Gürkan Çakıroğlu yazdı: İmralı’dan Hürmüz’e yakın çağın sonu

Evet; Türkler ve Kürtler, 1789 Fransız Devrimi ile başlayan yakın çağı kapatmaya azmediyorlar. Bu, büyük bir iddiadır. Ama hem olanlar hem de olacak olanlar bu iddianın hakkının verildiğini doğrulamaktadır. Zira İran’ı, onu her daim isyanları ile korkutan ve teyakkuzda tutan Türkler; Türkiye’yi ise onu her daim isyanları ile korkutan ve teyakkuzda tutan Kürtler ayakta tutuyor. İroni veya trajedi değil bu, hakikat bu. Revizyonistlerin partisi Likud’un Balkanizasyon politikası ile Büyük Orta Doğu Projesi’ni (BOP) hayata geçirerek sağlamak istediği dünya hakimiyeti hayalleri, önce İmralı Adası’nın sert kayalıklarına çarparak abandone oldu, şimdi ise Hürmüz Boğazı’nın dar geçidinde alabora olmamak için çırpınıyor. Onu toprağa gömmek ise Ankara’ya düşüyor. Lakin Ankara ne yapıyor? Riyad Bildirisi gibi bir rezilliğe imza atarak özünü ve tarihini inkâr etme gafletine düşüyor.

Osmanlı, “hasta adam” zamanlarında bile hamle yapmaktan veya sözünü söylemekten bu denli aciz değildi. Türkiye; kuruldu kurulalı, olduğunu zannettiği ya da olduğunu iddia ettiği ülke değil. Neden? Korku, kibir ve kompleksin esareti altında Türkiye de ondan. Dışarıda büyük bir savaşı kazanmak için, öncelikle içeride büyük bir barışı sağlamış olmanız gerekir. İnsanları, fikirlerden çok duygular birleştirir ve toplumsal barışı da bu duygudaşlık sağlar. Ve maalesef Türkiye, birlikte geçirilen bin yıla ve geride bırakılan bir asra rağmen bu duygudaşlığı hâlâ daha sağlayabilmiş değil. 22 Ekim ve 27 Şubat bu anlamda iki önemli kilometre taşı; ilki niyet, ikincisi teori ortaya koydu. Ama kâfi gelmedi, gelemez. Zira niyet murada yetmez, teori ise tek başına bir şey ifade etmez. İddianın hakkını verebilmek ve hedefe varabilmek için irade, cesaret ve kudret gerekir. Bunları gösterebilecek mi Türkiye? Türkiye’ye liderlik edebilecek mi Tayyip Erdoğan?

erdoğan bahçeli öcalan
İmralı’dan Hürmüz’e yakın çağın sonu

Türkiye yüzyılı, yüz yılın en büyük iddiasıdır. BOP’un hem rakibi hem de panzehridir. Başarılması halinde dünya için yeni bir çağın başlangıcı demektir. Bu nedenle de yerel olduğu kadar aynı zamanda da bölgesel ve evrenseldir. Ve böyle büyük iddialar için en şedit tehlike ve tehdit ise, onların heyecanlarını yitirmeleri ve sıkıcı hale gelmeleridir. İşte terörsüz Türkiye ve Türkiye yüzyılının önündeki en büyük engel budur. Devlet Bahçeli ve Abdullah Öcalan dışında geleceği dert eden yok. Ekrem İmamoğlu kendini, Erdoğan ise günü kurtarma derdinde. Kürt meselesi Türkiye için asrın sorunu. Ve asrın sorunu yüzeysel, sığ ve çiğ yaklaşımlarla çözülmez, çözülemez. Türkiye yüzyılı için Türk devlet birikiminin Kürt halk dinamizmi ile birleşmesi, Türk devlet birikiminin Kürt halk dinamizmi ile birleşmesi için terörsüz Türkiye, terörsüz Türkiye içinse Türkiye’nin hukuk devleti olması gerekiyor. Ve hukuk; kanunlarla, kavramlarla değil uygulamayla şekillenir. Kanunlar eğilip bükülebilir, kavramlar farklı anlamlarda yorumlanabilir. Kanunlara ve kavramlara ruhunu veren uygulamadır. Peki uygulamaya dair en ufak bir ilerleme kaydedebildi mi iktidar? Hayır!

Bahçeli ve Öcalan dışında siyaseten büyük iddiası, cesareti, feraseti olan yok. Hükümet etmek, hükmetmek sanattır. Devlet adamlığı bilgelik gerektirir. Gündelik siyasetin nefret ve haset odaklı kutuplaştırıcı dilini aşmadan olmaz. Erdoğan büyük siyaset adamı gibi değil; küçük siyasetin, yani particiliğin büyük oyuncusu gibi davranıyor. Aksi halde; talihinin yine yaver gittiği böylesi bir dönemde, Bahçeli-Öcalan ikilisinin kendisine bu denli alan açtığı bir denklemde ve tarihin böylesi bir kırılma anında liderliği üstlenirdi. Ama yapamıyor. İdare etmekten öteye geçemiyor. Devletin ve milletin istiklali ve istikbali için istikamet çizemiyor. Erdoğan bu anlamda ve bu gidişle, büyük devlet adamı olmaktan ziyade güdük devlet adamı olarak anılacak.

Batı’nın kuyruğu olmak da Doğu’nun numuneliği olmak da yakışmaz, olmaz, uymaz Türkiye’ye. Geçmişle ve gelenekle bağı kurmak gerek. Dünya meselelerinin kurbanı olmak mı yoksa dünya meselelerinde söz sahibi olmak mı? Tarihin nesnesi mi olacağız yoksa öznesi mi? Büyük tehlikelerle büyük fırsatların iç içe geçtiği bir devrin ortasındayız. Taşra devleti zihniyeti ile bir yere varamayız. Eziklik yıkar, kibir aptallaştırır; cüret etmek değil ama cesaret göstermek gerek. Siyaseti, boş hamaset ve kuru şovenizm üzerine değil, hakikat üzerine yapmak gerek. Lozan’a saplanıp kalmak, kendini ve kaderini inkâr etmek demek. Lozan daha azına razı gelmeyeceğimiz, gelemeyeceğimiz dip noktaydı. Yeteri kadar olmasa da üstüne koya koya geldik bugünlere. Erdoğan, içerde ve dışarda ortaya koyduğu siyaset ile, kendisine çizilen sınırların dışına çıkamayan bir adam portresi çiziyor. O bu halin üzerini vakur bir devlet adamı cilası ile örtmek istiyor ama Trump’ın meczupluğu onu her seferinde açığa düşürüyor. 

İçeride zayıfsan dışarıda güçlü olamazsın

Eski dünya ölüyor. Yeni dünya henüz doğmadı. Dört bir yanda doğum sancılarının feryatları duyuluyor. İçeride zayıfsan dışarıda güçlü olamazsın. En güçlü devlet, silaha ve savaşa ihtiyaç duymadan kazanan devlettir. Refah, hukukun neticesi olarak gelir. Batı Avrupa tükeniyor, silikleşiyor, özne olmaktan giderek uzaklaşıyor. Amerika ise dünya liderliğini kaldıramadı, kaldıramıyor; olgun bir duruştan ziyade ergen bir tavırla mevzi kaybetmeye devam ediyor. Tarih sahnesinin aktörleri değişiyor; Türkler uzunca bir aradan sonra sahneye geri dönüyor, Kürtler ise sahneye ilk kez çıkmanın hazırlıklarını yapıyor.

Bir yanımızda fetret diğer yanımızda yükseliş; tercih bizim. Türkiye, Kürtlerin de devleti olarak kuruluş dönemini kapatıp yükseliş dönemine geçmeye hazırlanıyor. Nefret ve haset pompalayan; çoğunluğun mutluluğunu değil, azınlığın mutsuzluğunu hedef alan baltacılara prim vermemek gerekiyor. Hiçbir ekonomik reçete veya hiçbir dış yatırım ya da hiçbir ideolojik bakış terörsüz Türkiye ve barış kadar refaha yol açamaz. Yetmedi mi başkalarının senaryolarında veya rejisörlüğünde figüran olduğumuz? Ne zaman kendimiz yazıp kendimiz yöneteceğiz? Temkinli, tedbirli olmak gerek elbet. Aculluğa hacet yok. Ama ilerlemek de gerek. CHP ve AK Parti varsın kişisel ikbal ve iktidar arzusu ile hareket etsin. MHP ve DEM Parti birlikte hareket ettikçe Türkiye yüzyılı için umut var demektir. Barış gelecek, refah gelecek. Nasıl mı? Tarafları telif, milleti terkip ve hukuku tahkim ederek!

Oturduğunuz koltuğun hakkını verin

Devletler ve liderler; tarihin akışını kavrayıp, kendilerini ona entegre ettikleri ölçüde başarılı olurlar. Mümkün olanın sanatı, en büyük siyasettir. Türkiye bu anlamda tarihine karşı en saygısız devletlerden biri. Zira böyle olmasa bugün halen daha bu halde olunmaz, Riyad kepazeliğine fırsat tanınmazdı. Halbuki terörsüz Türkiye ve Türkiye yüzyılı; Türkiye’nin, tarihinin hakkını vererek dünyaya meydan okumasıdır. Kapatma davaları, darbe teşebbüsleri, Hendek olayları vesaire, çok şükür hepsi geride kaldı; bahaneniz de kalmadı artık Tayyip Bey! Ya oturduğunuz koltuğun hakkını verin ya da yok yere işgal etmeyin.

Son olarak; Rusları çok unuttuk hatırlamak gerek, onları da denkleme dahil etmek gerek. Petro’nun Petersburg’u ile Avrupalı olan Rusya, 1905 ve 1917 neticesinde yeniden Asyalı oldu. Aynı Rusya’yı, Kafkasya ve Azerbaycan üzerindeki etkisi ve milyonlarca Türk ve Müslümanı barındırması itibari ile de hasım değil hısım olarak görmek gerek. Şah da Çar da Padişah da geride kaldı. Tarih zindanımız olmasın. Ankara-Tahran-Moskova hattında artık nifak değil ittifak gerek. Ulus devletten demokratik ulusa, İmralı’dan Hürmüz’e; çağ açıp çağ kapatacaksa eğer Türkler ve Kürtler, o vakit buğzetmeden hareket etmek gerek.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.