Çağrı Mert Bakırcı ile söyleşi (1): “Popülizm, insan olmanın en doğal niteliklerinden besleniyor”

İSTANBUL (Medyascope) – Evrim Ağacı’nın kurucusu Çağrı Mert Bakırcı, sosyal medyanın düşünme biçimlerimiz ve kamusal tartışma üzerindeki etkisini, entelektüel otoritenin dönüşümünü, dikkat ekonomisiyle popülizm arasındaki ilişkiyi, bilim ile siyasetin etkileşimini Medyascope’a anlattı.

çağrı mert bakırcı
Çağrı Mert Bakırcı ile söyleşi (1): “Popülizm, insan olmanın en doğal niteliklerinden besleniyor”

Evrim Ağacı’nın kurucusu Çağrı Mert Bakırcı, sosyal medya, popülizm ve bilimsel düşünce üzerine Medyascope’a konuştu. Bilgiye kolay erişimin derin kavrayışla karıştırıldığına dikkat çeken Bakırcı, sosyal medyanın birlikte karar verme kapasitesini zayıflattığını söyledi.

Bakırcı’ya göre bilinçli bir toplum için nitelikli eğitim, güvenilir habercilik ve insanlara düşünme zamanı bırakacak yaşam koşulları gerekiyor.

“H. Simon, bilgi bolluğunun dikkati kıtlaştırdığını 1971’de anlatıyordu”

Sosyal medyanın insanları araştırmadan hızla kanaat sahibi olmaya itmesi kamusal alanın niteliğini bozuyor mu? Bilginin bu kadar zahmetsiz tüketilmesi, toplumu bilinçlendirmek yerine yüzeyselleştirip yönlendirilmeye daha açık hâle getiriyor olabilir mi?

Bence asıl sorun, bir meseleyle karşılaşır karşılaşmaz onu anladığımızı sanmamız. Sosyal medyada bir başlık gördüğümüzde hemen hangi tarafa yakın olduğumuzu belirleyip birkaç saniye içinde o tarafı savunabiliyoruz. Oysa anlamak, ilk tepkimizle çelişen bilgileri de gözetmeyi ve gerektiğinde başlangıçtaki düşüncemizden vazgeçmeyi gerektiriyor. Sürekli tepki vermeye çağrıldığımız bu ortamda buna giderek daha az yer kalıyor.

Ancak geçmiş de herkesin birbirini uzun uzun okuyup derinlemesine düşünerek yargıya vardığı bir altın çağ değildi. Gazetede yazmak, televizyona çıkmak veya üniversiteye erişmek herkese eşit ölçüde açık değildi. Benzer endişeler o zaman da vardı. Herbert Simon, daha 1971’de bilgi bolluğunun dikkati kıt bir kaynağa dönüştürdüğünü anlatıyordu. Bilginin çoğaldığını ama onu değerlendirmeye ayırabileceğimiz zamanın aynı hızda artmadığını söylüyordu. Bunlar yeni kaygılar değil.

Bugün küçük bir ilçedeki genç, aynı teknolojiler sayesinde dünyanın önde gelen araştırmacılarından birinin dersini izleyebiliyor, daha önce söz hakkı bulamayan insanlar deneyimlerini kamuyla paylaşabiliyor. Algoritmaların “hacklenebilir” olması nedeniyle kötüye kullanımlar çok daha sık önümüze düşse de bunlar insanlık için objektif olarak çok büyük kazanımlar.

Bilginin anlaşılır ve ulaşılabilir olması başlı başına sorun değil, keşke daha çok şey daha fazla kişi için daha kolay ve erişilebilir olsa. Asıl sorun, açıklamayı kolaylaştırmayı düşünme ihtiyacını ortadan kaldırmakla, kolay erişimi de derin kavramayla karıştırmamız.

İki dakikalık bir video sizi yepyeni bir konuyla tanıştırabilir ancak bu tanışıklık, konuyu “gerçek anlamıyla bildiğiniz” duygusuna dönüşürse öğrenmenin başını sonu zannedebilirsiniz.

Sosyal medyada uzun metinler de sırf uzun diye derin sayılabiliyor. Oysa önemli olan, anlatılanlar arasındaki ilişkileri kurabilmek. Bir şeye çok maruz kalmak, onu iyi anlamak demek değil.

Bir diğer tehlike de gündem bombardımanı. Sürekli değişen gündemde önemli, hatta hayati meseleleri bile tartışmayı sürdüremiyorsak katılım artsa ne yazar? Bu bakımdan sosyal medya birlikte karar verme kapasitemizi gün geçtikçe zayıflatıyor.

Bu durumdan şikâyet etsek de ortalıkta pek makul çözüm önerisi yok. Çünkü zaman da bir eşitsizlik alanı. Bütün gün geçim derdiyle boğuşan birine “Kardeşim ne cahilsin, git daha çok araştır” demekle olmaz. Nitelikli eğitimi, güvenilir haberciliği, kütüphaneleri ve insanlara düşünme zamanı bırakacak yaşam koşullarını da yaratmamız gerekiyor. Bilinçli bir toplum için yalnızca sosyal medyayı düzeltmek yetmez, düşünmeyi pekiştirecek ortam ve imkânları da sağlamalıyız.

“Algoritmanın öfkeyi ön plana çıkardığına dair araştırmalar var”

Algoritmaların belirlediği kamusal alanda hakikat ile görünürlük arasındaki ilişki nasıl değişti? Sosyal medyanın yüksek etkileşim uğruna öfke ve çatışmayı öne çıkarması, kamusal alanı toksikleştirip dezenformasyonu hızlandıran bir dinamo işlevi görüyor mu? Algoritmalar çağında hakikati korumak ve manipülasyona karşı direnç geliştirmek için ne yapmalıyız?

Bir iddianın çok görünür olması, onun doğru olup olmadığı hakkında pek bir şey söylemiyor. Ama insanlar, sürekli karşılarına çıkan bir düşüncenin toplumun ortak kanaati olduğu sonucuna varıyorlar. Ben bugün Türkiye’deki gerilimin önemli bir bölümünün bu algıdan kaynaklandığını düşünüyorum. Çünkü algoritmaların gücü tam olarak burada. Hangi iddialarla ne sıklıkta karşılaşacağımızı ve dolayısıyla neyi tartışmaya değer bulacağımızı etkiliyorlar.

Bunların bir nevi “otonom silahlar” olduğu unutulmamalı. Etkileşimi artırmayı amaçlayan bir sistem, bir içeriğin insanları tam olarak neden harekete geçirdiğini kamu yararı açısından değerlendirmek zorunda değil. İnsanlar öfkelendikleri için yorum yapıyorsa ve daha fazla yorum daha fazla etkileşim demekse öfke de sistemin ölçtüğü başarıya katkı sağlıyor. Dolayısıyla algoritma da bu tür yorumları öne çıkarıyor. Gerçekten de siyasi gruplara yönelik düşmanlık içeren paylaşımların daha fazla yayıldığını gösteren araştırmalar var.

Fakat bu ilişki, bütün toplumsal kutuplaşmayı algoritmaların tek başına yarattığını göstermiyor. Mesela ABD’deki 2020 seçimleri sırasında Facebook ve Instagram’da bazı kullanıcıların akışlarında algoritmik sıralama yerine kronolojik sıralama kullanıldı, en yeni paylaşımlar en üstte gösterildi. Üç aylık çalışmada siyasi kutuplaşmada anlamlı bir değişim saptanmadı.

Buna karşılık, 2025’te yayımlanan başka bir deneyde ABD’deki X kullanıcılarının karşılaştığı antidemokratik ve partizan düşmanlık içeren paylaşımlar bir hafta boyunca azaltıldığında bu kullanıcıların karşı siyasi gruba yönelik duyguları daha olumlu hâle geldi, bu paylaşımlara maruz kalmaları artırıldığında ise tersi görüldü. Yani algoritmaların hayatımızdaki etkisini hâlen tam olarak bilmiyoruz, çalışmalarda farklı sonuçlara işaret eden bulgular var.

“Otoritenin kurulduğu zemin parçalandı”

Kamusal entelektüellerin geçmişteki toplumsal ağırlığını ve otoritesini kaybettiği yönündeki tespite katılıyor musunuz? 

Bu tespit kısmen doğru ama “Artık kimse bilgiye ve uzmanlığa değer vermiyor” tarzı bir sonucu basite kaçmak olarak görüyorum. Bunun bir sebebi sosyal medyada sürekli uzmanları aşağılayan ve küçümseyen paylaşımlardan ötürü bunun genel kanıya dönüştüğü sanrısı. 68 ülkede yapılan ve 2025’te yayımlanan bir araştırmada, çoğu ülkede katılımcıların çoğunluğu hala bilim insanlarına güven duyduğunu belirtiyordu.

Ben daha ziyade, otoritenin kurulduğu zeminin parçalandığını düşünüyorum. Eskiden bir gazetenin, yayınevinin veya üniversitenin tanıdığı otorite, kişiye kamusal alanda çok daha belirgin ve geniş bir yer sağlayabiliyordu. Bugün ise aynı kişi, çok farklı bilgi kaynaklarına ve aidiyetlere sahip kitlelerle karşılaşıyor. Bir topluluğun çok güvendiği isim, başka bir topluluk için hiçbir şey ifade etmeyebiliyor. Üstelik görünürlük sağlayan kurumların yerini de kısmen de olsa bu dijital platformlar alıyor. Dolayısıyla aracılar ortadan kalkmıyor, sadece değişiyor.

Bu dönüşümün özgürleştirici bir tarafı da var. Bir unvanın veya tanınmışlığın kişiye her konuda konuşma ayrıcalığı vermesi zaten baştan beri sağlıklı değildi; bunu Türkiye’de çok iyi biliyoruz, görüyoruz. Bir fizikçinin kendi alanındaki yetkinliği, siyasi tercihlerinin de bilimsel olarak doğru olduğunu göstermez. İnsanların bu sınırı sorgulaması değerli; fakat aynı sorgulama, bir konuda yıllarca çalışmış olmakla birkaç video izlemiş olmayı eşdeğer saymaya dönüştüğünde ortak değerlendirme ölçütlerimizi kaybediyoruz.

Geleceğin entelektüel otoritesinin daha fazla açıklama yükümlülüğü taşıyacağını düşünüyorum. Neyi biliyorsunuz, sonuca nasıl ulaştınız, hangi konuda uzman değilsiniz ve hangi kanıt fikrinizi değiştirir?

Videolarımda sık sık hatırlattığım üzere, Richard Feynman’ın bilimsel dürüstlük anlayışında insanın kendisini kandırmamaya çalışması ve açıklamasını zayıflatabilecek şeyleri göstermesi önemli bir yer tutuyor. Bana kalırsa böyle bir tutumu görünür kılabilen birinin güvenilirliği, her konuda kesin konuşan birinden daha sağlamdır. Kamusal entelektüelin görevi kişiliğine bağlı güven biriktirmekle sınırlı kalmamalı (sosyal medya “influencer”lığı, entelektüellerin kendilerini bu sınırlamaya şartlandırmasına neden oluyor). Dinleyicisine, kendisini de eleştirebileceği düşünsel araçlar kazandırmalı. İlişki daha zahmetli kuruluyor ama kişinin itibarı sarsıldığında bütün bilgi dünyasının onunla birlikte çökmesini önleyebilir.

Peki bu yeni düzende kamusal entelektüel nasıl etkili olabilir? Düşünsel derinlikten, bağlamdan ve entelektüel titizlikten ödün vermeden geniş kitlelere ulaşmanın yolu nedir? 

İnsanların dikkatine layık olmanın getirdiği bir sorumluluk olduğunu düşünüyorum. Konuya neden zaman ayırmaları gerektiğini göstermeniz gerekiyor. Bu, meseleyi önemsizleştirmek veya sürekli çarpıcı söz aramak anlamına gelmiyor. Okurun bildiği şeyle bilmediği şey arasındaki ilişkiyi kurabilmek anlamına geliyor. Mesela evrimi anlatırken doğrudan teknik kavramlarla başlamak yerine antibiyotiklerin bazen neden işe yaramadığından yola çıkabilirsiniz. İnsanların tanıdığı bu sorundan hareketle bakteriler arasındaki farklılıkları, seçilimi ve dirençli olanların çoğalmasını açıklarsınız. Başlangıç kolay anlaşılır olur fakat açıklamanın vardığı yer yüzeysel kalmak zorunda değildir; anlatım, merakı adım adım daha zor bir soruya taşıyabilir. Ben videolarımda hep bunu sağlamaya çalışıyorum.

Yeni medya biçimlerini öğrenmek elbette gerekli; çünkü aynı düşünce bir videoda, yazıda ve yüz yüze konuşmada farklı biçimlerde kuruluyor. İçerik üreticisi kim olursa olsun, ordinaryüs profesör de olsa sokaktaki Mehmet amca da olsa sosyal medyanın dinamiklerini gözetmek zorunda. Ama algoritmaları öğrenirken düşünsel gündemimizi bütünüyle onlara teslim etmemek de gerek. Yalnızca o gün çok izlenecek konuları seçersek neyin önemli olduğuna giderek kendimiz karar veremez hâle geliriz. Bu yüzden bizim sektörde “evergreen” olarak tarif edilen kalıcı arşiv içeriklerini, okur veya izleyicilerle kurulan doğrudan ilişkiyi ve daha uzun ve detaylı çalışmaları mümkün kılan gelir modellerini önemsiyorum.

İnsanlardan derinlik talep etmek kolay ama kaliteli içerik üreticilerinin bunu istikrarlı şekilde sağlayabilmesi için iyi niyetin ötesinde uygun çalışma koşulları da gerekiyor.

Süper yatlardan bikinili veya kaslı fotoğraflar atan birinin sosyal medyadan elde ettiği gelirle hücre biyolojisi anlatan birinin elde ettiği gelir bir değil. Herkesin bütün gün paylaşım yapmak zorunda olduğu ama pek azının gelir elde edebildiği düzende, paylaşmaya değer düşünceyi üretmeye zaman veya para kalmayabiliyor. Yani içerik üretmenin de nihayetinde bir iş veya meslek olduğu unutulmamalı.

“Popülizm, insan olmanın en doğal niteliklerinden besleniyor”

Popülizmin yükselişini sadece siyasal ve ekonomik koşullarla değil, iletişim düzenimizle de birlikte mi düşünmeliyiz? Hızın, kısa dikkat döngülerinin ve algoritmik görünürlüğün hâkim olduğu dijital ortam, karmaşık meseleleri basitleştiren popülist söylemlere daha elverişli bir zemin mi yaratıyor? Bugünün dikkat ekonomisi ile popülist siyasetin yükselişi arasındaki ilişkiyi nasıl yorumluyorsunuz?

Popülizmin etkisini anlamak için insanlara ne vadettiğine bakmak gerekiyor. Karmaşık ve çoğu zaman denetleyemediğimiz sorunlara anlaşılır ve basit bir açıklama ile hızlı bir çözüm sunabiliyor; mesela bütün dertlerden sorumlu tutulacak bir insan grubunu işaret edebiliyor. Geçim sıkıntısı yaşayan veya temsil edilmediğini hisseden birine hem bir açıklama hem de aidiyet hissi veriyor. Bu yüzden etkisini yalnızca insanların kandırılmaya yatkın olmasıyla açıklamak yetersiz kalır. Popülizm, insan olmanın en doğal niteliklerinden besleniyor.

Dijital iletişim düzeni bu söylemin bazı özelliklerini kesinlikle avantajlı kılıyor. Bizim ele aldığımız türden (veya insanlığın bugünü ve geleceği açısından önemli olan) konuların tarihini, dinamiklerini ve bir sorun söz konusuysa çözüm seçeneklerini anlatmak çok zaman istiyor. Buna karşılık bir grubu parmakla işaret edip düşman olarak göstermek, öfkeyi toplamak ve kendini halkın tek gerçek temsilcisi olarak sunmak çok daha kısa sürede güçlü bir tepki yaratabiliyor. Etkileşimle ödüllendirilen bu dil tekrarlandıkça siyasi aktörler de iletişimlerini ona göre değiştiriyor. Ben dikkat ekonomisiyle popülizm arasındaki bağı bu karşılıklı evrim dinamiği üzerinden okuyorum.

Popülizm ise sosyal medyayla doğmadı. Antik Yunan zamanında bile popülizmden endişe ediliyordu. Ekonomik güvencesizliğin, yolsuzluğun, temsil sorunlarının ve insanların kendi hayatları üzerindeki kontrolü kaybettikleri duygusunun bulunduğu her yerde ve her dönemde popülizm predatör gibi tepemizde bekliyor olacak. Bu koşulların bulunduğu bir ortamda yalnızca üç beş kapitalist platformu düzeltmekle sorunun çözüleceğini düşünmek gerçekçi olmaz. Gerçek mağduriyeti dinlemediğinizde, mağduriyeti siyasi hikâyesine yerleştiren kişiye alan açmış oluyorsunuz.

Yalnız popülizm ile halkın taleplerini de birbirine karıştırmamak lazım. Elitlerin eleştirilmesi demokratik hayatın gerekli bir parçası. Tehlike, bir hareket yalnızca kendi destekçilerinin gerçek halk olduğunu ve geri kalanların meşru söz hakkı bulunmadığını ileri sürdüğünde başlıyor. Tartışma, hangi politikanın işe yarayacağı sorusundan uzaklaşıp kimin konuşmaya hakkı olduğu sorusuna kayıyor. Dolayısıyla daha iyi bir kamusal dilin duygusuz olması gerektiğini düşünmüyorum. Adaletsizlik karşısındaki öfke de dayanışma arzusu da siyasetin meşru parçalarıdır. Asıl mesele, bu duyguların bizi uygulanabilir çözümleri değerlendirmeye mi yoksa sürekli yeni bir düşman aramaya mı götürdüğü. İnsanların hayatında karşılığı olan sorunlara inandırıcı yanıtlar üretemeyen bir siyaset, sırf daha sakin konuşarak üstünlük kuramaz.

Çağrı Mert Bakırcı ile söyleşi (1): “Popülizm, insan olmanın en doğal niteliklerinden besleniyor”

“Siyasiler bilim üzerinde müthiş bir abluka kurmuş”

Popülizmin yarattığı “halk-elit” karşıtlığı, uzmanları da içine alarak bilimsel meselelerin kanıttan ziyade kimlikler üzerinden tartışılmasına yol açıyor. Sizce bu durum bilimsel değerleri nasıl etkiliyor? Bilimin kuşkuya, yönteme ve gerektiğinde fikir değiştirmeye dayalı yapısı, kesinlik ve aidiyet üreten bu popülist kültür içinde nasıl korunabilir?”

Bilimin siyasal kimliğin uzantısına dönüşmesi ciddi bir risk. Araştırmayı yöntemine ve kanıtlarına bakmadan, yalnızca sonucunun kime yaradığına göre değerlendirirsek aynı konuda birbirinden kopuk gerçeklikler kurmaya başlarız. Bilim insanları veya kendisini bilim yanlısı görenler de bundan otomatik olarak muaf değil.

Bilimde bir fikri savunurken onu hangi sınamaların yanlışlayabileceğini de düşünürüz. Bilgimizin gelişmesi için sevdiğimiz açıklamaları eleştiriye açık tutmamız gerekir. Günlük tartışmalarda bunun karşılığı basit ama rahatsız edici bir soru: Hangi kanıt gelirse fikrimi değiştiririm? Yanıt veremiyorsak dünyadan öğrenebileceklerimize kapalıyız demektir. Bence insanlar bu soruyu kendilerine hiç sormuyor, sosyal medyanın yankı odaları da sormayı hatırlama ihtimalimizi giderek azaltıyor.

Bilimsel kuşku, her iddiadan aynı ölçüde kuşku duymak değildir. Yıllardır bağımsız araştırmalarla desteklenen bir sonuçla, mesela canlıların evrimleştiği gerçeğiyle, dün ortaya atılmış bir varsayım, mesela karanlık maddenin sebebinin atomaltı parçacıklar olabileceği fikri, aynı kefeye konamaz. Bilim iletişiminde göstermeye çalıştığım en önemli şeylerden biri bu. İnsanlar bilimin yüzde 100 kesinlikte yargılara varamayacağını zannediyor. Bu doğru değil. Dünya yuvarlaktır. Kütle çekimi nesneleri ağırlık merkezine doğru çeker. Canlılar evrimleşir. Bunlar bilimle keşfettiğimiz, var olduklarından yüzde 100 emin olduğumuz ve evrenin dokusu değişmedikçe değişmeyecek gerçeklerdir. Neyi güçlü biçimde biliyoruz, hangi ayrıntıları tartışıyoruz, nerede veri eksik? Bunları doğru ve net anlatmak önemli.

Uzmanlıkla siyasi karar arasındaki sınırı açık tutmak gerekiyor. Bilim, bir politikanın beklenen sonuçları hakkında güçlü bilgiler sunabilir; “Şunu yaparsanız bu gibi sonuçlar alırsınız” demekte üstüne yok. Ancak hangi riskin kabul edilebilir olduğu, maliyeti kimlerin karşılayacağı ve hangi hakların korunacağı etik ve demokratik sorulardır. Bunları uzmanlık unvanıyla tek başımıza kapatmaya çalışırsak bilimsel bilgiye yönelik haksız itirazlara zemin hazırlayabiliriz.

Modern toplumda siyasetçilere ve politika yapıcılara önemli görevler düşüyor: Bilimi dinlemek, hangi bilgiyi nerede ve nasıl uygulayacaklarına karar vermek… Siyaseti öylesine laçka bir biçimde tartışıyoruz ki toplumdaki ana rolünü unutmuş hâldeyiz. Bunun suçlusu siyasiler. Bilim üzerinde müthiş bir abluka kurmuş hâldeler.

Bunların mümkün olabilmesi için araştırma kurumlarının bağımsızlığı, çıkar çatışmalarının açıklanması ve sonuçların başkaları tarafından denetlenebilmesi aşırı önemli. İnsanların soru sorarken aşağılanmadığı, tutuklanmadığı, hayatlarını kaybetmediği bir kültür de bunun parçası. Siyasetin bilim, bilimin de siyaset üzerindeki etkileri arasında döngüsel bir ilişki var. Bu ilişki maalesef şu anda pozitif yönde ilerlemiyor.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş