Müge İplikçi yazdı: Çay vakti

Kızın bir şeyden haberi yok. Varsa da yaşı kadar. On yaşında.

Babaannesi dün öğle saatlerinde gözünün içine yürüyen bir karanlıktan bahsetti. Ya da bahsetmiş. Bunu bir yerlerden duydu. Halası söyledi tabii.

Oturdular babaannesiyle karşılıklı divanlarda o öğle. Ama yaşlı kadının elleri hep boşlukta gezdi. Kız henüz bunun ne anlama geldiğini bilmiyor. Bir arayıştan çok bir sorudur bu. Yıllar öğretecek; ama daha zaman var.

Zor kadındır babaannesi. Ancak bir o kadar da merhametli biri. Dediğine göre… Bir sürü şey söylediği için aklında tutamıyor çocuk. Çocukluğun gizli planları yok. O gün ve o dakikası var. Şimdi babaannesi ellerini havaya dikmiş öylece yakarıyor. Sol gözünden kalbine yürüyen bir ağrıdan bahsediyor usul usul – o öğle vakti.

Çay vakti

Ağrı kızı büyütecek. Babaannesinin bedeninden ona geçecek. Öğle yemeğini birlikte yer gibi yaptılar. Babaanne aç değildi, sonra biraz kestirdi. Mecburen o da.

Sonra uyandılar. Daha doğrusu babaanne halasına “Saadet, nefes alamıyorum” derken uyandı kız. Başka şeyler de duydu. Ambulans için yan komşuya koşan halasının, eve henüz telefon bağlanmadığı için kocasına savurduğu küfürleri misal. Komşusunun koluna panikle yığılan halanın veryansın ettiği sadece bu da değil. “Şimdi kırk dereden su getiren ağabeyime ve asık suratlı yengeme ne diyeceğim” endişesi sarmış her tarafını.

Onlara haber vermeden çok önce hastaneye edilen bir telefonda kısık kısık tarif edişi var olup bitenleri; karşı tarafa sürekli olarak “bilmem ki” deyişleri. O bilmemkilerin arasında kalbi tuttu deyişi önemli. En çok ona abanıyor ön dişlerinden fırlayan bir tınıyla. Aslında kalbi yoktu derken kalpsiz biriydi demek istemiyor annesi için. Belki zordu demek. Bunu düzeltip duruyor panikle. Sürekli cümleler arasında gelip giden biri hala. Bir ip cambazı gibi sözcükler bir oraya bir buraya savruluyor. Komşu elini tutuyor bu esnada, koluna dokunuyor. Küçük kız bunları halanın eviyle komşunun evi arasındaki camekandan görüyor.

Oysa uzun zaman bu camekan konu olmuştu halasının evinde. Bu lanet camekan yüzünden birbirimizden saklımız gayrımız kalmadı hiç diye didişip durması vardı ki – duvarlarla. Duvarlarla, evet. İşte o zaman anlaşılır, bilinirdi ki hala esasen pek yalnız bir kadın. Öyle ya niye duvarlarla konuşsun insan. Hiç öyle gözükmese de. Ancak duvarlarla konuşurdu habire. “Saadet, idare et kocanı” derdi babaannesi. İdare et derken neyi idare etmeliydi hala. Çocuk bilmezdi tüm bunları. Niçin o ve babaanne orada kalırdı tam olarak bunu da çıkaramazdı çocuk. Bir ortak kader sözü vardı besbelli babaanne ile onun arasında.

Bir de… İşte burası önem arz ediyordu. Hepsini bir araya getirendi o. İşte evet. Babaanneyi halaya, halayı eski çocukluğundaki güzel anılara, çocuğu o karanlık eve, o evi onlara ve yaşama bağlayan bir şey… O şey ki onları o kuyudan çeker alır, başka bir lezzetin ve huşu dolu kısmetli dönemeçlerin eşiğine taşır, ardına bakmadan uzaya götürür, hayallerin rüyasında başka bir bahçenin elemanı haline getirirdi. Orada saatler genişler, zaman hülyası geniş bir tepsiye döner, beyaz tabağın içine yayılan domino taşları “her şeye bir kez daha başlanabilir” arzusunu sere serpe gönüllere yayardı.

Dünyanın en güzel akşam kızılı yaşanırdı o haldeyken. Dünyadaki bütün çeşmeler şifa niyetine demlenir, bu böyle devam eder giderdi… Aksini kim nasıl iddia edebilirdi ki! Haydi bakalım okyanusun öteki ucundan ta bu kıyılara dadanmış esinti, bütün baharları ve umutsuz kışları biraraya getirir, bahçedeki kendi halindeki zırtapoz salıncak kendiliğinden şahlanıverir, yakında topraktan filizlenecek endamı bol nazlı dağ çileklerine bolluğu bereketinde gizli bir iklimi toz şeker gibi serpiverirdi.

Ne miydi bu bitip bilmeyen efsunun adı? Ne olacak! Ahmet Bakkal’dan gazete kağıtlarına sarınıp alınan ve olduğu gibi gün yüzüne çıkan petit beurre bisküviler ve ikindi çayları.

Demlenmiş ortaklığın adresiydi bunlar. Babaanne, hala ve kız. O evin sacayakları olmalarının özeti ise o ikindi çaylarındaki keyifleri ve sonsuza uzayıp giden kıpırtılı ve kıtırtılı cümleleriydi. Bazen camekandan görünen komşunun koca kafası da eşlik ederdi onlara. Saadet Hanımcım diye başlayan ve devasa misafirliklere dönüşen komşu; “çaya kek de yaptım, piramit pasta da, kıymalı poğaça da” diyen. İşte o halde açıldıkça açılırdı zaman. Dualar olurdu “sana yağının” tadı, kekteki portakal rendesi, poğaçadaki kabartma tozunun ekşimsi kıvamı. O kıvamla devam ederdi her şey. Herkes rahatlardı. İyi olması gerekmezdi, özel olması da. Orada ve şimdiydi – HER ŞEY. Nokta.

Ne miydi bu bitip bilmeyen falın adı? Ne olacak! Çaydı kardeşim çay… Çayın özü, sözü, tatlı dili, keyfi, oyunu, olup biteni, sebebi, sebepsizliği, bilinmezliği, çocukluğun kristal renkli paşa lezzeti, orta yaşlılığın limon küflü külfeti ve yaşlılığın kant denilen o renksiz kıymetine göz kırpma cesareti. Eğlenirdi hala, babaanne, çocuk ve hatta komşu. Divanlar kıpırdar, tepsiler yer değiştirir, çay tabakları renkten renge girer, çay bardakları sahneye çıktıkça hüzün eskir, camekandan evlere sızan ışık yenilenirdi.

Oysa bu ikindi başka bir şeydi. Dünden beri babaannenin gözündeki kalbi işaret eden bir geceydi. Ve gece daha ikindi olmadan, çaylar demlenmeden çöküvermişti. Hala, komşunun telefonunun başında ağlıyordu. Az önce çocuğa panikle seslenmişti: Burcu sen babaannenin yanında kal. Kalmıştı kalmasına Burcu. Ancak ne yapacağını bilemiyordu bir türlü. Babaannesi elleri havada kendine ait kanatları ya da ona benzer bir şeyleri atmosferde ararken, o neyi araması gerektiğini bilmiyordu. Göğsüm çırpınıyor diyordu babaanne ya da buna benzer bir şeyler. Çocuk göğsün çırpınmasını bilmiyordu. Saadet ben ölüyorum diyen o feryadı duymuyor, duymak istemiyor, komşunun onlara durduk yere özel pastalar yapmasını ve her şeyin hiç yaşanmamış olmasını diliyordu. Hala sürekli olarak ortaya dökülen sözcüklerini yerlerden toparlamaya çalışıyor her seferinde tökezliyordu. Komşu Saadet Hanım sakin ol deyip kolunu tutarken, bütün güneşler bulutlanıyor ve iklim yerle bir oluyordu. Bahçedeki salıncak kıpırtısız, çilekler suskundu. Bütün çaylar kurumuş, petit beurre bisküviler domino taşları gibi sağa sola dağılmıştı.

Annem kalp krizi geçiriyor diye bir feryat kopardı camekan.

Hala ağlıyordu.

Babaanne adını kaybetmiş, unutmuş, sadece kalbim diye soluk alıp veren bir yastığa dönüşmüştü. Hırıltılı nefesler kaplamıştı bu yakayı şimdi. Ses giderek kayboldu. Ses, sessizlik oldu.

Bu esnada ölümü hiç hoş karşılamadı kız. Yok böyle olmayacaktı. Bilmediği şeyleri bilinmeze, anlamadıklarını geleceğe bıraktı.

O zaman geriye tek bir şey kalmıştı. Coşkuyla yastığın elini tuttu. Bir ikindi vakti, sadece bir ikindiye özel bir çay keyfiyle. Gözlerinin arasından süzülen sıcak bir tavşan bakışıyla “merak etme,” dedi babaannesine. “Daha birlikte çok çay içeceğiz babaanne.”

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.