulunmuyor. Buna rağmen bu söylem, zamanla hukuki müdahalelerin zeminini oluşturdu. Bu noktada kritik aktör ABD Yüksek Mahkemesi. Hukuki tartışmanın da merkezinde yukarıda bahsettiğimiz “grace period” uygulaması var: Yani oy pusulası seçim gününden sonra ulaşsa bile, zamanında postaya verildiyse sayılması. Cumhuriyetçi Ulusal Komitesi bu uygulamayı hedef alıyor ve iptali için baskı kuruyor. İstedikleri de oyların yalnızca postaya verilmiş olması değil, seçim gününden önce seçim yetkililerine ulaşmış olması. Yani zamansal bir ek kısıtlama yaratarak spesifik bir seçmen grubunun oylarını geçersiz kılmak. Eğer Yüksek Mahkeme bu yönde karar verirse, zamanında gönderilmiş yüz binlerce oyun geçersiz sayılması söz konusu olabilir. Analistlere göre yine bu durum en çok marjinalize edilmiş toplulukları, yaşlıları, kırsal seçmenleri, askerleri ve öğrencileri etkileme potansiyeline sahip. Üstelik Demokrat seçmenlerin postayla oy kullanma eğiliminin daha yüksek olduğu düşünüldüğünde, bu tür bir müdahale doğrudan siyasi sonuç üretme potansiyeli taşıyor.
Bu tabloyu daha kritik hâle getiren ise ABD Yüksek Mahkemesi’nin mevcut ideolojik dengesi: Muhafazakâr yargıçlar açık çoğunluğa sahip. Dolayısıyla mesele yalnızca teknik bir seçim prosedürü değil, seçim kurallarının yargı eliyle yeniden yazılması anlamına gelecek.
Kadim seçim mühendisliği aracı yeniden sahnede: Gerrymandering
ABD siyasetinin en eski ve en etkili araçlarından biri olan “gerrymandering”, 2026 ara seçimleri öncesinde yeniden merkezî bir mücadele alanına dönüşmüş durumda. Seçim bölgelerinin iktidar partisinin lehine olacak şekilde yeniden çizilmesi anlamına gelen bu yöntem, özellikle Cumhuriyetçiler tarafından son dönemde daha agresif biçimde kullanılıyor.
Son iki yıl içinde birçok eyalette bu süreç doğrudan hukuki krizlere yol açtı. Alabama ve Louisiana eyaletlerinde federal mahkemeler, çizilen haritaların siyah seçmenlerin temsil gücünü sistematik biçimde zayıflattığı ve Seçmen Hakları Yasası’nı ihlal ettiği gerekçesiyle yeniden çizilmesine hükmetti. Benzer tartışmalar Georgia ve Ohio gibi eyaletlerde de devam ediyor. Bu kararlar, Cumhuriyetçilerin çizdiği haritaların yalnızca teknik değil, aynı zamanda açık biçimde siyasi ve demografik mühendislik içerdiğini ortaya koyuyor.
En dikkat çekici örneklerden biri ise Teksas Eyaleti. Texas’ta Cumhuriyetçilerin 2021’de çizdiği seçim haritaları hâlâ yoğun bir hukuki ve siyasi tartışmanın merkezinde. Eyaletteki nüfus artışının neredeyse tamamı Latin ve siyah seçmenlerden gelmesine rağmen, yeni haritalar bu grupların temsilini artırmadı. Bu nedenle Adalet Bakanlığı ve çeşitli sivil toplum örgütleri haritaların Seçmen Hakları Yasası’nı ihlal ettiği gerekçesiyle dava açmış durumda. Süreç hâlâ devam ederken, Trump ve Cumhuriyetçiler bu haritaları savunmayı sürdürüyor. Hatta Trump’ın da açık desteğini alan Cumhuriyetçi yönetim, eyalette Cumhuriyetçilere ek sandalye kazandıracak yeni bir haritayı zorlamaya devam ediyor. Tüm bu gelişmeler doğrultusunda 2025 boyunca ve 2026’nın geçtiğimiz aylarında bu harita girişimleri ciddi siyasi krizlere yol açtı ve Demokrat vekiller süreci bloke etmek için eyaleti terk ederek oylamayı düşürmeye çalıştı.
Sandıktan korkutmak: Ceberrut ICE polisini sandıklarda görevlendirme niyeti
ABD’de son aylarda ICE (Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Birimi) operasyonlarının yarattığı sert güvenlik atmosferi hâlâ tazeyken, Cumhuriyetçiler şimdi bu yaklaşımı seçim sürecine taşımayı tartışıyor. Trumpçıların gündeme getirdiği öneriyse ICE görevlilerinin sandık çevresinde bulunması. Gerekçe ise tanıdık: “Vatandaş olmayanların oy kullanmasını engellemek.”
Ancak New York Times’ın verileri bu iddianın son derece zayıf olduğunu gösteriyor. Son 40 yılda ABD’de vatandaş olmayanların oy kullandığı vakalar %0.0001’in bile altında. Yani ortada yaygın bir sorun yokken, buna yönelik sert bir “güvenlik çözümü” öneriliyor. Hatta daha doğrusu seçim mahalini silahlı polislerin gölgesinde sert ve tedirgin bir atmosfere sokmak.
Nitekim buradaki asıl mesele bu polis baskısının yaratacağı caydırıcı etki. Oy hakkı olan birçok seçmen—özellikle Latin kökenli seçmenler, göçmen kökenliler ve karma statülü aileler—sandık çevresinde ICE varlığını doğrudan bir tehdit olarak algılayabilir. Bu da hukuken var olan oy hakkının fiilen kullanılmaması anlamına gelir. Hatta Türkiye’de de defalarca tartıştığımız gibi, özgür ve adil seçimlerin en temel koşulu olan seçmenin bağımsız ve baskıdan uzak biçimde oy kullanabilme hürriyetine doğrudan halel getirecek bir uygulama.
Tüm bunları üst üste koyduğumuzda, bizim için hiç de yabancı olmayan türlü otoriter uygulamaların; anayasanın ve yasaların siyasi iktidar eliyle eğilip bükülmesinin, seçimi kazanmak adına hiçbir kural ve sınır tanımama duruşunun ve bu minvaldeki çok kesif ve hoyrat örneklerin, dışarıda dünyayı alt üst etmekten geri durmayan Trump ve şürekası tarafından tüm sertliği ve tazyikiyle ortaya koyulduğunu acı bir şekilde görüyoruz. Tüm bunları koltuğu ve egosu uğruna gözünü kırpmadan yapan Trump, kasım seçimlerine kalan sekiz aylık sürede daha neler yapar? Ve hepimizi bıktırdığı kadar korkutan şu soruyla bitireyim: Bu sınır tanımazlık daha nereye kadar gidecek?














