İslamcıların demokratik yollarla iktidara gelip sonra otoriterleştiği örnekleri biliyoruz. Türkiye bunun en yakından tanıdığımız örneklerinden biri. Peki ya tersi? İslamcılar demokratlaşır, gücü paylaşmayı ve kendilerini sınırlamayı kabul ederken sekülerler otoriterleşirse ne olur? Bu sorunun cevabı Tunus’tan geldi: Ülkenin en büyük İslamcı hareketinin lideri Raşid Gannuşi bugün 84 yaşında ve hapiste.
Gannuşi bildiğimiz anlamda siyasî İslam’ın içinden gelen bir figür. 1981’de arkadaşlarıyla birlikte İslâmî Eğilim Hareketi’ni kurdu; hareket daha sonra Nahda adını aldı. Gannuşi 1980’lerden itibaren demokrasi, çoğulculuk, siyasî özgürlükler ve kadınların kamusal hayattaki yeri üzerine düşünmeye başladı. Hapis, baskı ve yirmi yılı aşan Londra sürgünü boyunca bu dönüşüm devam etti. Gannuşi 2011’de Arap Baharı’nın hemen ardından demokrat ve çoğulcu bir dindar olarak Tunus’a döndü. Siyasî İslam’ın içinden çıkmış bir lider, uzun bir fikrî ve siyasî yolculuğun sonunda İslâmî referanslarını koruyarak çoğulcu demokrasiyle uzlaşmıştı.
İktidarla imtihan

İslamcıların demokrasiyle ilişkisi hakkında çoğunlukla fikirleri değil, iktidara gelince yapacakları sorgulanıyordu. Bu hareketlere yıllardır standart bir itiraz yöneltilmekteydi: Güçsüzken demokrasi isterler; seçimleri kazanıp devleti ele geçirdiklerinde gerçek yüzleri ortaya çıkar.
Tunus bu iddianın sınanabileceği ender örneklerden birini sundu.
Bin Ali’nin 2011’de devrilmesinden sonra yapılan ilk serbest seçimlerde Nahda açık ara en büyük parti oldu. İslamcı bir hareket ilk defa Tunus devletinin geleceğini tek başına şekillendirebilecek gerçek bir güce kavuşmuştu. Fakat Gannuşi bunu yapmadı, ülkeyi tek başına yönetmek yerine iki seküler partiyle koalisyon kurdu; yeni anayasa hazırlanırken de kendi tabanının bir kısım taleplerini göz ardı edip kadın-erkek eşitliği, vicdan özgürlüğü ve devletin sivil niteliği gibi konularda sekülerlerle uzlaştı. Daha da ilerisi var: Devrilen Bin Ali rejiminin mensuplarının siyasetten yasaklanması gündeme geldiğinde Gannuşi buna karşı çıktı. Oysa eski rejimin adamlarını seçimlere sokmamak Nahda’nın doğrudan siyasî çıkarınaydı ama Gannuşi rakiplerini hukuk yoluyla tasfiye etmek yerine, onların da yeni sistem içinde siyaset yapmasını tercih etti.
İktidardan vazgeçebilen İslamcılar
Asıl sınav 2013’te geldi. Solcu siyasetçiler Şükrü Belayd ve Muhammed Brahmi’nin öldürülmesi ülkeyi büyük bir krize sürükledi. Selefî şiddet yükseliyor, seküler muhalefet Nahda’ya karşı sokaklara çıkıyordu. Aynı yıl Mısır’da Müslüman Kardeşler kökenli Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi askerî darbeyle devrilmişti. Tunus’un benzer bir çatışmaya sürüklenmesi hiç uzak bir ihtimal değildi. Gannuşi direnmek yerine uzlaşmayı seçti. En büyük seküler rakibi Baci Kaid es-Sibsi ile görüştü, Nahda liderliğindeki hükümet çekildi ve yerini teknokrat bir hükümete bıraktı. 2014’te İslamcılarla sekülerlerin üzerinde uzlaştığı yeni bir anayasa kabul edildi.
Nahda 2016’da bir adım daha attı. Gannuşi, hareketini artık klasik anlamda “siyasî İslam”ın parçası olarak tanımlamak istemediğini açıkladı. Dinî faaliyetlerle parti siyasetinin ayrılacağını ve Nahda’nın bir “Müslüman demokrat” parti haline geleceğini söyledi. Benzetme açıktı: Avrupa’daki Hıristiyan demokrat partiler nasıl Hıristiyan devleti kurmaya çalışmıyorsa, Müslüman demokratlar da “şeriat devleti” kurmaya çalışan bir hareket olmayacaktı.
Bütün bu olumlu tabloya eşlik eden önemli bir negatif faktör var: Nahda’nın iktidardaki performansı pek parlak değildi. Tunus’u çoğulcu demokrasiye uygun şekilde hakkaniyetli yönetmeye çalıştılar ama iyi yönettiklerini söylemek kolay değil.
Bu defa sekülerler otoriterleşti
Bu başarısızlıklar sonunda Nahda karşıtlığı ile demokrasi yorgunluğunun birbirine karışmasına yol açtı. 2019’da geleneksel siyasî sınıfın dışından gelen Kays Said cumhurbaşkanı seçildi. 25 Temmuz 2021’de başbakanı görevden aldı, ardından parlamentoyu lağvetti ve milletvekillerinin dokunulmazlıklarını kaldırdı; sonrasında yargı üzerindeki kontrolünü artırdı ve Tunus’u giderek tek adam yönetimine dönüştürdü.
Çarpıcı olan, bütün bunların başlangıçta toplumun önemli bir bölümünden destek görmesiydi; güçlü seküler ve sol çevreler Said’in hamlesine destek verdiler. Hatta 2013’te demokrasiyi kurtarmış olan Ulusal Diyalog sürecinin başlıca aktörlerinden Tunus Genel İşçi Sendikası UGTT bile başlangıçta Said’in hamlelerine karşı çıkmadı. Tunuslu seküler kitlelerin ve çoğu seküler siyasî aktörün gözünde parlamentoyu kapatan cumhurbaşkanı, Nahda’dan ve işlemeyen siyasî düzenden kurtulmak için katlanılması gereken, daha ehven bir seçenekti.
Fakat otoriterliğin kapısı bir defa açıldığında içeri kimin gireceği belli olmuyor. Said Nahda’yı ezmekle kalmadı; arkasından seküler muhalifler, gazeteciler, sendikacılar ve sivil toplum da giderek Said’in baskılarından payını aldı. Bir zamanlar İslamcıların iktidarından korkan bazı seküler çevreler birkaç yıl sonra kendilerini bu sefer otoriter devletin mağduru olarak buldular.
Gannuşi ise 2023’te tutuklandı. Hakkında açılan davalarla sonunda ağır hapis cezaları verildi ve 2026’da bunlara müebbet hapis cezası da eklendi. Çoğu gözlemci suçlamaların siyasî olduğunu söylüyor; uluslararası insan hakları kuruluşları da Said yönetiminde yargı bağımsızlığının ağır biçimde aşındığına dikkat çekiyor. Böylece Gannuşi yaklaşık yarım yüzyıllık siyasî hayatının başladığı yere, hapishaneye döndü.
Türkiye’de hikâye tersinden yaşandı
Türkiye’den bakınca bu hikâye daha da düşündürücü hale geliyor. Biz büyük ölçüde ters yönden yürüdük. Türkiye’nin İslamcıları uzun yıllar devletin baskısından, parti kapatmalardan, askerî vesayetten ve seçilmiş hükümetlerin üzerinde duran bürokratik iktidardan şikâyet ettiler. AK Parti’nin ilk yıllarında demokratikleşme hem siyasî programının önemli bir parçası hem de kendi varlığını güvence altına almanın yoluydu.
AK Parti’nin bugünkü anlamda otoriter sayılamayacağı 2000’li yıllarda yaşananlar ise muhafazakâr tabanın siyasî hafızasında derin izler bıraktı. 2007’de farklı şehirlerde milyonlarca insanın katıldığı cumhuriyet mitinglerinin görünür hedefi, eşi başörtülü Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı olmasını engellemekti. Hayrünnisa Gül’ün başörtüsü, Çankaya’nın ve daha geniş anlamda devletin kimlere ait olduğu tartışmasının sembolüne dönüşmüştü. Ardından 27 Nisan e-muhtırası geldi; Anayasa Mahkemesi’nin 367 kararıyla Meclis’in cumhurbaşkanı seçmesinin önü kesildi. Bir yıl sonra AK Parti hakkında kapatma davası açıldı ve parti kapatılmaktan bir oyla kurtuldu.
Bütün bunlar AK Parti’nin daha sonraki otoriterleşmesini elbette mazur göstermez; ama bu tecrübenin iktidar tabanında bıraktığı siyasî hafıza, ilerleyen yıllardaki otoriterleşmeye toplumsal meşruiyet sağladı. Muhafazakâr mahallenin önemli bir bölümünün çıkardığı ders kabaca şuydu: “Biz seçimleri kazanabiliriz ama devletin gerçek sahibi sayılmıyoruz. Ne yapıp edip iktidarımıza sahip çıkalım.”
İlerleyen yıllarda giderek gücünü merkezileştiren iktidar da bu hafızayı canlı tuttu. Kuvvetler ayrılığı, bağımsız yargı veya iktidarı sınırlayan başka kurumlar, tabanın önemlice bir kesiminde tarafsız demokratik güvencelerden ziyade geçmişte kendilerine karşı kullanılmış ve yeniden kullanılabilecek araçlar olarak algılandı. İktidarı kaybetmek sıradan bir seçim yenilgisi olmaktan çıkıp geçmişte kendilerini devletin dışında tutan güçlerin geri dönmesi ihtimali olarak görülmeye başladı.
Otoriterleşme böyle durumlarda yalnız yukarıdan aşağıya dayatılmıyor; aşağıdan da meşruiyet üretiyor. İnsanlar “otoriter bir rejim istiyorum” demiyor, “Karşımızdakiler demokrat değilse, onlara karşı demokrasiyle kendimizi nasıl koruyacağız?” diye düşünüyor. İktidarın kendisini sınırlayan kurumları zayıflatması da böylece tabanının gözünde demokrasiden uzaklaşmak değil, geçmişte yaşananların tekrarını önlemek olarak kodlanıyor.
Tunus’ta tam tersinden aynı süreç yaşandı. Sekülerlerin bir bölümü Nahda’yı normal bir siyasî rakip değil, yeterince güçlenirse Tunus’un seküler karakterini ortadan kaldırabilecek varoluşsal bir tehdit olarak gördü. Gannuşi’nin verdiği tavizler, iktidarı paylaşması ve gerektiğinde geri çekilmesi bu korkuyu ortadan kaldırmaya yetmedi. Kays Said parlamentoyu askıya aldığında, Nahda’dan kurtulmayı demokratik kurumları korumaktan daha önemli görenlerin bir bölümü bu müdahaleye destek verdi veya karşısında durmadı.
“Seçimi kazanabilirsiniz ama ülkeyi size bırakamayız”
İki ülkede aktörler farklıydı ama mekanizma şaşırtıcı ölçüde benzerdi: “Seçimi kazanabilirsiniz ama ülkeyi size bırakamayız.”
Türkiye’de bu anlayış uzun yıllar İslamcılara karşı kullanıldı. Sonra iktidara yerleşen İslamcı-muhafazakâr hareket giderek kendi rakiplerine aynı gözle bakmaya başladı. Tunus’ta ise demokratlaşmaya ve kendisini sınırlamaya çalışan İslamcı hareket, rakiplerinin bir bölümündeki aynı korkuyu ortadan kaldırmayı başaramadı.
Yıllardır “İslamcılar demokrat olabilir mi?” diye soruyoruz ve Türkiye tecrübesi bu sorunun çok da haksız olmadığını gösteriyor. Tunus ise bize sorunun eksik olduğunu hatırlatıyor.
Demokrasi yalnız benim iktidara gelme hakkımın tanınması değil. Hiç sevmediğim, fikirlerini yanlış hatta tehlikeli bulduğum insanların da seçim kazanabileceğini ve beni yönetebileceğini kabul etmem. Fakat bunun sürdürülebilmesi için benim de demokrasi içinde kaldığım sürece rakibimin beni yok etmeyeceğine güvenebilmem gerekiyor. Taraflardan biri diğerini seçim kazanabilecek bir rakip değil, devlet ele geçirilmeden önce durdurulması gereken varoluşsal bir tehdit olarak görmeye başladığında demokrasi giderek imkânsızlaşıyor.
Gannuşi’nin hikâyesinin önemi bu yüzden “İslamcılar demokrat olabilir” sonucundan daha büyük. Bir İslamcının ve bir İslamcı hareketin değişebileceğini, gücü paylaşmayı ve rakibinin meşruiyetini kabul etmeyi öğrenebileceğini gösterdi. Türkiye’nin tecrübesi ise geçmişte dışlanmış olmanın, iktidara geldiğinizde sizi demokrat kalmaya mecbur etmediğinin altını çizdi.
İki hikâyenin ortak dersi belki de şu: Demokrasiyi asıl öldüren şey taraflardan birinin İslamcı, diğerinin seküler olması değil; tarafların birbirlerini ülkenin eşit ve meşru vatandaşları olarak görmemeye başlamaları. Bir demokraside ülkenin “gerçek sahibi” olan ayrıcalıklı bir kesim olmaz, vatandaşların tamamı ülkenin gerçek sahipleridir. Birbirlerinden ne kadar farklı olurlarsa olsunlar, dindarıyla seküleriyle, muhafazakârıyla liberaliyle, sağcısıyla solcusuyla bütün vatandaşlar aynı ölçüde ülkenin sahibidir. Hiçbir vatandaş veya toplumsal kesim diğerlerinin izin verdiği ölçüde katlanılan bir üvey evlat olarak görülemez.
Bunun siyasetteki karşılığı da rekabetin meşruiyetini kabul etmektir. Benim doğru, sizin yanlış olduğunuza inanabilirim, sizin iktidara gelmenizin ülke için kötü olacağını da düşünebilirim. Zaten siyaset bunun için var. Fakat demokrasi, bu mücadeleyi eşit hukukî haklara sahip vatandaşlar arasında meşru bir rekabet olarak görmeyi gerektiriyor. Rakibimin seçim kazanmasını ülkenin el değiştirmesi, devletin ele geçirilmesi veya “ülkenin gerçek sahipleri”nin iktidarı kaybetmesi olarak görmeye başladığım anda demokratik zeminden uzaklaşmaya da başlamış oluyorum. Çünkü demokrasi yalnız seçim yapmak değil; bu ülkenin benim kadar bana hiç benzemeyen insanların da ülkesi olduğunu kabul etmek, rakibinizin sizin kadar meşru olduğunu bilmek ve seçimleri kazandığında ülkeyi ona da emanet edebilmektir.











