İsrail kendisini yıllardır “Ortadoğu’nun tek demokrasisi” olarak pazarlıyor. Bu eğer iyi bir şeyse, demokratik bir ülke olmakla övünen İsrail’in etrafında daha fazla demokrasi görmek isteyeceği düşünülebilir, değil mi? Yok, öyle olmuyor. İsrail’in Arap dünyasında en rahat ilişki kurabildiği yönetimler, halklarına İsrail politikalarının hesabını vermek zorunda olmayan diktatörlükler ve otoriter monarşiler.
Sebep basit: “Arap sokağı” Filistin meselesini önemsiyor.
Gücünü sandıktan almayan bir yönetici İsrail’le ilişkiye girebilir, güvenlik işbirliği kurabilir veya ekonomik münasebetlerini geliştirebilir. Seçmenin tercihleriyle oluşmuş bir hükümet ise Gazze bombalanırken, Batı Şeria’daki yerleşimler genişlerken veya Filistinliler yeni bir kriz yaşarken seçmenlerin ne düşündüğünü aynı rahatlıkla görmezden gelemez. İsrail açısından Arap demokrasisinin problemi tam burada başlıyor: Demokrasi, İsrail’le Arap devleti arasına Arap halkını sokuyor.
Arap diktatörlüklerini ve halkın seçim yoluyla hesap soramadığı otoriter monarşileri İsrail açısından kullanışlı kılan da bu. Devlet, halkının Filistin konusunda ne düşündüğünü dış politikasına yansıtmak zorunda kalmıyor.

Otuz yıllık barış, yüzde 95 İsrail karşıtlığı
Ürdün bunun belki de en çarpıcı örneği. İsrail ile Ürdün 1994’ten beri barış içinde. Diplomatik ilişkiler, ekonomik bağlar ve güvenlik işbirliği otuz yılı aşkın süredir devam ediyor. Buna rağmen 2025’te yapılan Arab Barometer araştırmasında Ürdünlülerin yüzde 95’i İsrail’e olumsuz baktığını söylüyor.
Otuz yılı aşkın barışın sonunda toplum hâlâ İsrail’e bu kadar karşı olduğu halde devletlerarası ilişkinin ayakta kalabilmesi başlı başına öğretici. Ürdün bir askerî diktatörlük değil, parlamentosu, seçimleri ve canlı bir siyasî alanı var. Fakat monarşinin özellikle güvenlik ve dış politika üzerindeki belirleyici gücü, İsrail politikasını kamuoyunun tercihlerinden önemli ölçüde yalıtabiliyor. Halk ilişkiyi zorlaştırıyor ve maliyetini yükseltiyor; fakat devletin temel yönelimini sandıkta değiştiremiyor.
Gazze savaşı bu mekanizmanın işleme biçimini gösteren iyi bir örnekti. Ürdün’de hemen her hafta İsrail karşıtı büyük gösteriler düzenlendi, hükümet kamuoyu baskısıyla İsrail’deki büyükelçisini geri çağırdı. Buna rağmen stratejik ilişkinin bütünü kopmadı; İran’ın İsrail’e yönelik füze ve İHA saldırıları sırasında Ürdün, Amerikan öncülüğündeki savunmaya yardım etmeye devam etti. Kamuoyu devletin hareket alanını daralttı, fakat dış politikayı bütünüyle ele geçiremedi.
Mısır’daki “soğuk barış” da benzer bir hikâye anlatıyor. Enver Sedat’ın 1979’da yaptığı barışı Hüsnü Mübarek otuz yıl boyunca korudu. İsrail’le barışın Mısır toplumunda İsrail sempatisi üretmesine gerek kalmadı; devlet halktan farklı bir dış politika sürdürebildi. Mübarek’in 2011’de devrilmesiyle İsrail’de büyük bir kaygı oluştu.
Mısır devleti bundan böyle Mısır toplumunun İsrail ve Filistin konusundaki tercihlerini dış politikasına daha fazla yansıtmak zorunda kalacak mıydı? Devrimin hemen ardından Kahire’nin İran’la yeni sayfa açmaktan İsrail’e verilen “özel muameleyi” sorgulamaya uzanan arayışlara girmesi bunun yalnız teorik bir ihtimal olmadığını gösterdi.
İsrail’in problemi yalnız İslamcıların iktidara gelmesi değil, Arap halkının iktidara gelmesi. İktidara liberal, milliyetçi, solcu veya İslamcı kimin geldiği İsrail açısından elbette farklı sonuçlar doğurur. Ama halkın yöneticisini değiştirebildiği her sistem, Arap kamuoyunu İsrail’in hesaba katması gereken bir dış politika aktörüne dönüştürür.
Sisi’nin 2013 askerî darbesiyle Mursî hükümetini devirmesi bunun en iyi örneği. Muhammed Mursî’nin devrilmesinden ve Müslüman Kardeşler yanlısı göstericilere yönelik kanlı müdahalelerden sonra Batı’da yeni yönetime verilen desteğin kesilmesi tartışılırken İsrail, ABD ve Avrupa başkentlerinde askerî yönetime destek verilmesi ve Washington’ın Mısır’a askerî yardımını kesmemesi için ciddi lobi faaliyetleri yürüttü. Bu vaka Arap ülkelerindeki demokratikleşmenin İsrail’in stratejik çıkarlarıyla çatıştığına işaret eden somut bir örnek.
Fas’ta halk başka, saray başka
Fas aynı mekanizmanın daha yeni ve çok net bir örneğini sunuyor. 2020’de İsrail’le normalleşme kararı alındığında Fas toplumunda bunu talep eden güçlü bir kamuoyu yoktu. Arab Barometer’ın normalleşmeden hemen önce yaptığı araştırmada Faslıların yalnız yüzde 9’u BAE ve Bahreyn’in İsrail’le yaptığı anlaşmaları destekliyordu. Üstelik ülkede seçimler ve parlamento vardı; hükümetin başında da İsrail’le normalleşmeye tarihsel olarak karşı çıkan İslamcı Adalet ve Kalkınma Partisi bulunuyordu.
Fakat stratejik politikalarda son söz hükümetin veya seçmenin değil sarayındı. Kral VI. Muhammed İsrail ile normalleşmeye gitti, karşılığında Washington, Fas’ın Batı Sahra üzerindeki egemenlik iddiasını tanıdı. Bu büyük millî kazanım normalleşmeye desteği bir süre artırdı; 2021-2022’de yüzde 31’e kadar çıkan destek, Gazze savaşı sonrasında yüzde 13’e düştü. Sokakta İsrail’le ilişkilerin kesilmesini isteyen büyük gösteriler yapılırken devletin İsrail’le ilişkisi sona ermedi.
Ürdün ile Fas’ın siyasî sistemleri BAE’den, BAE’ninki Sisi Mısır’ından farklı. Bu yüzden hepsine aynı anlamda “diktatörlük” demek doğru olmaz ama İsrail açısından ortak özellik başka: Bu rejimler stratejik politika tercihlerini kamuoyunun talep ve tepkilerinden büyük ölçüde yalıtabiliyor. Otoriter monarşi ile askerî diktatörlük farklı rejimler olabilir; ama İsrail bakımından sağladıkları siyasî avantaj büyük ölçüde aynı.
Üstelik bunun yalnız teorik bir çıkarım olmadığı artık ölçülebiliyor. Arab Barometer’ın 2025’te yayımladığı değerlendirmeye göre Gazze savaşı sonrasında Arap kamuoyundaki tepki İsrail’le yeni normalleşme adımlarını fiilen durdurdu ve hükümetlerin hareket alanını daralttı. Başka bir ifadeyle, Arap kamuoyunun dış politikada ağırlık kazanması İsrail’in bölgesel entegrasyonunu gerçekten zorlaştırıyor.
İsrail’in ideal Arap ortağı: BAE
Bu ilişkinin bugün ulaştığı en ileri biçim Birleşik Arap Emirlikleri. Mısır ve Ürdün’ün İsrail’le ilişkileri büyük ölçüde “soğuk barış” olarak kaldı. BAE-İsrail ilişkisi ise diplomatik tanımanın çok ötesine geçerek ticaret, yatırım, teknoloji ve güvenlik alanlarına yayılan stratejik bir ortaklığa dönüştü. 2020 İbrahim Anlaşmaları bu yakınlaşmayı başlatmaktan çok, yıllardır gelişen ilişkiyi açık ve resmî hale getirdi.
Gazze savaşı bile bu ilişkinin dayanıklılığını ortadan kaldırmadı. BAE İsrail’i Gazze konusunda çok sert biçimde eleştirdi ve İsrail hükümetiyle ciddi siyasî anlaşmazlıklara girdi; buna rağmen ilişkiler kopmadı.
Bunun bilinen sebepleri var. İran tehdidi, Amerika’nın bölgedeki geleceğine ilişkin belirsizlik, İsrail’in askerî ve teknolojik kapasitesi, Hamas ve Müslüman Kardeşler’e duyulan düşmanlık gibi. Aynı kaygıların önemli bölümü Suudi Arabistan’da ve başka Körfez monarşilerinde de mevcut ve BAE’yi farklılaştıran şeyi Muhammed bin Zayed’in 2011 sonrasında geliştirdiği bölgesel düzen anlayışında aramak gerekiyor.
