Burak Karataş yazdı: L’insensibilite de l’azur et des pierres

Azıcık “damdan düşer gibi” olacak ama, kendimi yazmak mecburiyetinde hissettim (nedendir bilinmez): Édouard Balladur geçen hafta vefat etti.

Burak Karataş yazdı: L’insensibilite de l’azur et des pierres
Burak Karataş yazdı: L’insensibilite de l’azur et des pierres

Bu haber, elbette ki aziz ve necip halkımızın bilmemneresinde olmadı, çünkü Beşiktaş’ın Fener’e iki çekmesi, Zeynep’le Hilal’in güzellikleri, İsmail’in gene transfer olması (bu futbolcu değil üstelik!), Üsküdar Belediyesi Başkanvekili seçimleri gibi birbirinden mühim gündem maddeleriyle meşguldük.

Üstelik, halkımızla aynı dalga boyunda “seyreden” matbuatımız da konuya bigane kaldı… Tavlada iki mars bir oyuna beş yüz dolar bayılan kızıl kumarbazların “mevzuyu çakozlamaması” normal de, “lisan bilen akıllı çocuklardan” da iş çıkmadı, acep nedendir?

Bizim basına büsbütün yüklenmeyelim, bu herifi Batı basını bile ölümüyle hatırlayıverdi yahu! Hepimiz unutmuşuz, oysa 1993-95 arası Fransa’da başbakanlık dahi yapmıştı…

Belki bu “unutulmuşlukta” Balladur’un karşıdakine buram buram hissettirdiği soğukluğun, kibrin ve kendini beğenmişliğin de bir payı bulunuyordur… Mesafeli bir adamdı, bakan olduğunda bile…

Eh, orası Fransa’ydı, orada bakanlara bizdeki gibi “n’aber lan sayın bakanım?” diye seslenenler bulunmazdı ama, “ortaokul mezunu bakan” gibi bir garabete rastlanıldığı da görülmemişti.

Burak Karataş yazdı: L’insensibilite de l’azur et des pierres
Burak Karataş yazdı: L’insensibilite de l’azur et des pierres

Balladur hakkında yazılan en iyi “obituary” yazısı, bizce The Guardian nam İngiliz ceride-i şahanesi -ki kendisini “solcu olaraktan” ve de ikide bir yayınladığı “şu monarşiyi başımızdan defetmenin vakti gelmedi mi artık kuzum…” yollu anketlerinden tanırız!- yazdı. Refikimizin hatırlattığına göre, esbak başvekil için Le Canard Enchaîné gazetesi de bizimle aynı şeyi yazmış (herifi “kendini beğenmiş” buluyorlar), ayrıca Le Monde’un bir karikatüristi de (Plantu) Balladur’u 18. yüzyıldan kalma kıyafetlerle ve perukayla tasvir etmiş!

Oysa -gene refikimizin hatırlattığı üzere- Balladur bir “aristokrat” falan değildi (esbak reisicumhur d’Estaing gibi!)… Kendisi İzmir doğumludur! Babası, o tarihlerde bir Osmanlı bankasının bir şubesinde müdür olarak “vazife ifa ediyor” (sene 1929 olduğuna göre, aynı banka aslında bir cumhuriyet bankası!), sonrasında da aile Marsilya’ya yerleşiyor. (Ailesi Türkiye’den Fransa’ya göçmüş bir Ermeni ailesiymiş… Demek ki bizim memlekette bir ara “Tanrı Dağı kadar Türk, Hira Dağı kadar Müslüman” olmayanlar da yaşarmış!)

Balladur, önceleri de Gaulle’ün “sadık başvekili” Georges Pompidou’nun danışmanı, hemen akabinde de cumhurbaşkanlığında “katib-i umumi” oluveriyor. 1974’te ise, Pompidou vefat ettiğinden, iş hayatına atılıyor. CV doldurup iş görüşmesine gitmiyor tabii, büyük şirketlerin aracılığına soyunuyor.

1980 senesinde, “azimle aday olan reisicumhur olur” sloganıyla hareket eden eski Paris Belediye Reisi Jacques Chirac’ın danışmanı yazılıyor (bu cümlede Türk siyasetinin son yıllarındaki meşhur bir aktöre gönderme yapılmamıştır), ancak Chirac başarılı olamıyor (bu cümlede de bir öngörüde bulunulmamıştır!), gene de siyaset bilimi literatüründe “cohabilitation” denilen bir modelin Balladur sayesinde denendiğini görüyoruz: “Solcu” Mitterand cumhurbaşkanı, “sağcı” Chirac başbakan… Hani, “Madanoğlu başkan, Soysal başbakan” gibi bir şey vallahi! (Ya burada kim sağcı, ağabey?)

Yenilen pehlivan güreşe doymadığından, Chirac doksanlara “Fransız reisicumhuru” olarak giriyor. (Oralarda bir “solun onursal lideri” Prof. Erdal İnönü olmadığından, meclis hokkabazlığıyla değil, bileğinin hakkıyla, sandıkta kazanarak cumhurbaşkanı oluyor!) Chirac, “bu Balladur’un benim yerimde gözü yoktur herhalde, partiyi de ele geçirmez, varsın benim başvekilim bu olsun, hem sosyalistlerle de arası büsbütün bozuk değil” diye düşünerek sadaret mührünü Frenk keferesinin eline tutuşturuveriyor!

Hüsamettin Cindoruk, pardon, Édouard Balladur bir “neo-Gaullist” olarak görülmesine karşın, bu fikriyatın ulusalcılığına daima hesap adamlığıyla karışık bir Avrupalı saydamlığının perdesinden baktı, ayakları Paris’e bastı belki ama, başvekilliği boyunca Avrupa’nın hâkimi olan “Birleşik Almanya” ile kapışmamaya özen gösterdi. Ruanda’da katliam yapmakla suçlanınca da derhal geri çekildi. (Bu arada ölenlerin isimleri Niyazi olarak kaldı.)

“Velinimeti” Chirac ile bozuşan Balladur, 1995 seçimlerinde “reisicumhur namzedi” olduğunu açıkladı, ve fakat seçimlerde halktan oy yerine kol saati aldı: Fransızlar, ikinci turda “mevcut başkanla devam edelim” demişlerdi.

Kerameti kendinden menkul bir sağcı olan, hatta “Fransa’nın Kemal Derviş’i” sayılabilecek kadar renksiz bir politikacıydı Balladur, 2001’de Paris’e belediye reisi olmak için aday oldu (bu bir tenzil-i rütbeydi ama mis gibi de rütbeydi işte!), İlhan Kesici’yle, pardon, Jean Tiberi’yle oyları böldüler, böylece sosyalist aday Bertnard Delanoé seçildi!

(Acaba Balladur bizde politika yapsaydı, basın ona da “sayfalarını” açar mıydı, “gel, nasıl ve niye kaybettin bize anlat da tefrika edelim” der miydi? Şarkıcı olmadığı için şansı olmasa gerek…)

Bu arada bir sürü yolsuzluk iddiasından da yargılandı (“bu sağcılar böyledir işte kardeş, hem yapar hem yerler!”), fakat kanıt bulunamadığı için “yeterli delil olmadığından” tüm suçlamalardan beraat etti. Eski “Milli Müdafaa Vekili” Leotard ise suçlu bulundu, hapis ve para cezasına çarptırıldı (“acaba bizim Nurettin de mi yedi, ne dersin kardeş?”)…

İşte böyle böyle bir ömür devirdi Balladur, arkasında doksan yedi sene taşıyıp öldü. Bizim Osman Bölükbaşı gibi, ıskatçılığını edenleri “ofsayta düşüremedi” üstelik, kimseye “biz daha ölmedik evladım, sizi de cebimizden çıkarırız evelallah” falan diyemedi, çünkü ıskatçılığını yapmak bir yana dursun, onu anan bir Allah’ın kulu çıkmadı.

Ben de bu yazıyı biraz ondan yazdım zaten, biraz gırgır şamata olsun diye, biraz da şundan: Şimdi “nostaljik takılıp” 6/7 Eylül yazamayız, neredeyse bir hafta geçti üzerinden, üstelik o zamanlar İstanbul’da lümpen sayısı ancak iki günlük kargaşa çıkartabilecek kadardı, şimdi milyonlarca var! Bu kepazeliğin hesabını hiçbir DP ileri geleninden de soramayız, sonra “iyi sıhhatte olsunlar” darılır(!)…

Aynı DP ileri gelenlerinin bir zamanın CHP’lileri olduğunu da hatırlatmak “fevkalade ayıp” olacak, sonra muhalifler darılacaklar!

İyisi mi hem “fanfinfon” yazalım (aman canım, ukala herif, ne buluyor şu Fransa’da bilmem ki…), hem de o 6/7 Eylül lümpenleriyle birlikte gireceğimize kesin gözüyle bakılan Avrupa Birliği’nin gündemlerinden birine değinelim… Dilek kapımız falan açıksa belki üye bile oluruz.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş