Taner Akçam yazdı: Oğuzhan Müftüoğlu vesilesiyle Türk solu 

Devrimci Yol hareketinin önde gelen liderlerinden Oğuzhan Müftüoğlu geçenlerde, Ertuğrul Kürkçü hakkında çok ağır suçlamalarda bulundu. Kürkçü, Müftüoğlu’nun bu “bayram değil seyran değil” çıkışına ve suçlamalarına cevap verdi

Ertuğrul Kürkçü’nün açıklamalarından öğreniyoruz ki Oğuzhan Müftüoğlu, “geçmişin devrimci değerlerini inkar eden”, Mahir Çayan’ların yaptıklarını “emperyalizme hizmet” olarak gören, “Abdülhamit’e övgüler düzen”, “sağcı” Kürkçü ile ÖDP kuruluşu ve Kürkçü’nün milletvekili adaylığını desteklemek başta olmak üzere birçok konuda ortak siyaset yapmakta hiçbir mahsur görmemiş.

Aslında, Oğuzhan Müftüoğlu’nun kendisini “geçmişe ait olumlu-devrimci değerler” koltuğuna oturtup, orada elde ettiğini zannettiği “moral üstünlük” sopası ile 50 yıllık arkadaşına ağır suçlamalarda bulunması kendi başına üzerinde durulmaya değer bir husus. Ama yazımın konusu bu değil. Sebebi ise Müftüoğlu’nun tavrını “ilginç” bulmama rağmen konunun kendisini (“1970’te kim ne yaptı niye yaptı”) çok sıkıcı buluyor olmam.

1991 yılıydı. Akademik çalışmalar için zorunlu olan İngilizcemi diriltmek için Londra’ya dil kursuna gitmiştim. Polonyalı yaşlı bir çiftin evinde bir oda kiralamıştım. Evin erkeği, İkinci Dünya Savaşı sırasında Londra’daki Polonya sürgün hükümetine bağlı olarak, müttefik kuvvetler bünyesinde savaşmış askerlerden biriydi. Savaşın ardından Polonya Sovyet egemenliği altına girince ülkesine dönmemiş, İngiltere’de kalmıştı.

Evin hanımı ise sık sık kocasından şikâyet ederdi. Meğer bu eski askerler bir dernek kurmuşlar ve her hafta sonu bir araya geliyorlarmış. Toplandıklarında tek konu savaşmış, “Sen orada şöyle yapsaydın, böyle yapmasaydın” diye birbirlerine girerlermiş. Kadın, neredeyse 50 yıldır aynı tartışmaları dinlemekten usandığını söylüyordu, “Bıkmadılar şu savaşı konuşmaktan!” diye yakınıp duruyordu.

Oğuzhan Müftüoğlu’nun 1970’de kim ne yaptı pilavını ısıtması bana yukarıdaki anımı hatırlattı. Yanlış anlaşılmak istemem, amacım polemik değil! Hatta, Polonyalı askerlerin aksine, bu topraklarda 1968 sonrası kim ne yaptı, niye yaptı tartışmasının ciddi olarak yapılmadığına inananlardanım. Özellikle de bu zorunlu tartışmaların zamanında yapılmamış olması nedeniyle ama aradan geçen 60 yıldan sonra konunun belli bir grup insanın dışında kimsenin ilgisini çekmediğini düşünüyorum. 

Keşke konu vaktiyle muhatapları arasında yaratılmış önemli toplumsal platformlarda tartışılmış olsaydı ve bu tartışmalar yeni kuşaklara bazı kültürel izler bırakacak şekilde aktarılmış olabilseydi! 

Oğuzhan Müftüoğlu’nun, Ertuğrul Kürkçü’ye en hafif ifadeyle “yakışıksız” bulduğum bu çıkışı acaba başka hayırlara vesile olabilir mi? Sorulması gereken soruları sordurabilir, yapılması gereken tartışmalara yol açar mı? Zannetmiyorum ama bu kısa yazıda bu sorulardan birkaç tanesini sormak istiyorum.

Neydik, ne olduk?

Türk solu (Türkiye kavramını bilerek kullanmıyorum), Cumhuriyet’in kuruluşundan 1960’ların ortalarına kadar kitleselleşemedi. Ama 60’lar sonrası önce TİP deneyi ile başlamak üzere 1968 gençlik hareketleri ve 1970’lerin çeşitli sol örgütleri ile çok ciddi bir toplumsal dalga yarattı. 1971 darbesi üzerlerinden geçen bir silindir idi ama dalga kabarmaya devam ediyordu. Solun kitleselleşmesi o denli boyutlardaydı ki tüm büyük sendikalar, meslek odaları sol tarafından kontrol ediliyordu. 1970’lerin sonuna doğru bazı şehirler sol örgütlerin kontrolüne girmişti. 

Sonra bu dalga birdenbire çöktü. Elbette 12 Eylül darbesi bir vahşet idi. Ama bu büyük dalganın ortadan kalkması ve Türk solunun bugün neredeyse yok denecek düzeye gerilemesi bir tek 12 Eylül şiddeti ile açıklanabilir mi?

Dünya’daki gelişmeler, Sovyetlerin çöküşü, İran Devrimi’nde ifadesini bulan İslami uyanışın 1960’ların sol uyanışının yerini alması gibi birçok faktör elbette bulunabilir ve ileri sürülebilir. Ama bu tür gerekçeler dünyanın her yeri için örneğin Avrupa ve Latin Amerika ülkeleri için de geçerliydi. Fakat oralarda sol, içinde bulundukları toplumlarda siyaseti belirleyen önemli politik güçler olmayı başardı ve siyasette etkin olamadıkları durumlarda bile toplumsal kültürü değiştiren bazı dönüşümlere öncülük edebildi.

Bizde bunlar pek olmadı. Sel gitti geride ne kaldı, sorusu çok ciddi! Gerçekten 1960’ların ve 70’lerin o büyük toplumsal dalgası gitti ama sol nerede? Ve geriye ne bıraktı? Kendisi gittiyse bile topluma bıraktığı neydi? ÖDP deneyimini unuttuğum zannedilmesin, belki de o “ölümden önceki çok kısa süren canlanma” anıydı.

Ben konuşulması gereken asıl konunun “Neydik, ne olduk” sorusu olduğunu düşünüyorum. Bugün Türk solu diye bir olgu niye yok? Niye hiçbir siyasi veya kültürel anlamı kalmamış, rabbim hepimize uzun ömür versin, hayatta olanların ölmesi ile bitecek bir “dönemden” söz ediyoruz?

Yok olan “Türk solu” gerçeğine bir başka gerçeği daha eklemek isterim. “İşte Türk solu örneği” diye verebileceğiniz her örnek, 1990 sonrası yükselen Kürt hareketi tarafından sırtlanmış taşınmakta olan insanlar topluluğudur. Öcalan’ın, 1970’lerden kalan “Türk solu ile birlikte olma” arzusu olmasa, bugün siyasette aktif olan birçok Türk solcusunun yerinde yeller esecekti.

Türk solu niçin bu halde? Niçin bu dalgadan geriye belli bir siyasi ağırlığı olan bir örgütsel yapı bile kalmadı? Niçin, toplumda izler bırakan önemli kültürel birikimler yaratamadı? Evet, neydik ne olduk? 60 yıl önce “sen öyle mi yapmıştın, böyle mi yapmıştın” yerine acaba bu “niye böyle olduk” sorusuna cevap aramaya başlansa nasıl olur?

Türk olduğunu söyleyememek

Benim kendimce bu sorulara bazı cevaplarım var. Bunlardan bir tanesi “Türk” kelimesinde yatıyor olabilir mi? Türk solcuları kendilerine “Türk” diyemediler. Onlar da İttihat ve Terakkicilerin 1913’lere kadar Türk ve Türkçü olduklarını gizlemeleri ve kendilerini Osmanlıcı olarak göstermeleri gibi, “Türkçülüklerini” gizlemeyi ve kendilerini “Türkiyeci” diye göstermeyi tercih ettiler. “Türkiye” kelimesi sıcak bir battaniye gibiydi. Kullanmayı çok seviyorduk. 

Acaba niye? Utandık mı? Kendimize Türk dememe ile “utanma” duygusunun bir ilintisi var mı? Eski Marksist jargonumla söyleyeyim: “Ezen ulus devrimcileri, kendilerini ezen ulus yöneticileri ile özdeşleştirecek biçimde tanımlamazlar.” Acaba Türk solcuları, “kötü” olduklarını düşündükleri “ebeveynleri” ile araya mesafe koymak isteyen çocuklar gibi mi davrandılar?

Türk sıfatını kullanmayarak, belki Türk yöneticilerinin işlediği suçlar ve günahlar ile araya mesafe koymuş olacaktık. Yapılan kötülüklerle ilgisi olmayan “enternasyonalistler” olduğumuzu göstermenin bir yoluydu belki bu…

Ben bu kanaate sahip değilim. Geç Osmanlı döneminden bugüne kadar Osmanlı-Türk yöneticilerinin işledikleri günahlarla gizli açık hesaplaşan bir sol hemen hiç olmadı desem? Böyle bir gelenek oluşmadı. Hatta “ebeveynleri ile” yani Cumhuriyet’in kurucu kadroları ile hiç de yadsınmayacak bir “sevgi ilişkisi” içindeydiler. Kendilerini onların takipçisi ve devamcıları olarak görmekte ve ikinci Kuvayı Milliyeciler saymakta hiç tereddüt etmediler. Elbette, bugün belki de unutulmuş olan İbrahim Kaypakkaya gibi bazı istisnaları vardı ama konunun ayrıntısında boğulmak istemem.

Benim kanaatim, Türk solcuları, “Türkiye” kelimesi arkasına saklanarak aslında kendi Türkçülüklerini saklamaktan başka bir şey yapmadılar. Ve daha da önemlisi sorumluluktan kaçtılar. Onların Türk kelimesini kullanmamalarını bir “kaçış öyküsü” olarak okumak isterim. Yargımın ağır olduğunu biliyorum ama kendi sorumluluğundan kaçanın başkasına da faydası olamayacağını biliyorum!

Konuyu uzatabilirim ama Almanya’da “Türk” olduğumun farkına vardım fakat bana “Türk olduğumu Ermeniler öğretti” diye ileride yeniden açmak üzere kapatayım. Bana, “Türklüğümü” öylesine doğal bir biçimde hatırlattılar ki… “Türklüğümü” Ermenilerden öğrendiğimde önümde büyük bir dünya açıldı.

Bir başka soru daha sorarak bu yazıyı sonlandırayım: Acaba 1960-70’li yılların o büyük dalgası, 150-200 yıllık Osmanlı-Türk tarihinin neresinde duruyor? Bu dalganın önündeki kendimize ve kuşağımıza böylesi 150-200 yıllık bir evreden bakmak acaba bizlere neler öğretir? 

Bir başlangıç olması itibarıyla söyleyebileceğim şu: 150-200 yıldır bu topraklarda Batıcı-laik-modernist bir gövde ile İslami muhafazakâr gövde arasında büyük bir kültür savaşı yaşanıyor. Bu iki büyük gövde arasında ama demokratik değerler ve sivil siyasi kültür açısından büyük bir fark yok. Özgürlüklere bakış ve “öteki ile ilişki” konusunda birbirlerine çok benzerler. Ve Türk solu işte bu kültür savaşında Batıcı-laik-modernist çevrenin arka bahçesinin çocuğu olmanın ötesine geçemedi.

Belki bu gövdenin içinde radikal araçlara başvuranlar idiler ama düşüncelerinde asla radikal olamadılar. 1950’de seçimlerle çok partili bir sisteme geçişi bile “karşı devrim” olarak görecek kadar Batıcı-laik-modernist çevrenin muhafazakâr savunucuları idiler. Belki bu çevrenin “iyi çocukları” olabildiler, o kadar.

Eğer konuşmaya buralardan başlasak belki bu ülkeye ait bazı temel sorunları daha iyi anlarız diye düşünüyorum.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.