İSTANBUL (Medyascope, Ayküt Öztürk, Seda Demiralp, Uğur Özdemir) – Prof. Dr. Seda Demiralp, Doç. Dr. Uğur Özdemir ve Dr. Aykut Öztürk, Türkiye’de aşıya ilişkin şüpheler ile toplumsal ve kurumsal güvensizlik arasındaki ilişkiyi ele aldı. Araştırma, sağlık iletişiminde yalnızca doğru bilgi vermenin değil, güven sorununu da dikkate almanın önemine işaret etti.

Türkiye’de sağlık otoriterleri ve bilhassa aşılarla ilgili şüpheler, kurumlara duyulan güvensizlikle birlikte görülüyor. Yeni bir araştırma, sağlık iletişiminin insanların gündelik hayattaki kaygılarını da dikkate alması gerektiğini gösteriyor.
Sağlık Bakanlığı, bu yıl 3-9 Eylül Halk Sağlığı Haftası kapsamında aşı konusunda dikkat çekici bir mesaj verdi: “Bilgiyi Sorgula, Kaynağı Doğrula, Sağlığını Aşı ile Koru.”
Mesaj, sağlık ve aşı konusundaki yanlış ve yanıltıcı bilgilere karşı vatandaşları güvenilir ve bilimsel kaynaklara yönelmeye çağırıyor. Peki ya sorun yalnızca yanlış bilgiye maruz kalmak değilse? Ya insanlar, doğru bilgiyi vermesini beklediğimiz kaynakların kendisine de güvenmiyorsa?
Bir anne ya da baba, çocuğuna yapılacak aşı hakkında doktorunun söylediklerinden neden kuşku duyar? Bu soruya çoğu zaman sosyal medyada karşısına çıkan yanlış bilgileri düşünerek cevap veriyoruz. Bir video, bir söylenti, bilimsel görünüm verilmiş bir iddia… Oysa aynı mesaj herkesi aynı ölçüde ikna etmiyor. Yanlış bilginin hangi koşullarda inandırıcı bulunduğunu anlamak için insanların yaşadıkları topluma ve kurumlara nasıl baktıklarını da sormamız gerekiyor.
Bu amaçla hazırladığımız “Sağlık Dezenformasyonu ve Toplumsal Dirençlilik” raporu, bu sorunun Türkiye açısından önemini ortaya koyuyor. Emotics Lab ve Segmenta Araştırma iş birliğiyle yürütülen çalışma, 6-9 Nisan 2026 tarihlerinde Türkiye genelinden 1.500 kişinin katıldığı, yaş, cinsiyet, eğitim ve bölge bakımından temsili bir ankete dayanıyor.
Bulgular, aşıya ilişkin şüphelerin gündelik güvenlik kaygıları ve kurumsal güvensizlikle yakından ilişkili olduğunu gösteriyor.
Aşıya ilişkin tutumları anlamak için araştırmada iki temel göstergeye odaklanılıyor. Bunlardan ilki, “Aşılar çocukların gelişimini olumsuz etkileyebilir” ifadesine verilen yanıtlar. Bu iddiayı açıkça reddedenlerin oranı yalnızca yüzde 36. Yüzde 33 ifadeye katılırken, yaklaşık yüzde 30 ortada konumlanıyor. Başka bir deyişle, her üç kişiden yalnızca biri aşıların çocukların gelişimine zarar verebileceği iddiasını net biçimde reddediyor.Bu sonuç, aşı konusundaki şüphelerin ne kadar geniş bir kesime ulaştığını gösteriyor.
İkinci ifadeye verilen yanıtlar daha da dikkat çekiyor. “Bilim insanları ve doktorlar vatandaşları aşılar konusunda yanlış bilgilendiriyor” ifadesine, katılımcıların yüzde 44’ü bu görüşe katılıyor.
Açıkça reddedenler ise yalnızca yüzde 26’da kalıyor. Böylece, aşı hakkında bilgi vermesini beklediğimiz kişilere duyulan güvensizliğin, aşının kendisine ilişkin sorguladığımız olumsuz kanaatten daha yaygın olduğu ortaya çıkıyor. Sağlık iletişimi açısından ciddiye alınması gereken bir fark bu. İlk grafik, iki ifadeye verilen yanıtları birlikte gösteriyor.

Bu sayıları okurken şüphesiz bir ayrımı korumak gerekiyor. Ankette bir ifadeye katılmak, kişinin çocuğunu aşılatmadığı anlamına gelmiyor. Ortada kalan herkesi de aşı karşıtı saymak doğru olmaz. Araştırma, aşılanma davranışını değil, belirli iddialara yaklaşımı ve sağlık otoritelerine duyulan güveni ölçüyor.
Yine de yaklaşık üçte birlik kararsız kesim, iletişim açısından önemli bir muhatap teşkil etmekte. Soruları yanıtlanmayı bekleyen bu insanların kaygılarını peşinen bilgisizlikle açıklamak ise kurulabilecek diyaloğu daha başlamadan zorlaştırabilecek özellikte.
Benzer bir kolaycılık, sorunu yalnızca eğitimsizliğe bağlamakta görülüyor. Bulgularımız bu açıklamanın yetersiz kaldığını gösteriyor. Doktorlara güvensizlik eğitim düzeyi düştükçe bir miktar artsa da üniversite mezunlarında da yüksek.
Aşıların çocuk gelişimini olumsuz etkileyebileceği düşüncesinde ise eğitimin belirgin bir koruyucu etkisi görünmüyor. Diploma, bu araştırmada, sağlık konusundaki şüpheleri ortadan kaldıran bir güvence sunmuyor. Dolayısıyla yalnızca eğitim düzeyine bakarak kimin yanlış bilgiye açık olduğunu kestirmek güç.
Siyasi tercihler de beklenebilecek kadar keskin bir ayrım yaratmıyor. Raporda kullanılan 2024 parti tercihlerine göre iktidar ve ana muhalefet seçmenlerinin yanıtları birbirine oldukça yakın. Bu bulgu, sağlık iletişimini belirli bir siyasi kesime yönelik bir kampanya olarak tasarlamamak için önemli bir gerekçe.
Gençlerde ise farklı bir özellik öne çıkıyor: 18-24 yaş grubunda her iki soruda da ortada kalanların oranı yüzde 40’ı aşıyor. Gençlerle konuşurken bu belirsizliği dikkate almak gerekiyor.
Asıl belirgin fark ise, insanların kendilerini ne kadar güvende hissettiğinde ortaya çıkıyor. Bunu ölçmek için katılımcılara suçun gündelik hayata etkisini, çocukların uyuşturucuya bulaştırılması korkusu ve mahkemelerin suçluları gerektiği gibi cezalandırıp cezalandırmadığına ilişkin görüşleri soruldu.
Görülüyor ki, katılımcıların yüzde 57’si suç oranlarındaki artışın günlük hayatını etkilediğini düşünüyor. Yüzde 69’u mahkemelerin suçluları gerektiği gibi cezalandırmadığını söylüyor. Çocukların uyuşturucuya bulaştırılmasından korkanların oranı ise yüzde 79’a ulaşıyor. Bunlar oldukça yaygın kaygılara işaret ediyor.
Bu yanıtlarla oluşturduğumuz toplumsal güvensizlik ölçüsünde, “düşük güvensizlik” grubundakilerin yaklaşık yüzde 24’ünün aşı dezenformasyonuna açık olduğu görülüyor.
Orta grupta bu oran yüzde 48, yüksek güvensizlik grubunda ise yüzde 58’e erişiyor. Yani, en düşük ve en yüksek grup arasında 34 puanlık fark var. Yaş, cinsiyet, eğitim, siyasi tercih ve toplumsal hayattan geri çekilme birlikte hesaba katıldığında da toplumsal güvensizlik, incelediğimiz etkenler arasında en güçlü ve tutarlı ilişkiyi gösteriyor.

Mahkemelerle ilgili bir kanaatin aşıya bakışla ilişkili olması ilk anda şaşırtıcı gelebilir. Ne var ki, vatandaşlar farklı kurumlarla yaşadığı deneyimleri birbirinden bütünüyle ayırmıyor olabilirler. Kendisini korumasını beklediği kurumlara güvenmeyen birinin, sağlık alanındaki açıklamalara da daha kuşkuyla yaklaşması mümkündür.
Nitekim, verilerimiz, adalete ve güvenliğe ilişkin güvensizlikle doktorlara ve bilim insanlarına yönelik güvensizliğin birlikte görüldüğünü ortaya koyuyor. Sağlıkla ilgili bir mesajın nasıl karşılandığını düşünürken bu daha geniş güven zeminini hesaba katmak gerekiyor.
Bu noktada araştırmanın bazı sınırlarını da not etmek gerekir. Tek bir dönemde yapılan anket, farklı güvensizlikler arasındaki sebep-sonuç ilişkisini kanıtlayamaz. Ortak başka etkenler de bu tutumları besliyor olabilir.
Dolayısıyla, örneğin, mahkemelere güven artırılırsa aşıya güvenin kendiliğinden yükseleceğini söyleyemeyiz. Söyleyebileceğimiz, sağlık alanındaki güvensizliği toplumdaki genel güven sorunundan bağımsız ele almanın eksik kalacağıdır.
Nihayet, araştırmada “umut” duygusuna yönelik bulgularımızın da bu tabloyu tamamladığını görüyoruz. Güncel siyasetin kendilerinde en çok hangi duyguyu uyandırdığı sorulduğunda, katılımcıların yalnızca yüzde 16’sı “umut” belirtiyor. Kendini umutlu hissedenlerde aşı dezenformasyonuna açıklık yüzde 28 iken, diğerlerinde yüzde 45 seviyesinde seyrediyor. İkinci grafikte, karşılaştırdığımız duygular arasında dezenformasyona yatkınlık konusunda belirgin biçimde fark yaratanın umut olduğu görülüyor. Umutlu katılımcılar aynı zamanda daha az toplumsal güvensizlik bildiriyor. Bu sonuçtan geleceğe bakışın ve kurumlara duyulan güvenin sağlıkla ilgili kanaatlerle birlikte incelenmesi gerektiği sonucunu çıkarmak oldukça mümkün.

Peki bu bulgular sağlık iletişimi için ne söylüyor? Herhalde araştırmanın en somut sonucu, doğru bilgiyi erişilebilir biçimde sunmayı sürdürürken, o bilgiyi verenlerle vatandaş arasındaki ilişkinin niteliğine de yatırım yapmak gerektiğidir. İnsanların soru sorabildiği, kaygılarının küçümsenmediği, açıklamaların anlaşılır olduğu temaslar önemlidir.
Aile hekimleri ve yerel sağlık çalışanları bu nedenle bilhassa özel bir yerde durmaktadır. Araştırma, sağlık iletişiminde yalnız bilgi paylaşımını değil güveni gözeten yaklaşımları geliştirmek ve değerlendirmek için güçlü bir gerekçe sunmaktadır.
Bu yaklaşımın uygulamada karşılığıda, öncelikle, sağlık çalışanlarına vatandaşla konuşabilecekleri zaman ve koşulları sağlamak olabilir. Bir ebeveynin kuşkusunu dile getirmesi, onu hemen bir kategoriye yerleştirmek için kullanılmamalıdır.
Neyi merak ettiğini ve hangi kaynağa neden inandığını öğrenmek, verilecek açıklamayı da iyileştirebilir. Özellikle kararsız kesimlerle kurulacak iletişimde, mesajın ulaşıp ulaşmadığı kadar anlaşılıp anlaşılmadığını ve güvenilir bulunup bulunmadığını da değerlendirmek gerekir. Böyle bir yaklaşımın başarısı da varsayımlara dayanmamalıdır ve araştırılmalıdır.
Aynı zamanda kurumların güvenilirliğini gündelik işleyişleriyle kazanması gerekmektedir. Şeffaf açıklamalar, hatalar karşısında sorumluluk alma ve vatandaşın sorularına cevap verme bu tartışmanın parçası olmalıdır.
İnsanlardan güvenmelerini istemek, güveni hak edecek uygulamaların yerini tutamaz. Türkiye’de aşıya ilişkin şüpheleri azaltmak istiyorsak, vatandaşın kendisini korunmuş ve dikkate alınmış hissedip hissetmediğini de önemsememiz gerekir. Sağlık iletişiminin başarısı, bu ilişkinin ne kadar sağlam kurulabildiğiyle çok yakından bağlantılı görünmektedir.
En nihayette, meseleyi yalnızca sağlık sektörünün kendi içinde çözebileceği bir güven sorunu olarak da görmemek gerekir. Toplumsal güvensizliği sektör sektör tedavi etmek zordur. Bu sebeple, sağlık alanında güveni kalıcı olarak yeniden inşa etmeyi, toplumun diğer alanlarındaki güven sorunlarından bütünüyle bağımsız düşünmemek çözüm arayışımızda bize mutlaka faydalı olacakır.
Kaynak rapor: Seda Demiralp, Uğur Özdemir ve Aykut Öztürk, Sağlık Dezenformasyonu ve Toplumsal Dirençlilik, Emotics Lab, 2026-3.
Seda Demiralp kimdir?
Prof. Dr. Seda Demiralp, 1978’de İstanbul’da doğdu. 1996’da İstanbul Lisesi’nden, 2001 yılında Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden mezun oldu. 2008 yılında Washington DC’deki American University’de karşılaştırmalı siyaset alanında doktorasını tamamladı. Seda Demiralp Işık Üniversitesi’nde Uluslararası İlişkiler Bölümü başkanlığını ve kurucusu olduğu Emotics: Duygular ve Siyaset Labaratuvarı direktörlüğünü yürütmektedir. Demiralp’in güncel çalışmaları siyaset ve duygular, demokratikleşme ve toplumsal cinsiyet alanlarında yoğunlaşmaktadır. Comparative Politics, Third World Quarterly, Middle East Journal, Middle Eastern Studies, South European Politicis and Society, New Perspectives on Turkey, Turkish Studies, Arab Studies Quarterly, gibi alanın saygın dergilerinde çalışmaları yayınlanmıştır.
Aykut Öztürk kimdir?
Dr. Aykut Öztürk, Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler ile Ekonomi bölümlerinden mezun olmuş, University of Essex’te İdeoloji ve Söylem Analizi alanında yüksek lisansını, Syracuse University’de siyaset bilimi doktorasını tamamlamıştır. 2020 yılında University of Glasgow’a araştırmacı olarak katılan Öztürk, 2023 yılından bu yana aynı üniversitede Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler alanında öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır. Araştırmaları siyasal davranış, siyaset psikolojisi, siyasi kimlikler, kutuplaşma, demokratik gerileme, otoriterlik ve siyasal iletişim üzerine yoğunlaşmaktadır. Son dönem çalışmalarında özellikle otoriter koşullarda demokratik katılımın güçlendirilmesi, dezenformasyonla mücadele ve deneysel araştırma yöntemlerine odaklanmaktadır.
Uğur Özdemir kimdir?
1979 İstanbul doğumlu Doç. Dr. Uğur Özdemir, Boğaziçi Üniversitesi Endüstri Mühendisliği Bölümü’nden mezun olmuş, İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde ekonomi yüksek lisansını ve Washington University in St. Louis’de siyaset bilimi doktorasını tamamlamıştır. İstanbul Bilgi Üniversitesi ve University of Rochester’da görev yaptıktan sonra 2014’te University of Edinburgh’a katılmış; burada Kantitatif Sosyal Bilimler Merkezi ile Seçimler, Kamuoyu ve Partiler Araştırma Grubu’nun direktörlüğünü yürütmüştür. Özdemir’in araştırmaları siyasal davranış, siyaset psikolojisi, popülizm, otoriterlik ve uzamsal siyasal rekabet üzerine yoğunlaşmaktadır.








