İsmail Fatih Ceylan yazdı: Şule Yüksel Şenler nasıl meşhur oldu?

Şule Yüksel Şenler uzun süre direndikten sonra Üzeyir ağabeyinin etkisiyle hidayete ermiş, farklı bir dünyanın içine girmişti. Artık bir şeyler yapma, gaflet içinde olan çevresindeki kadın ve kız kardeşlerine ulaşma, bir kişiye bile olsa hakikati anlatma derdine düşmüştü. Müslümanlıktan haberi olmayan insanların durumuna üzülüyordu. 

Kendisi gerçeği bulmuş, hidayete ermişti ama asıl vazifesi yeni başlıyordu. Allah’tan, dinden bahsetmenin, hele örtünmenin bomba düşmüş etkisi yaptığı, insanları hayretler içinde bıraktığı bir dönemde yaşıyorlardı ve binlerce, yüzbinlerce kadın, erkek boşluğun içinde kaybolup gidiyordu. Onlara benliğini, özünü hatırlatmak, yolunu şaşırmışlara el uzatmak, yön göstermek gerekiyordu. 

Şule bu duygular içinde coşuyordu âdeta. Bir kişinin kurtuluşu, dünyanın kurtuluşu gibiydi. Bir damla su nasıl hayat kurtarabiliyorsa, birkaç kelime söz veya yazı insanların çölleşmiş yüreğinde fidan açabilirdi.

Yazıları da artık bu yolda istikamet bulmuştu. Ülkenin bütün kadınlarına ulaşmak, hitap etmek isteyen bir enerjiye sahipti. İslâm Kadınına Hitap başlığını vererek yazdığı yazı Şule’nin duygularına tercüman bir yazıydı.

Ağabeyi Üzeyir, Şule’nin o yazısını gördü ve okumaya başladı.

“Selâhatli yazarlarımız şimdiye kadar defalarca İslam’da kadının yerini, haklarını ve Cenab-ı Hakk’ın kadınların örtünmesine dair emirlerine itaat edilmesini icap ettiğini gazete sütunlarında ele aldılar. Hakk için, Rıza-i İlahi için yazdılar, kalem oynattılar. Bunca yazılan yazıların, bildirilen hakikatlerin bütün cemiyeti tesiri altına alan müspet bir netice vermediğini ve ahlaki sükûtumuzun her gün biraz daha ilerlediğini görerek üzülmekteyiz.

Müslüman Türk kadınını bu derece vurdum duymaz, kendisini yaratan Hâlık’ın emirlerine bu derece bigâne hale düşüren sebepler üzerine düşünüp onları teşhis ettikten sonra, onu dünyanın dört bucağına ahlâk ve fazilet sembolü olarak ün salmış olan eski benliğimize yeniden hangi yollarla kavuşturabileceğimizi düşünerek, bu yolda çareler arayıp bulmak boynumuza borç olmakta devam etmektedir!

Rasûl-i Ekrem (s.a.v) Efendimiz’in ‘Bildiğini söylemeyen, dilsiz şeytandır. Hakk’tan bildiğini söylemeyene kıyamette ateşten gem vurulur’ mealindeki hadislerine uyarak hakikatleri Hakk namına dile getirmek dini ve vicdani vazifelerimizdendir. 

Bir zamanların konuşurken yüzünde her an renk dalgası değişen haya, namus, iffet ve seciye timsali olan Müslüman Türk kızları ve analarının bugün sokak ve caddeler dolusu yollara dökülmüş vasıtalarla itilip kakılan, erkekler arasında ezilip sıkıştırılan, giyimiyle matmazel ve madamları gölgede bırakan, konuşurken hal ve hareketleriyle, serbestlik ve fütursuzluğuyla erkekleri dahi hayrete düşüren, daha saymakla bitiremeyeceğimiz ve saymaktan hicap duyacağımız bir sürü kepazeliğine göz yumup elimiz kolumuz bağlı nasıl oturabiliriz?

Dinlerin en yücesi ve mütekâmili olan İslâm Dini’nin kadınlara vermiş olduğu değer ve ehemmiyeti İslâmiyetin zuhurundan evvelki diğer dinlerde aramak beyhudedir. Kadın, mümtaz vasfını ‘İslâm kadını’ olmakla kazanmış; İslamiyetteki mümtaz mevkiine de ancak bu suretle ulaşabilmiştir.

Onun ulaştığı bu mevkiide şerefine, haysiyetine, namus ve faziletine lâyık bir şekilde bulunup yine aynı emsalsiz vasıflarını muhafaza edebilmesi için yegâne çare İslamiyetin çizdiği sınırları aşmamasıdır. Zamanımızda İslam prensiplerine uymak zor, hatta bazılarına imkânsız görünmektedir.

Halbuki, mahlukâtın en yükseği ve şereflisi olan insan, diğer mahkûkâttan kendisini ayıran ve kendisine verilen nimetlerin en büyüğü olan akıl ve mantığını işletebildiği takdirde, zahiren zor, hatta imkansız gibi görünen bu işte büyük bir kolaylık, doyulmaz bir lezzet ve yüksek bir manevi huzur olduğunu idrakte gecikmeyecektir.”

Bu minvalde devam eden yazıyı çok beğenen ağabeyi Üzeyir Şenler, “Bu yazı mutlaka yayınlanmalı!” diyordu. Yazıyı alıp cebine koydu.

İlk fırsatta Yeni İstiklal gazetesinin sahibi Mehmet Şevket Eygi’nin yanına uğradı. Mehmet Şevket Eygi, yanına zaman zaman gelen Üzeyir’den, kardeşi Şule’nin hidayete erişini, şiirler, yazılar yazdığını biliyordu.

Haftalık gazetenin yeni sayısı hazırlanmış, bir tek ilk sayfadaki Mehmet Şevket Eygi’nin başyazısı kalmıştı. Fakat onun da yorgunluktan yazı yazacak hali yoktu. Üzeyir’in getirdiği yazıyı okuyunca hoşuna gitti. Başyazı yerine Şule’nin yazısını birinci sayfadan verdi.

O anda hiç kimse farkında değildi ama bu yazının o şekilde yayınlanması Şule’nin hayatını değiştirecekti. 

Mehmet Şevket Eygi yazıyı yayınlayınca

Yeni İstiklal gazetesinin yeni sayısı çıkınca âdeta yer yerinden oynadı. İlk sayfada yer alan Şule Yüksel Şenler imzalı yazı büyük yankılar uyandırdı. Mütedeyyin çevre, “Kim bu cesur kadın?” diye merak ediyordu. Erkeklerin bile cesaret edemediği bu dönemde bir kadın neler yazmıştı öyle? Tebrik ve dua edenler duygularını gazeteye bildiriyordu.

Fakat yazı aynı zamanda büyük tepki çekmişti. Kadınlar Birliği Derneği başta olmak üzere, sol kesim büyük bir öfkeyle bu yazıyı eleştiriyor, yazı hakkında yazara ve gazeteye dava açılıyordu. 

Yazısının Yeni İstiklal’in ilk sayfasında yer alacağını tahmin etmeyen Şule, gazetenin ön yüzünde yazısını görünce şaşırmıştı. Hiç beklemediği bir şeydi. Çok ses getirmesine ise daha çok şaşırdı. 

Mehmet Şevket Eygi, yorgunluktan başyazı yazamadığı için Şule’nin İslâm Kadınına Hitap yazısını ön sayfaya koymakla on ikiden vurmuştu. 

Kadınlar Birliği tarafından, “Kadınlara sataşılıyor” iddiasıyla, laikliğe aykırılıktan 163. maddeden açılan dava Şule Yüksel Şenler ismini bütün Türkiye’ye duyuran dava oldu. Diğer gazetelerin de gündemindeydi. Kendi görüşlerine göre değerlendiriyorlardı. 

Şule Yüksel Şenler

Hiçbiri Şule’nin tahmin edebileceği gelişmeler değildi. Yazısının gazetenin ilk sayfasında manşet gibi yer alması, hakkında dava açılması, diğer gazetelerin bahsedişi, büyük bir kesim tarafından sahiplenilmesi, kendisine laiklik adına hücum edilmesi Şule için baş döndürücü gelişmelerdi.

Mehmet Şevket Eygi, davalara alışık olduğu için yaşananları normal buluyordu. Ona göre bu dava, Türk basınına bir yazar kazandırmıştı. Dindarlar, kadınlar ilk yazısıyla gündeme gelen Şule Yüksel Şenler’i kabullenmiş, bağrına basmıştı. Şule ise hakkında açılan davadan korkmuyordu, dâvâsı uğruna hapse girmeyi göze almıştı.

Şule Yüksel Şenler’in yazısının tesirini ve açılan davayla birlikte ona yönelik büyük ilgiyi gören Mehmet Şevki Eygi, Şule’den yazılarına devam etmesini istedi. Diğer gazetesi Babıali’de Sabah gazetesinde Kadın Köşesi’ni hazırlamasını teklif etti.

Atatürk ilkelerine ve laikliğe aykırılık iddiasıyla Şule hakkında suç duyurusunda bulunan Türk Kadınlar Birliği, bütün gazetelerde yer alan bir bildiri yayınlamıştı. Türk Kadınlar Birliği’nin yayın organı olan Kadın dergisi, Şule’nin ilk Şule Yüksel Şenler adıyla yazılarına başladığı dergiydi. 

Kardeşi Gonca ile dönüşümlü yaptıkları yazarlık sürecinde derginin sahibi İffet Halim Oruz’la özellikle son dönemlerde fikri anlaşmazlık yaşamışlardı. Şimdi eski yazarları hakkında Türk Kadınlar Birliği suç duyurusunda bulunuyorlardı.

Şule bildiriye Yeni İstiklal gazetesinde uzunca bir cevap verdi.

“’Namuslu aile kızlarının çeşitli tuzaklarla kötü yollara düşürülüşü, artist olma vaadiyle körpecik genç kızların beyaz kadın tacirlerince randevu evlerine satılışı, ahlâk zabıtası tarafından fuhuş yuvalarına yapılan baskınlarda suçüstü yakalanarak vesikalanmak üzere zührevi hastalıklara sevk edilen orta, lise ve üniversite öğrencisi genç kızlar ve namuslu aile kadınları olarak bilinen genç kadınların ‘Ben mahvoldum!’ feryatlarıyla yüzlerini gazete objektiflerinden gizlemeye çalışan utanç tablosu fotoğrafları, baştan çıkarılan kocalar..’ gibi haberler gazetelerde yer alıyor.

Bütün bu gayri ahlâki ve bir o kadar iğrenç olaylarda Türk kadınına sataşılmış olmuyor, Türk Kadınlar Birliği’ne göre, yalnızca hanımlarımıza mazbut bir giyim, ahlâk ve yaşantı tavsiye edildiğinde Türk kadınlarına sataşılmış oluyor, öyle mi?”

Halk bu cevaba telgraf ve mektuplarla destek oluyor, Şule Yüksel Şenler’in ardında olduğunu belirtiyordu.

Şule Yüksel Şenler hakim karşısında 

Şule hapse girmeyi göze alacak kadar cesurdu ama hayatında mahkeme nedir bilmediği için hakim karşısına çıkmaktan korkuyordu. Mahkemelerin olduğu yerlerden kıyıdan köşeden kaçarak geçmişti. Adliye adı bile ürküntü veriyordu. Ailesi de mahkemeden davadan korkan insanlardı. Oldukça endişelenmişlerdi.

Duruşma günü Şule ve ailesinde heyecan doruktaydı. Şule’nin en korktuğu, korktuğunu belli etmekti. Temsil ettiği dâvâsı adına, vakur ve başı dik olmak zorundaydı. Şahsı, ismi önemli değildi artık. Hakim önüne çıkmayı beklediği süre boyunca yüreği gibi, dudakları da kıpır kıpır duadaydı.

Hakimin karşısına çıktığında bütün endişeleri kayboldu, âdeta şahin kesildi. Sorulara tek tek cevap verdi. Gözlerini hakimlerden ayırmadan, başı dik kendini savundu. Mahkeme ikinci duruşmaya tarih verdi.

Şule Yüksel Şenler

Basın ordusu Şule’nin etrafındaydı. Bazıları sorular soruyor, kimisi resim çekiyor, ardı ardına flaşlar patlıyordu.

Şule hakkında açılan davanın ikinci celsesinde mahkemeye geldiğinde koridorda yine bir basın ordusuyla karşılaştı. Flaşlar ardı ardına patlıyor, soru üstüne soru soruyorlardı.

Duruşmada söz savcınındı. Savcının yapacağı ağır ithamlara hazırlıklı bekliyordu. Genç savcı konuşurken Şule şaşırmaya başladı. Sanki savcı değil de avukatı konuşuyordu:

“Sayın Hakim Bey, sayın heyet-i hakime, sayın muharrirenin dediği gibi kadın zamanla bütün güzel, faziletli yönlerini kaybetmiş, gerçek cevherinden sıyrılmış.”

Şule duyduklarına inanamıyordu. Kendisi konuşur gibi konuşuyordu genç savcı. Yazıda ele alınan konuları aynen söylüyor ve beraat istiyordu.

Mahkeme suç unsuru bulamadı ve beraat kararı verdi. Bu karar Şule’yi destekleyenleri çok sevindirdi. Davayı manşete çekenler, bu kararla ilgili ne soru sordular, ne de haber yaptılar.

Şule sadece yazı yazmıyor, Babıali’de Sabah gazetesinde Kadın ve Ev köşesi hazırlıyordu. Ev becerisinden ev ekonomisine, çocuk bakımına kadar her türlü bilgi veriliyordu bu köşede. Ancak bu Şule’ye yetmiyordu. Asıl istediği, köşe yazısı yazmak, gündemdeki konulara değinmekti. Kadın köşesinde verilen bilgilerin dışına çıkamıyordu. Yine de ne yapıp edip arada kendi okuyuculara seslenecek bir yol buluyordu.

Fakat bu durum çok sürmeyecek, Mehmet Şevket Eygi, Şule’ye yeni bir teklif getirecekti.

Kurulacak Bugün gazetesi için görüştüğü bazı yazarlar fazla maaş, bazıları altı aylık peşin istiyordu. Birden aklına Şule Yüksel Şenler geldi. “Şule Hanım zaten hevesli, bir köşe teklif edelim” düşüncesiyle teklifi iletti.

Şule teklifi kabul etti. Yazdığı yazılar alışılmışın dışındaydı ve çok büyük ilgi görüyordu. Özellikle kadın okuyucuları o güne kadar görmek istedikleri, arzuladıkları bir şeye kavuşmanın sevincini yaşıyorlardı. 

Büyük bir cesaret ve gözükaralılıkla meselelerin üzerine giden yazıları çok ilgi görünce, yazıları gazetenin baş sayfasına konmaya başladı.

Yazı hayatına rüzgâr gibi giren Şule, Babıali’de Sabah gazetesinde hazırladığı Kadın ve Ev köşesini, haftada bir olmak üzere Bugün gazetesine taşıdı. Çeşitli moda dergilerinden kestiği manken fotoğraflarına guaj boya ile başörtüsü çizmeye, pardösü modelleri, eşarp kalıpları vermeye başladı.

Şule Yüksel diye biri var mı, yoksa bir erkeğin müstearı mı?

Bu dindar kadınlar için alışılmamış bir şeydi. Başörtülü bir gazeteci ve üstelik kendi dillerinden konuşan, inançlarını, milli değerlerini aşağılamayan biri çıkıyor, hislerine tercüman oluyordu. Şule kendini gösteremeyen çok geniş bir kesimin sözü, dili, sembolü olmuştu.

Şule Yüksel Şenler diye bir kadının gerçekte olup olmadığını tartışanlar bile vardı. Bazı beyler, hanımlarına Şule’yi örnek gösterdiğinde, “Bu zamanda başörtülü bir kadının gazeteci yazar olduğuna inanamıyoruz” diye itiraz ediyorlardı. “Ne bilelim öyle biri var mı, gerçekten başörtülü mü? Belki açık biri. Belki aslında bir erkek, müstear kullanıyor.”

Şule mahkemeden beraat ettiğinde, Bugün gazetesinde onun hakim karşısındaki resmi yayınlanınca gerçek bir başörtülü kadın olduğu görülmüş oldu.

O keskin kalem sahibinin genç bir başörtülü kız olduğunun resimlerden anlaşılması, ona olan ilgiyi katbekat artırdı ve okuyucuları onu idolleştirdi.

Çocuklarına Şule adı koyanlar bile vardı.

Yüzlerce mektup alıyor, mektuplarda kadınlar duygularını, yaşadıklarını anlatıyordu. İslâm’ı yaşamada yaşadıkları sıkıntılar, ailesinden baskı görenler, okuldaki durumlarından bahsedenler Şule’yi kendilerinden, ailelerinden kabul ediyorlardı.

Şule Yüksel konferansları Samsun’da başlıyor

Samsun İmam Hatip Okulu öğretmeni (ileride MSP milletvekili ve Hekimoğlu İsmail’in dünürü) Ali Acar, son günlerin popüler ismi Şule Yüksel Şenler’in yazdıklarından ve yaşadıklarından etkilenen biriydi. Ailesi, çevresi Şule adıyla heyecanlanıyor, gurur duyuyordu. Kadınlar ve genç kızlar üzerinde çok etkili isimdi.

“Acaba bir konferans verebilir mi?” diyordu. “Yazdıkları çok sarsıcı, ev kadınlarını bile hareketlendiriyor. Samsun’a çağırsak, konuşma yaptırsak güzel bir faaliyet olur.”

Bu düşüncelerini mensubu olduğu derneğin önde gelenlerine söyledi.

“Tamam, yazıları güzel ama bakalım güzel konuşabiliyor mu? Ya gelir bir şey beceremezse ne yaparız?”

“Arkadaşlar hiçbir şey anlatamazsa bile lisan-ı haliyle, kılık kıyafetiyle hanımlarımıza bir şeyler anlatabileceğine inanıyorum. Hiçbir şey sunamasa bile bu yönüyle gelmesinde fayda buluyorum.”

O zamana kadar kapalı bir kadın konuşmacı olarak çağrılmamıştı hiçbir yere. Necip Fazıl Kısakürek en çok davet alan yazardı. Hem yazmayı, hem konuşmayı iyi bilen Necip Fazıl şiirleriyle, hitabetiyle büyük kitleleri âdeta ateşlendiriyordu. Onun dışında hitabeti kuvvetli yazar sayısı zaten azdı.

Samsun’dan gelen teklif Şule’yi şaşırtmıştı. Ama kabul etti. Konferans ve hitabet için bir eğitim almamıştı ama çok konferans dinlemişti.

Şule teklifi kabul etmişti ama bir şartı vardı.

“Konferansta yalnızca kadınlar olacak, içeriye erkek alınmayacak. İçeriye girecek olan gazeteciler ve emniyet mensupları da kadın olacak.”

Şule’nin teklifini kabul etmesine sevinen Ali Acar, şartı duyunca şaşırdı.

“Nasıl olur Şule Hanım, sizin de bildiğiniz gibi Türkiye’nin şartları buna müsait değil.”

O güne kadar konferanslar kadınlı erkekli topluluklara yapılmıştı. Hem sadece kadınlara olunca, acaba kadınlar gelir miydi? Kadınların eşleri olmadan kendiliğinden bir konferansa gelmeyeceğini, gelenlerin sayısının az olacağını düşünüyordu.

Ama asıl çekindiği alışılmamış bu durum karşısında gerek gazetecilerin, gerek konferansları takiple görevli emniyet yetkililerin “Bu zamanda kadınlara konferans olur mu, nedir bu haremlik selâmlık?” demelerinden çekiniyordu.

Bu endişesine Şule cevap verdi.

“Bu zamanda Zeki Müren’in kadınlar matinesi nasıl haremlik selâmlık olmuyorsa, Şule Yüksel’in konferansı da öyle kabul görmelidir dersiniz.”

Ali Acar kabul etti. Gün belirlendi.

Samsun Müftüsü’nün verdiği fetva

Şule yanında ağabeyi ve ailesi ile birlikte Samsun’a hareket ederken, Samsun’da büyük bir hareketlilik vardı. “Kadınlar ne kadar gelebilir ki?” diyen Ali Acar, duyurusu yapılan konferansa şimdiden gösterilen ilgiye şaşırıyordu. Değil konferans salonu, sokaklar caddeler hınca hınç dolmuştu.

Ali Acar, otele yerleşen Şule’ye durumu anlattı.

“Samsun’da bugüne kadar görülmemiş bir durum yaşanıyor. Sokaklar, caddeler kalabalıktan geçilmiyor. Bu dışarıdaki insan seline hopörlerle konferans dinleteceğiz.”

Şule buna itiraz etti.

“Erkeklerin sesimi duyacağı bir konferans vermem mümkün değil.”

“Ama onca insan sel gibi sokaklarda, o insanlara ayıp olacak.”

“Sesimi erkeklerin duyması doğru değil, o vebali alamam.”

Ali Acar ne yapacağını şaşırmıştı. Beklemediği bir kalabalık vardı ve Şule Hanım sesinin erkekler tarafından duyulmasını istemiyordu.

Müftülüğe gitti ve durumu arz etti. Müftü, “Bir evde yangın çıksa, kapıları bacaları alev sarsa, o evde oturan takvalı Saliha kadın camı açıp dışarıdaki erkeklere ‘İmdaaat!’ diye seslense, ‘Yangın var, can kurtaran yok mu?..’ diye bağırsa, erkeklerin duyduğu bu ses günah olur mu, olmaz!” dedi.

“Bugün Türkiye de ahlâki ve manevi bir yangın içerisindedir” diye devam etti:

“İçinde imanımız ve evlâtlarımız yanıp tutuşuyor. İmanını ve evlâtlarını bu dehşetli yangından kurtarmak için yangını haber vererek tedbir alınmasını isteyen bir Müslüman hanımın sesi duyan erkekler için haram olur mu? Bu şartlar altında olmaz.”

Ali Acar bu fetvayı Müftülük’ten aldıktan sonra otele geldi. Müftünün söylediklerini anlattı. Şule ikna olmuştu. Birlikte konferans salonuna doğru yola çıktılar.

Samsun’da bütün kadınlar konferansta

Müthiş bir kalabalık, görülmemiş bir izdiham oluşturan kalabalığın arasından araç zorlukla ilerliyordu. Şule salona girdi, besmele çektikten sonra ilk konferansını vermeye başladı.

Hınca hınç kalabalık karşısında biraz heyecanlanmış, ancak sonra sanki onları görmez gibi rahatlamıştı. Evden çıkmaz sanılan kadınlar, yaşlı genç akın akın gelmişler, bütün dikkatleriyle genç hanım yazar Şule’yi nefes almaktan korkarcasına dinliyorlardı.

“Efendim, bu çeşit giyim şekli artık tarihe karıştı, kapalılık eskiye ait bir kıyafettir. Yirminci asır medeniyet asrıdır. Elbette asrın icap ettiği şekilde giyineceğiz, öyle basit kıyafetlere giremeyiz gibi birtakım iddialar ve düşüncelerle ne yazık ki kendimizi aldatmaktan başka bir şey yapmıyoruz” diye başladığı konuşmasında kadınların tesettüre girmesi gerektiği konusunu işledi.

“Çağın icabı” ve “Allah’ın emri” kıyaslamasını sanki ilk kez duyuyorlarmış, örtünme hakkındaki âyetleri ilk kez işitmişler gibi etkilenen kalabalığın içindeki bazı açık kadınlar, konuşmayı dinlerken fularlarını boyunlarından çıkarıp başlarını örtüyordu. O an emir gelmiş ve emre riayet etmiş gibilerdi.

Konferansı tertip eden heyet, “Acaba konuşması nasıl, becerebiliyor mu?” endişesi duydukları Şule’nin her dinleyeni etkileyen, heyecanlandıran hitabetine hayran kalmışlardı.

İçeride kadınlar, dışarıda salona giremeyen kadınlarla birlikte erkekler gözyaşları döküyor, her biri bir şeyler yapmaya, gayret göstermeye karar veriyor, uzun süren gecenin ardından bir güneş doğmuş gibi sevinç hissi duyuyorlardı.

Tam dört buçuk saat sürdü ilk konferans. Şule’nin gördüğü ilgi muazzamdı. Tanışmak isteyenler, “Nasıl örtünürüz?” diye soranlar, “İyi ki çıktın yavrum, sayende kendimize geldik. Allah razı olsun senden!” diyenler etrafını sarmıştı.

Zorlukla otele dönebilen Şule, Allah’a şükrediyor, “Beni bu yolda daim kıl, utandırma diye” diye dua ediyordu. İstanbul’a dönme hazırlığı yaparlarken, Karabük’ten telgraf geldi. Orada da bir konferans vermesini istiyorlardı. 

Şule artık kendini bu yola adamıştı. “Gel İslâm’ı, örtünmeyi anlat” diyen davetleri reddedemezdi.

Samsun’dan Karabük yollarına düştüler. 

O günden sonra, Türkiye’nin illerini ve çoğu ilçelerini üç kez dolaşacağı, her birinde izdihamlara ve olaylara neden olacak olan Şule Yüksel Şenler konferansları başlamış oldu.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.