Doğu Ergil yazdı | İki çözüm süreci: Türkiye barışı kurumsallaştırmayı öğreniyor mu?

Türkiye, Kürt meselesinde ikinci kez büyük bir tarihsel deneyin eşiğinde. Birincisi, 2013’te kamuoyuna “çözüm süreci” olarak sunuldu. İkincisi ise 2025’te başlayan gelişmelerin ardından TBMM’nin merkezine taşındı ve Ağustos 2026’da kabul edilen 7595 sayılı Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun ile yeni bir hukuki aşamaya ulaştı.

İki girişimin görünürdeki amacı birbirine benziyor: PKK’nın silahlı varlığını sona erdirmek, onlarca yıldır süren çatışmayı bitirmek ve Kürt meselesini şiddetin alanından siyasetin alanına taşımak.

Fakat benzerlik burada büyük ölçüde sona eriyor.

2013 süreci esas olarak siyasal iradeden hukuka doğru ilerliyordu. Bugünkü süreç ise hukuktan siyasal normalleşmeye doğru ilerlemeye çalışıyor.

İlki toplumsal meşruiyet üretmeye öncelik verdi, fakat kurumsallaşmakta zorlandı. İkincisi kurumsallaşmayı öne çıkarıyor fakat henüz aynı ölçüde toplumsallaşmış değil.

Doğu Ergil yazdı | İki çözüm süreci: Türkiye barışı kurumsallaştırmayı öğreniyor mu?
Doğu Ergil yazdı | İki çözüm süreci: Türkiye barışı kurumsallaştırmayı öğreniyor mu?

Türkiye’nin önündeki soru bu nedenle yalnızca “PKK silah bırakacak mı?” değildir. Daha önemli soru şudur:

Birinci model: Önce siyaset

2013 sürecinin ayırt edici özelliği, başlangıçta hukuktan çok siyasal iradeye dayanmasıydı.

Hükümet, devlet bürokrasisi, İmralı, HDP çevresi ve çeşitli aracılar arasında gelişen temaslar önce fiilî bir siyasal süreç yarattı. Hukuki yapı bunun arkasından geldi.

Bu nedenle 2013–2015 döneminin yalnızca “hukuksuz bir süreç” olarak tanımlanması doğru değildir. TBMM, 2013’te Toplumsal Barış Yollarının Araştırılması ve Çözüm Sürecinin Değerlendirilmesi amacıyla bir araştırma komisyonu kurdu ve 438 sayfalık kapsamlı bir rapor hazırladı.

Daha önemlisi, 10 Temmuz 2014’te 6551 sayılı Terörün Sona Erdirilmesi ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun kabul edildi.

Dolayısıyla eski süreçte hukuk yok değildi.

Sorun başka yerdeydi:

Hukuk süreci başlatmamış, başlamış olan siyasal süreci sonradan takip etmişti.

Bu ayrım önemlidir. Çünkü barış süreçlerinde sıra, sonuçları belirleyebilir. 2013 modeli kabaca şöyle işliyordu:

siyasal temas → ateşkes → toplumsal destek → müzakere → hukuki kurumsallaşma → silahsızlanma.

Son iki aşama tamamlanamadı.

Akil İnsanlar neyi temsil ediyordu?

2013 deneyinin bugünkü süreçten en önemli farklarından biri Akil İnsanlar Heyeti idi.

Nisan 2013’te oluşturulan 63 kişilik heyet yedi coğrafi bölgeye ayrıldı. Akademisyenler, yazarlar, sanatçılar, gazeteciler ve kanaat önderleri şehir şehir dolaştılar; toplantılar yaptılar, itirazları dinlediler ve sürece ilişkin beklentileri topladılar. Heyetin esas işlevlerinden biri, süreci toplumla buluşturmaktı.

Akil İnsanların önemini yalnızca “hükümetin politikasını halka anlatmak” şeklinde okumak eksik kalır. Onların daha önemli işlevi barışın toplumsal altyapısını üretmeye çalışmaktı.

Çatışmalar yalnız silahlı aktörler arasında gerçekleşmez. Uzun süren çatışmalar toplumların hafızalarına, korkularına, kimliklerine ve birbirleri hakkındaki algılarına yerleşir.

Bu nedenle devlet ile silahlı örgüt arasında anlaşma sağlamak, savaşın sona ermesi için gerekli olabilir; fakat toplumsal barış için yeterli değildir. Akil İnsanlar mekanizması, bütün eksikliklerine rağmen, devlet–örgüt ilişkisinin yanına üçüncü bir aktör koymuştu: Toplum.

Bu, 2013 modelinin en güçlü tarafıydı. Ama aynı zamanda büyük bir zayıflığı vardı. Süreç fazlasıyla siyasal liderliğe bağımlıydı. Dolayısıyla liderler arasındaki siyasal mutabakat bozulduğunda onu ayakta tutabilecek yeterince güçlü kurumsal emniyet mekanizmaları oluşmamıştı. Başka bir ifadeyle, barış siyasallaşmış fakat yeterince kurumsallaşamamıştı.

İkinci model: Önce kurumsallaşma

2025–2026 süreci farklı bir mimari geliştirdi.

TBMM’de kurulan Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu aylar süren çalışmalarının ardından raporunu 18 Şubat 2026’da 47 kabul, iki ret ve bir çekimser oyla kabul etti.

Bu bile önemli bir değişikliğe işaret ediyor.

Çünkü çatışma çözümü artık yalnız yürütmenin yönettiği bir devlet politikası olmaktan çıkarak parlamenter siyasetin konusu hâline getiriliyor.

Ardından 10 Ağustos 2026’da 7595 sayılı Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun kabul edildi ve 18 Ağustos’ta yürürlüğe girdi.

Yeni yasanın mimarisi eski sürece kıyasla çok daha açık bir koşulluluk mantığına dayanıyor. Kanun, hukuki sonuçların devreye girmesini PKK/KCK’nın ve bağlantılı oluşumların fiilî varlığının sona erdiğinin ve kontrolündeki silah ve mühimmatın teslim edildiğinin güvenlik kurumlarınca tespit edilmesine ve bunun MGK kararıyla teyit edilmesine bağlıyor.

Bu nedenle yeni sürecin mantığı şöyle özetlenebilir:

silahsızlanma → doğrulama → hukuki normalleşme → siyasal normalleşme.

2013 ile 2026 arasındaki en temel mimari fark budur.

Müzakereden koşulluluğa

Bu değişiklik aslında Türkiye’nin barış anlayışındaki daha büyük bir dönüşümü gösteriyor.

2013 modeli esas olarak negotiated settlement, yani müzakere edilmiş çözüm mantığına yakındı.

2026 modeli ise daha çok conditional normalization, yani koşullu normalleşme modeline yaklaşıyor.

Devlet, kabaca, “önce örgütün silahlı varlığının gerçekten sona erdiğini görelim; sonra bunun hukuki sonuçlarını uygulayalım” diyor. Mantık yalındır: Barış süreci karşılıklı vaatlerden ziyade doğrulanabilir eylemlere bağlanıyor. Böylece 2013 sürecinde yaşanan en büyük sorunlardan biri — tarafların diğer tarafın yükümlülüklerini yerine getirmediği iddiası — daha yönetilebilir hâle gelebilir.

Fakat bu modelin başka bir tehlikesi var: Kürt meselesini PKK meselesine indirgemek.

PKK sorunu çözülürse Kürt sorunu çözülmüş olur mu?

Yeni sürecin belki de en önemli kavramsal sınavı burada ortaya çıkacaktır. PKK’nın silahlı varlığı ile Kürt meselesi tarihsel olarak birbirleriyle ilişkilidir. Fakat aynı şey değildir.

Birincisi bir silahlı çatışma ve güvenlik sorunudur. İkincisi ise vatandaşlık, kimlik, dil, siyasal temsil, yerel yönetim, hukuk devleti, demokrasi ve devlet-toplum ilişkisini içeren daha geniş bir siyasal bütünleşme sorunudur.

Bu ayrımı yapmak barış sürecini zayıflatmaz. Tam tersine güçlendirebilir. Çünkü demokratik hakların PKK’ya verilmiş tavizler olarak görülmesini önler. Bir Kürt vatandaşın demokratik hakları, PKK silah bıraktığı için verilmez. O haklara vatandaş olduğu için sahip olmalıdır. Dolayısıyla yeni sürecin iki ayrı dosyayı birbirinden ayırması gerekir:

Silahsızlanma dosyası örgütün feshi, silahların teslimi, doğrulama, örgüt mensuplarının hukuki statüsü ve topluma yeniden entegrasyonuyla ilgilidir.

Demokratikleşme dosyası ise Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının eşitliği, hukukun üstünlüğü, ifade özgürlüğü, siyasal temsil, yerel demokrasi ve kültürel haklarla ilgilidir. Birincisinin başarıyla kapanması ikincisini gereksiz hâle getirmez. Aksine onu mümkün hâle getirir.

DDR’den demokratik bütünleşmeye

Çatışma çözümü literatüründe silahlı örgütlerin dönüşümü genellikle DDR kavramıyla ele alınır:

Disarmament, Demobilization and Reintegration bu kavramların yaklaşık Türkçe karşılığı. Silahsızlanma, Terhis (örgütsel varlığın sona ermesi) ve Yeniden Entegrasyon.

Yeni Türk modelinin ilk iki aşaması giderek belirginleşiyor. Fakat üçüncü aşama çok daha karmaşıktır. Çünkü yeniden entegrasyon (reintegration) yalnız eski örgüt mensuplarının topluma dönmesi değildir.

Türkiye örneğinde daha geniş bir demokratik yeniden bütünleşme kavramına ihtiyaç vardır. Bu, Kürt siyasal taleplerinin silahlı bir örgüt tarafından temsil edilmesi hâlinden çıkarılarak demokratik siyaset içerisinde meşru, güvenli ve etkili biçimde temsil edilebilmesi anlamına gelir. Başarının gerçek ölçütü tam burada ortaya çıkacaktır: Silah bırakmanın maliyeti, demokratik siyasete katılmanın maliyetinden düşük mü olacaktır?

Eğer şiddet terk edilirken demokratik siyaset alanı da daralırsa barış kendi mantığıyla çelişir. Kalıcı barış ancak şiddetin siyasetten çıkarılmasıyla birlikte siyasetin önünün açılmasıyla mümkündür.

Barışın çift meşruiyeti

Türkiye’nin iki çözüm sürecinin karşılaştırılmasından daha genel bir kavramsal sonuç çıkarılabilir. Buna barışın çift meşruiyeti diyebiliriz.

Kalıcı bir barış düzeni iki farklı meşruiyet üretmek zorundadır. Birincisi dikey meşruiyettir: Devletin, parlamentonun, hukukun ve kurumların barış sürecini tanıması ve güvence altına alması.

İkincisi yatay meşruiyettir: Toplumun farklı kesimlerinin birbirlerini aynı siyasal topluluğun meşru üyeleri olarak yeniden kabul etmeleri (ben buna BARIŞMA SÜRECİ diyorum).

2013 deneyinin güçlü tarafı yatay meşruiyet arayışıydı. Akil İnsanlar, sivil toplum temasları ve kamusal tartışmalar bunun araçlarıydı. Fakat dikey meşruiyet yeterince sağlam değildi. Kurumsal mekanizmalar siyasal iradeden daha zayıf kaldı.

2026 deneyimi bunun tersine dönüşme görüntüsü sergiliyor. Meclis, komisyon, kanun ve doğrulama mekanizmaları sayesinde dikey meşruiyet güçleniyor. Fakat süreç toplumun geniş kesimleri tarafından sahiplenilmezse yatay meşruiyet zayıf kalabilir.

Bu nedenle Türkiye’nin ihtiyacı iki modelden birini seçmek değildir. 2013’ün toplumsal meşruiyetini 2026’nın kurumsal meşruiyetiyle birleştirmektir.

Eski süreçten öğrenmek

Yeni TBMM sürecinin geçmiş deneyimi bütünüyle reddetmemesi bu nedenle önemlidir. Nitekim yeni Komisyon çalışmalarında 2013–2015 dönemindeki Akil İnsanlar Heyeti raporlarının yeniden değerlendirilmesi de gündeme getirildi. Bu doğru bir yaklaşımdır. Devletlerin en önemli kapasitesi yalnız karar almak değildir. Öğrenmektir.

Başarısız bir barış sürecini unutmak kurumsal hafıza değildir. Onun neden başarısız olduğunu analiz edip yeni sürecin tasarımını buna göre değiştirmek kurumsal öğrenmedir. Bu açıdan bakıldığında 2013–2015 deneyimi bugünkü sürecin rakibi değil, laboratuvarıdır.

Negatif barıştan pozitif barışa

Bu noktada Johan Galtung’un klasik ayrımı hâlâ açıklayıcıdır. Silahların susması negatif barıştır: Şiddetin yokluğu. Fakat kalıcı barış bundan daha fazlasını gerektirir.

Pozitif barış, şiddeti yeniden üreten siyasal, ekonomik, siyasal ve toplumsal koşulların dönüştürülmesidir. Bu nedenle Türkiye birkaç yıl sonra yeni sürecin başarısını yalnız şu soruyla ölçmemelidir: “Kaç kişi silah bıraktı?”

Başka sorular sormalıdır: Kürt vatandaşların devlete aidiyet duygusu arttı mı?

Hukuk devleti güçlendi mi?

Demokratik siyaset alanı genişledi mi?

Yerel demokrasi normalleşti mi?

Şiddeti savunmadan Kürt meselesini tartışmanın siyasal maliyeti azaldı mı?

Türkler ile Kürtler arasındaki karşılıklı güven arttı mı?

Çünkü silahlı örgütün ortadan kalkması çatışmanın sona ermesi olabilir. Barış ise toplumun yeniden kurulmasıdır.

Üçüncü model

Türkiye’nin önünde aslında 2013’e dönmek ile 2026 modelini sürdürmek arasında bir tercih yoktur. Üçüncü bir model mümkündür.

Bu model üç sütuna dayanabilir: Silahsızlanmanın doğrulanabilirliği.

Barışın hukuki ve parlamenter kurumsallaşması.

Toplumun sürece doğrudan katılımı.

Birincisi devlete güvence verir.

İkincisi süreci liderlerden bağımsızlaştırır.

Üçüncüsü ise topluma barışın kendi projesi olduğunu hissettirir.

Bu nedenle Akil İnsanlar modelinin aynısını yeniden kurmak gerekmeyebilir. Fakat onun yerine daha çoğulcu, bağımsız ve kalıcı bir toplumsal diyalog mekanizması oluşturulabilir.

Şehit ve çatışma mağduru aileleri, Kürt sivil toplum kuruluşları, akademisyenler, barolar, kadın örgütleri, iş dünyası, sendikalar, gençler, yerel yönetimler ve farklı siyasal görüşlerden yurttaşlar bu sürecin parçası hâline getirilebilir. Barış yalnız Ankara’da yapılan bir düzenleme olarak kalırsa hukuken güçlü fakat toplumsal olarak kırılgan olabilir.

Barışı liderlerden kurtarmak

Türkiye’nin önceki çözüm girişimlerinden çıkarabileceği belki de en önemli ders şudur: Bir ülkede savaşın sona ermesi liderlerin cesaretine bağlı olabilir. Fakat barışın devam etmesi liderlere bağlı olmamalıdır. Başarılı barış süreçlerinin nihai amacı, barışı onu başlatan aktörlerden bağımsızlaştırmaktır.

Hükümetler değişebilir.

Partiler bölünebilir.

Liderler sahneden çekilebilir.

Bölgesel dengeler değişebilir.

Fakat hukuk, parlamento, demokratik kurumlar ve toplumsal mutabakat ayakta kalabiliyorsa barış yaşayabilir.

Türkiye’nin 2013 deneyimi büyük ölçüde siyasal barış girişimiydi. 2026 deneyimi bir kurumsal barış girişimine dönüşme potansiyeli taşıyor.

Fakat bunun için son bir eşik daha aşılmalıdır. Barış yalnız devlet ile silahlı örgüt arasındaki ilişkinin yeniden düzenlenmesi olarak görülmemelidir. Devlet ile vatandaş arasındaki ilişkinin de yeniden tanımlanması gerekir.

Çünkü Kürt meselesinin nihai çözümü PKK’nın silahsızlanmasından daha büyük bir meseledir. Mesele, Türkiye’nin farklı kimlikleri silahlı aracılara ihtiyaç duymadan aynı demokratik siyasal düzen içinde yaşatabilecek kadar kapsayıcı bir devlet olup olamayacağıdır.

Bu nedenle 2026 sürecinin tarihsel başarısı teslim edilen silahların sayısıyla değil, silaha duyulan siyasal ihtiyacın ortadan kalkıp kalkmadığıyla ölçülmelidir.

Türkiye barışı ancak o zaman kurumsallaştırmış olacaktır.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş