Parti gazetecisi olmanın herhalde yararları çoktur. Haberlerden hangisini ittirip hangisini arka plana iteceğine partinin sacayaklarının duruşuna göre karar verirsin.
Merhum Ecevit’in deyimiyle “fırkacı fıkracı” olmak kolay mıdır peki? Eh, dön dolaş aynı yaveleri tekrarlarsan, o da pek kolay gelir gelgeç okuyucuya… “Koy kaldır temcit pilavı” misali, sürekli yazılarına “Dünya bir zamanlar ateşten bir toptu…” diye başlarsın, Sanayi Devrimi’nin faziletlerinden Kurtuluş Savaşı’na atlar, oradan da 27 Mayıs ilericiliğinin çengelini Hacı Bektaş felsefesine iliştirirsin, şiş de yanmaz kebap da.
Haa, bir de “resmi tarihçiler” var, olmaz olur mu? Ernest Renan, “bir millet yaratmak için geçmişi çarpıtmak gereklidir” demişti… Bu nedenle, bizde de bir “resmiciler”, bir “gayriresmiciler”, bir de “gizli ve saklıcılar” bulunuyor.
Sözgelimi, Zeki Müren’e niçin “paşa” dendiği, bu saydıklarımdan üçüncüsüne girer! İzmir yangını da, “olmuş canım bir zamanlar öyle kaka şeyler, fazla aldırmayın” kabilinden anılıp geçilen bir olaydır.
Şehirde yaşayan Türklere ve Yahudilere zarar vermeyen yangının nasıl olup da Ermenilere ve Rumlara zarar verdiği yıllar yılı bir giz gibi saklanmış ve unutturulmak istenmiştir.
(O Ermeniler ve Rumların İzmir’de sahip olduğu ‘mallar mülkler’ unutturulmamıştır ama, çemişlerin nefretini körüklemek için döne döne hatırlatılmıştır… Acaba yangın da mı benzer gerekçelerin körüklenmesiyle çıkarılmıştır?)
Gerçi, bu memlekette “kalburüstü eğitim” alan pek çok kişi dahi, bir zamanlar Yunanistan’la bir mübadele yaşandığını, ancak seksenli yıllarda, Murat Belge sayesinde öğrenmiştir.
Gazi Mustafa Kemal’in Uşakkizade ailesinin evinde konaklarken görüp dehşete kapıldığı 1922 senesinin meşhur ‘İzmir yangını’nı bilmemeleri ayıp da değildir, günah da.

Aldı Falih…
“En keskin Atatürkçü” Falih Rıfkı’nın anılarında yer alan İzmir yangını bölümünü sansür eden rezillere bir nanik yaparcasına, Çankaya kitabının o paragraflarını zikretmeyelim mi şimdi?
Birinci cildin 212. Sayfasından itibaren aynen naklediyorum:
“Gâvur İzmir karanlıkta alev alev, gündüz tüte tüte yanıp bitti. Yangından sorumlu olanlar, o zaman bize söylendiğine göre, sadece Ermeni kundakçılar mı idi? BU İŞTE ORDU KUMANDANI NUREDDİN PAŞA’NIN HAYLİ MARİFETİ OLDUĞUNU DA SÖYLEYENLER ÇOKTU. Atatürk’ün Nurettin Paşa’yı eskiden beri sevmediği ‘Nutk’unda görünür. Zafer sırasında birinci ordunun başında bulunması da tesadüf eseri idi. Ali İhsan Sabis’in atılışından sonra, Atatürk iki generalimize bu kumandanlığı teklif etmiş. İkisinin de bir zafer taarruzuna ihtimal vermeyerek, ve ‘kıdemsiz’ İsmet Paşa’nın emrine girmek de hoşlarına gitmeyerek, reddetmesi üzerine Nureddin Paşa hatıra gelmiş. Kibirli, dar kafalı, zulüm ve ceberrut düşkünü bir kimse idi. Bu yüzden bir zamanlar Millet Meclisi kendini harb divanına verip mahkum bile ettirmek istemişti. Bu kararın önüne geçmek için Mustafa Kemal’in ne kadar uğraşmış olduğunu ‘Nutuk’tan öğreniyoruz. Nureddin Paşa’nın biri İzmir’de, biri İzmit’te (Ali Kemal’in katli -yn) tertip ettiği iki linçin hikayesi yine o vakitler, bizi ikrah içinde bırakmıştır.
Bildiklerimin doğrusunu yazmağa karar verdiğim için o zamanki notlarımdan bir sayfayı buraya aktarmak istiyorum: Yağmacılar da ateşin büyümesine yardım ettiler. En çok esef ettiğim şeylerden biri, bir fotoğrafçı dükkanını yağmaya giden subay, bütün taarruz harbleri boyunca çekmiş olduğu filmleri otelde bıraktığı için, bu tarihi vesikaların yanıp gitmesi olmuştur. İzmir’i niçin yakıyorduk? Kordon konakları, oteller ve gazinolar kalırsa, azlıklardan kurtulamayacağımızdan mı korkuyorduk? Birinci Dünya Harbinde Ermeniler tehcir olunduğu vakit, Anadolu şehir ve kasabalarının oturulabilir ne kadar mahalle ve semtleri varsa, YİNE BU KORKU İLE YAKMIŞTIK. Bu kuru tahripçilik hissinden gelme bir şey değildir. Bunda bir aşağılık duygusunun da tesiri var. Bir Avrupa parçasına benzeyen her köşe, sanki Hıristiyan veya yabancı olmak, mutlaka bizim olmamak kaderinde idi. Bir harb daha olsa da yenilmiş olsak, İzmir’i arsalar halinde bırakmış olmak, şehrin Türklüğünü korumağa kafi mi gelecekti? Koyu bir mutaassıp, öfkelendirici bir demagog olarak tanımış olduğum Nureddin Paşa olmasaydı, bu facianın sonuna kadar devam etmeyeceğini sanıyorum. Nureddin Paşa, ta Afyon’dan beri Yunanlıların yakıp kül ettiği Türk kasabalarının enkazını ve ağlayıp çırpınan halkını görerek gelen subayların ve neferlerin affetmez hınç ve intikam hislerinden de şüphesiz kuvvet almakta idi.”
Yani, iddia olunduğu gibi İzmir’i kefere yakmamış, bu tertibatı “Sakallı Nureddin Paşa” diye bilinen mendebur düzenlemiş… İyi de, kim bu herif?

Aldı Mustafa Kemal…
1987 senesinin Ocak ayında, akabinde ise Nisan ayı sonu ve Mayıs ayı başı, evvela Tarih ve Toplum dergisi, saniyen Cumhuriyet ve salisen de Nokta dergisi refiklermiz tarafından gündeme getirilen bir konu, hayli enteresan bir mesele olarak karaya oturmuştu.
Merhum gazeteci Uğur Mumcu’nun “Nureddin Paşa mes’elesi”ne ilişkin olarak yazdığı 26 Nisan 1987 Pazar tarihli yazıyı ilgililere muhakkak salık veririz, pardon, tavsiye ederiz.
Aynı yazıda şunlara da değiniliyor: MGK’nın 6 Kasım 1982 tarihinde çıkardığı “devlet mezarlığı yasası” ile “ulu önder Atatürk’ün en yakın silah arkadaşları olan İstiklal Harbi komutanları” Ankara Orman Çiftliği’nde yapılan bir mezarlığa gömülecektirler. Bu komutanları Genelkurmay Başkanlığı belirleyecektir.
(Nitekim devrin MGK üyesi ve eski Hava Kuvvetleri Komutanı Tahsin Şahinkaya tarafından hazırlanan “Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Yasası”na ek olarak yayımlanan bir cetvelde hangi komutanlardan sözedildiği de açıklanmıştır.)
Aynı yasanın 17. maddesine göre mevzubahis komutanlar, “Atatürkçü düşünceyi, Atatürk ilke ve inkilaplarını bilimsel yoldan araştırmak ve bu konuda yayınlar yapmak” görevi verilen bu kurumun “şeref üyeleri” sayılmışlardır.
İsmet İnönü ve Mareşal Çakmak’ın yanısıra, bu listede adı geçenlerden biri, devrin hükümetince ve askeri cunta yönetimince haybeden “Orgeneral” ilan edilen Sakallı Nureddin Paşa!

Bak sen şu Allah’ın işine…
Müşir İbrahim Paşa oğlu ve de “Sakallı” namıyla maruf Nureddin Paşa, 1873 senesinde Bursa’da doğdu. Harbiye’den 1893-31 piyade mezunu, 1. Ordu Komutanı… Mustafa Kemal, onunla ilgili “büyük utkunun şerefine katılmaya en az hakkı olanlardan biridir” buyuruyorlar!
10 Eylül 1922 sabahı, ala-yı vala ile şehre giren Mustafa Kemal Paşa ve beraberindeki “zevat-ı mutade”nin, yani Fevzi Paşa, İsmet Paşa ve diğer komutanların güvenliği bile meşkuktur… İzmir, karmakarışık bir vaziyettedir, ortalıkta üzerine sivil urbalarını alıp halkın arasına karışmış Yunan askerleri fır dönmede… Sakallı Nureddin, Vilayet Konağı’na yerleşip “vazifeyi teslim almış”, kaçmamış olan İzmir metropoliti Hrisostomos’u ayağına çağırtıyor. Kemeraltı çarşısı içinden Namazgâh semtine götürülmesi emrediliyor, Cellat Ali Ağa teslim alacak almasına da, jandarmanın “hamiyyetli kalabalığa” ses geçirme imkânı yok! Metropolit, Artin Kemal misali paramparça edilmiştir… Bir Osmanlı vatandaşı olarak, ve yargılanmadan infaz edilmiştir.
Hemen akabinde, Nureddin Paşa kendisine bir “kartvizit” bastırmıştır efendim: Kût-ül Amare muhasırı, Afyon ve Dumlupınar muharebeleri galibi, İzmir fâtihi Nureddin Paşa! Yaa…
Peki ya Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretleri ne buyuruyorlar? Atatürk’e göre Nureddin, babasıyla beraber Abdülhamid’in has adamlarından biridir, 1908 İhtilali’nde rütbe tenzili yemiştir, şaşkın Kemalistlerimizin 13 Nisan yerine 31 Mart günü “lanetlediği” meşhur ayaklanmanın “ılımlı yürümesini temine” kalkışmış, Hareket Ordusu’na katılmadığı halde yalan konuşup aksini ileri sürmüş, kurmay olmadığı halde gene yalan söylemiş, Irak cephesinde İngiliz ordusuna karşı rezil kepaze olmuş bir herif-i naşerif ki, sormayın gitsin: 26 Ağustos günü de tek vazifesi “Mustafa Kemal’in dizinin dibinde cepheye sadece dürbünle bakmak” imiş bu İzmir fâtihinin!..
Peygamber soyundan geldiğini iddia edecek kadar palavracı, orduda sakal ve bıyık bırakmayanlara herkesin önünde hakaretler yağdıracak derecede yobaz, Atatürk’ün anlatımıyla “1923’te Bursa mebusu olarak girdiği Meclis’te hiçbir vakit kürsüye çıkmamış ve millet ve cumhuriyet menfaatlerini müdafaa için tek bir kelime dahi telaffuz etmemiş” bir hokkabaz…

Mete Tunçay’ın “yobaz, kibirli ve acımasız” diye anlattığı Nureddin Paşa, kürsüye sadece bir tek defa, o da şapka yasasına aleyhte takrir vereceğini söylemek üzere çıkmışlardır…
Büyük Atatürk, boşuna mı kendisini kastederek “millet ve tarih san vermekte o kadar açık elli değildir” diyecektir? Bu öylesi güzel bir ifade ki, yalnızca Sakallı Nureddin’e değil, onun nezdinde bütün bürokrat kuyrukçusu munkabızlara, bütün sansürcülere, bütün “hamiyyetli mukaddesatçı” palavracılarına, Kurtuluş Savaşı’mız üzerinden kendine siyasi rant yaratmak amacıyla yanıp tutuşan bütün zartzurtçulara uyuyor bizce…
Falih Rıfkı, “eğer taarruzun son günlerinde Mustafa Kemal ve bir iki arkadaşı kazaya uğrayıp da, İzmir fâtihliği tacı böyle bir kumandanın başında kalsaydı, diye bugün de içimden bir ürperti geçer…” diye bitiriyor kitabının o kısmını.
Şimdi siz söyleyin bakalım, rezalet bu denli ayyuka çıkmış, hamsi kavağa ermişken, pespayeliği halının altına süpüren “resmi tarihçi” refiklerimizi şimdi mi öpelim, yoksa onları da “tarihçilere” mi bırakalım?