BAE’nin Arap Baharı’ndan çıkardığı ders yalnız Müslüman Kardeşler’in tehlikeli olduğu değildi. Daha büyük tehdit, toplumların devletten bağımsız biçimde örgütlenerek siyasî iktidar üretebilme ihtimaliydi. Müslüman Kardeşler bunun en gelişmiş ve dolayısıyla en ürkütücü örneğiydi:
Toplumsal tabanı olan, değişik ülkelerde ağlar kurabilen, seçimlere girip kazanabilen ve meşruiyetini devletten değil toplumdan üretebilen bir örgüt.
Fakat BAE’nin bölgesel tercihlerine bakıldığında meselenin İslamcılıktan daha geniş olduğu görülüyor.
İslamcı olmasa da sokak sokaktır
Mısır’da Sisi yalnız Müslüman Kardeşler’i tasfiye etmedi. 2011 devriminin liberal, seküler ve sol aktivistleri de yeni rejimin baskısından paylarını aldılar. Bu durum BAE’nin Sisi’ye verdiği siyasî ve ekonomik desteği azaltmadı. Çünkü BAE açısından sonuç İhvan’ın yenilmesinden daha genişti: Devlet toplumu yeniden bastırmış, siyasetin merkezini sokaktan devlet aygıtına taşımıştı.
Sudan’daki tablo daha da netti. 2018-2019’da Ömer el-Beşir’in İslamcı rejimini deviren hareketin merkezinde Müslüman Kardeşler değil; meslek örgütleri, sivil toplum, seküler ve sol gruplar vardı. Eğer BAE’nin temel problemi yalnız siyasal İslam olsaydı, İslamcı rejimi devirip sivil-demokratik yönetim isteyen bu hareket doğal bir müttefik sayılabilirdi. Ama Beşir devrildikten yalnız birkaç gün sonra BAE ve Suudi Arabistan askerî geçiş konseyine 3 milyar dolar yardım vaat eden ilk devletler arasındaydı. Carnegie’nin değerlendirmesi de Körfez desteğinin güvenlik kurumlarını güçlendirip demokratik açılımı zayıflattığı yönündeydi.
Tunus’taki gelişmeler aynı tercihi başka biçimde gösterdi. Kays Said 2021’de parlamentoyu askıya alıp siyasî sistemi merkezîleştirirken tasfiye edilen siyasî alanın içinde Nahda da vardı, seküler aktörler de. CSIS’in o günkü değerlendirmesine göre BAE, Suudi Arabistan ve Mısır Said’in güçlü destekçileriydi; bu devletler Nahda’nın etkisini sınırlayan müdahaleyi memnuniyetle karşılıyor, İslamcıların etkin olduğu serbest siyasî düzenden hoşlanmıyordu.
Burada önemli olan yalnız Nahda’nın yenilgisi değil, Arap Baharı’nın ayakta kalmış son büyük siyasî modelinin çözülmesiydi. Seçim, parlamento, parti pazarlıkları, sivil toplum ve örgütlü halk üzerinden yürüyen siyasetin yerini yeniden merkezî yürütme aldı. Bastırılan aktörün İslamcı, liberal veya solcu olması sonucu değiştirmiyordu; bağımsız siyasî toplum geri çekiliyor, devlet yeniden yukarı çıkıyordu.
Bütün bunlar BAE’nin bölgesel düzen anlayışını berraklaştırıyor: Güçlü devlet, bastırılmış toplum. Bu modelde toplum zenginleşebilir, iyi eğitim alabilir, kaliteli kamu hizmetlerinden yararlanabilir ve dünyanın en gelişmiş teknolojilerini kullanabilir ama siyasî özne haline gelmesine izin verilmez. Toplum devletten talepte bulunabilir, ama devlete talip olmamalıdır. Halkın refahı önemlidir, halk egemenliği değil.
Aynı sonuç, farklı sebepler
İşte BAE ile İsrail’in yolları burada kesişiyor. Muhammed bin Zayed Arap toplumlarının siyasallaşmasından kendi rejim anlayışı ve kurmak istediği bölgesel düzen nedeniyle çekiniyor. İsrail ise aynı siyasallaşmanın Filistin meselesini Arap devletlerinin dış politikasına taşımasından rahatsız oluyor. Biri rejim güvenliği, diğeri bölgesel hareket alanı hesabıyla yola çıkıyor; fakat ikisi için de hedef aynı: Arap devletleri politika geliştirirken Arap sokağı mümkün olduğunca etkisiz kalsın.
Bu kesişme BAE-İsrail ortaklığını yalnız İran veya Müslüman Kardeşler üzerinden okumaktan daha açıklayıcı. İran zayıflayabilir, İhvan güç kaybedebilir, Amerika’nın bölgedeki rolü değişebilir, fakat Arap kamuoyu Filistin konusunda bugünkü hassasiyetini koruduğu sürece İsrail’in halklarına hesap vermeyen Arap yönetimleriyle rahat ilişki kurma avantajı devam eder. Aynı şekilde BAE’nin devlet-merkezli bölgesel düzen tercihi de illâ İran tehdidinin varlığına bağlı değil. İki tarafın birbirini bulması yalnız ortak düşmanların değil, aynı siyasî sonucun iki ayrı stratejik hesaba birden hizmet etmesinin hikâyesi.
Arap diktatörleri ve otoriter monarşileri kendi halklarının siyasallaşmasını istemiyor; İsrail ise aynı siyasallaşmanın Arap devletlerinin İsrail politikasını etkilemesini istemiyor. Bir Arap toplumunun kendi yönetimi üzerindeki etkisi arttıkça, Filistin meselesinin o devletin dış politikasındaki ağırlığının da artma ihtimali yükseliyor. Böylece Arap dünyasında devlet ile toplum arasındaki güç dengesi, İsrail açısından başka ülkelerin iç meselesi olmaktan çıkıyor.
Katar neden başka tarafa yürüdü?
BAE’nin tercihini anlamak için Katar iyi bir karşılaştırma sağlıyor. Katar da küçük, zengin ve otoriter bir Körfez monarşisi, orada da iktidarın kaynağı sandık değil. Fakat Doha başka Arap ülkelerindeki siyasallaşmış toplumları BAE’nin gördüğü ölçüde tehdit olarak görmedi. Tam tersine, bunları kendi bölgesel nüfuz araçlarına dönüştürmeye çalıştı. El Cezire, Müslüman Kardeşler, Hamas ve çeşitli Arap muhalif hareketleriyle kurulan ilişkiler bu stratejinin parçaları oldu.
Katar’ın hesabı demokratik idealizmden değil, küçük devlet pragmatizminden kaynaklanıyordu. Büyük devletler kadar askeriniz veya nüfusunuz yoksa, herkesin konuşmak zorunda olduğu aktörlerle iyi ilişkiler geliştirerek vazgeçilmez hale gelebilirsiniz. Carnegie’nin Katar’ın Arap Baharı politikasına ilişkin çalışması da Doha’nın ayaklanmaları, bölgedeki diğer rejimlerin aksine, esas olarak “ele geçirilmesi gereken bir fırsat” olarak gördüğünü, geçiş ülkelerinde iktidara gelme ihtimali en yüksek örgütlü aktörler oldukları için İslamcı hareketlere yöneldiğini gösteriyor.
Bu yüzden Arap Baharı başladığında iki küçük Körfez monarşisi aynı manzaraya bakıp iki farklı sonuç çıkardı. Katar yükselen Arap sokağında ilişki kurulacak yeni siyasî aktörler gördü, BAE ise aynı şeyi devlet otoritelerini parçalayabilecek ve kendi rejimine de sıçrayabilecek bir tehdit olarak algıladı. Katar Arap sokağını kendi nüfuz ağına bağlamaya çalışırken BAE Arap sokağını bastırmanın yollarını aradı. BAE’nin yolunun İsrail’le kesişmesi bu açıdan tesadüf değildi.
Filistin neden denklemin tam ortasında?
Bu hikâyenin karşı kutbunda Filistin bulunuyor. Filistin belki de Arap dünyasının en güçlü halk hareketi, bunun önemli sebeplerinden biri paradoksal biçimde güçlü bir devletinin olmaması.
Filistinlilerin egemen sınırları, klasik ordusu veya diğer devletlerin sahip olduğu dış politika araçları olmadığı için Filistin millî hareketi siyasî gücünü toplumdan üretmek zorunda kaldı. Mülteci kampları, diaspora, öğrenci örgütleri, sendikalar, yerel komiteler, Fetih, Hamas, intifadalar ve uluslararası dayanışma ağları bu siyasetin araçları oldu.
Başka toplumların devlet kurumları üzerinden ürettiği siyasî gücü Filistin büyük ölçüde toplumsal mobilizasyon üzerinden üretti. Bu yüzden BAE ile Filistin, devlet-toplum ilişkisi bakımından neredeyse iki karşı uç oluşturuyor: BAE’de devlet maksimum, bağımsız siyasî toplum minimum; Filistin’de devlet minimum, siyasallaşmış toplum maksimum.
Hamas da bu nedenle BAE açısından özellikle rahatsız edici bir aktör. İslamcı olması bunun yalnız bir parçası, aynı zamanda örgütlü, kitlesel, silahlı, devlet dışı, seçim kazanmış ve kendi toplumsal meşruiyetini üreten bir hareket. BAE’nin Hamas’a, Müslüman Kardeşler’e ve Arap Baharı’na yaklaşımının arkasında aynı devlet-merkezli siyasî zihniyetin izlerini görmek mümkün.
Filistin’i bu yazı açısından asıl önemli kılan ise başka bir şey. Filistin’in kendi devlet gücü sınırlı olduğu için bölgesel siyasetteki etkisinin önemli bir bölümü başka Arap toplumlarının Filistin’le kurduğu siyasî ve duygusal bağdan geliyor.
Filistin’in Kahire, Amman, Rabat veya başka bir Arap başkentindeki gücü yalnız Filistinlilerin ne yapabildiğine değil, o ülkelerin halklarının kendi yönetimleri üzerinde ne kadar etkili olabildiğine de bağlı. Bu nedenle Arap demokrasisi ile Filistin arasında ilk bakışta görünmeyen bir bağ var: Arap halkının siyasî ağırlığı arttıkça Filistin’in bölgesel siyasî ağırlığı da artıyor.
İbrahim Anlaşmaları’nın görünmeyen şartı
2002 Arap Barış Girişimi’nin mantığı, önce Filistin meselesinin çözülmesi, ardından İsrail ile Arap dünyasının normalleşmesiydi. İbrahim Anlaşmaları bu sıralamayı kırdı ve Filistin meselesi çözülmeden BAE, Bahreyn ve Fas’ın İsrail’le normalleşmesinin önünü açtı. Oysa Filistin’in bu ülkeler üzerinde askerî veya ekonomik bir veto gücü zaten yoktu; asıl gücü Arap kamuoyundaki yerinden geliyordu.
Bu yüzden Filistin’in normalleşme üzerindeki fiilî siyasî vetosunu aşmanın şartlarından biri, Arap kamuoyunun kendi devletlerinin dış politikası üzerindeki etkisini de aşabilmekti.
BAE bunu rahatlıkla yapabiliyor, Fas sarayı ve Bahreyn monarşisi de yapabiliyor. Mısır ve Ürdün yönetimleri ise İsrail’le ilişkilerini onlarca yıldır toplumlarının İsrail’e bakışından önemli ölçüde yalıtabiliyor.
Dolayısıyla hem İsrail’in hem de otoriter Arap yöneticisinin endişeleri aynı noktada buluşuyor: “Arap sokağı”nın siyasallaşması.
Bu nedenle İsrail’in Arap dünyasındaki otoriter statükoyla ilişkisi yalnız “diktatörlerle de iş yapılır” pragmatizminden ibaret değil. Arap toplumlarının siyasî karar mekanizmalarından uzak tutulduğu bir bölgesel düzen, İsrail’in Filistin meselesini Arap devletleriyle ilişkilerinden ayrıştırabilmesinin de şartlarından biri.
Arap Baharı’nın İsrail açısından yarattığı tehlike tam burada yatıyordu: Arap sokağı yalnız kendi diktatörlerine meydan okumuyor, İsrail’in yıllardır devletlerle kurduğu ilişkilerin de arasına girmeye hazırlanıyordu.
Mısır’da 2013’te yaşanan Sisi darbesi bunun yalnız teorik bir çıkar ortaklığı olmadığını gösterdi. İsrail darbeci Sisi yönetiminin uluslararası destek görmesi için Avrupa ve ABD nezdinde ciddi lobi yaptı ve diplomatik ağırlığını kullandı.
İsrail Arap diktatörlerini ve otoriter monarşileri işte bunun için sever; çünkü meşruiyetini halktan almayan Arap yönetimleri halkların tercihine bakmadan İsrail politikaları geliştirebilirler.
“Ortadoğu’nun tek demokrasisi” olmanın paradoksu da tam burada ortaya çıkıyor: İsrail’in bölgesel çıkarları Arap dünyasında demokrasinin yayılmasından değil —Sisi darbesi örneğinde olduğu gibi— halk iradesinin devlet politikalarından uzak tutulmasından besleniyor.











