Bir topluluğun biyolojik ve fiziksel ihtiyaçlarını karşılamak için gerekli koşulları sağlarsak, geriye ne tür sorunlar kalır?
Amerikalı etolog ve nüfus davranışları araştırmacısı John B. Calhoun’un bu amaçla çalışmalar yaptığı 50’li ve 60’lı yıllarda kentlerde büyük yığılmalar yaşanıyordu. Calhoun nüfus yoğunluğu, kentleşme, mekân kullanımı ve sosyal davranış arasındaki ilişkileri anlayabilmek için yıllar boyunca farelerle çalışmalar yaptı.
Onun araştırmalarının özü, adına daha sonra “evren” adı verilecek denetimli yaşam alanları oluşturmaktı. Yirmi beşinci kez yaptığı deney çok çarpıcı sonuçlar verdi. Aslında deneyin bilimsel adı “Fareler İçin Ölümü Engelleyen Ortam”dı ancak bilim tarihine “Yirmi beşinci evren” olarak geçecekti o çalışma. Özetlemeyi deneyeyim:
Calhoun, 1968 yılında söz ettiğim çalışmaya başladı. Dış etkilerden yalıtılmış, hava koşulları denetlenen, 3840 fareyi barındırabilecek boyutta bir “evren” inşa etti. Burada yiyecek ve su sınırsız olduğu gibi fareleri tehdit edebilecek hiçbir yırtıcı da bulunmuyor, üstelik deneklerin sağlık bakımları kusursuzca yapılıyordu.
9 Temmuz 1968’de koloninin yolculuğu dört çift fareyle başladı. Bundan sonraki süreç dört evreden oluşuyor. Bunlardan ilki olan ve 104 gün süren A evresinde farelerin bir uyum ve sosyal düzen oluşturabilmek için bocaladığı görüldü. Kimin hangi bölgeye yerleşeceği, nasıl hareket edeceği, dişiler ile erkekler arasındaki dengenin nasıl kurulacağı belirsizdi, topluluk üyelerinin bir davranış şablonu üretmesi gerekiyordu. Calhoun bu süreci “strive” yani çaba dönemi olarak adlandırıyor.

Bunu izleyen B evresinde koloni büyük bir hızla çoğalmaya başladı. Nüfus 55 günde ikiye katlanmaya başlamıştı. Nüfusta dişi-erkek dengesi, sosyal roller sorunsuz yürüyordu. Öbekleşme hiyerarşisi sağlıklıydı. Birbirine entegre çalışabilen 14 grup çıkmıştı ortaya. Bu evrede gruplarda toplam 150 yetişkin vardı ve yüzlerce de yavru büyüyordu.
“Yükseliş dönemi” aynı zamanda kendi sorunlarını da yaratmaya başlamıştı. Yeni doğanların sisteme entegrasyonu sıkıntı yaratıyor, sosyal sistem yer yer aksıyordu.
315. güne gelindiğinde kolonideki bireylerin sayısı 620’ye ulaşmıştı. Yeterli yiyecek, su ve barınak alanı vardı ama sosyal sistem önemli bir sorunla yüzleşmek zorunda kalmıştı. Çok özetlemek gerekirse, yeni bireylere “sosyal” konum veremiyordu koloni. Bu da bir anlamda kurulu düzenin teklemesine neden oluyordu.
C evresinde (315. günden 560. güne kadarki dönemde) nüfus artışı sürse de üreme eğilimi çarpıcı boyutta düşmeye başladı. 55 günde iki katına çıkan koloni bu aşamada artık 145 günde ikiye katlanmaya başlamıştı. Konfor alanı, fiziksel kapasite yeterli olmasına rağmen demografik gerileme çarpıcıydı. Daha ilginci, bazı erkeklerin bölgelerini korumaktan vazgeçmesi sonucunda merkezi bir alanda pasif kümelenmelerin oluşmasıydı. Kabaca söylemek gerekirse kolonide bir aylaklaşma vaziyeti başladı. Sebepsiz, amaçsız şiddet sahneleri görülür olmuştu.
Erkekler merkezi alanlara çekildikçe bölge savunması ve yavruların korunması görevi dişilere kalmıştı. Dişiler saldırganlaştı, bazıları yavrularını bırakıp üreme faaliyetinden kaçınmaya başladı. Yeni kuşakların önündeki rol modeller büyük hızla solup gidiyordu.
Calhoun’un “güzel bireyler” dediği erkekler ortaya çıktı. Çiftleşmeyi reddeden, toplumsal hayata dahil olmayan, yemek yemekten, uyumaktan ve temizlenmekten başka işi olmayan bu bireyler fiziksel olarak sağlıklı olmakla birlikte, sosyal rollerinden ve üreme faaliyetinden kaçınıyorlardı. İnternetin popülist kaynaklarında bu kuşak farelerin “narsist” olduğu gibi bir yorum fazlaca açıklayıcı gelmiyor bana.

560. gün nüfus yaklaşık 2200’e ulaştı ve artık koloninin varacağı sınıra ulaşıldı. Calhoun fiziksel kapasitenin bonkörlüğüne rağmen koloninin tükenişini gözlemlemekteydi. 600. Gün civarında son yavrular da dünyaya geldi, büyüyebildi ve sistemi sürdürebilecek yeni bireylerin doğumu durakladı. 920. günde son gebelik gerçekleşti.
D evresi çok daha çarpıcı. Burada yaşlanıp ölen farelerin yerine yeni nesiller gelmedi. Haliyle sayı dramatik bir biçimde düşmeye başladı. Çünkü yeni doğanların büyük bölümü ebeveynlik, çiftleşme, sosyal bağlar kurabilme, bölge savunması, topluluk hiyerarşisi oluşturmak ve sürdürmek gibi davranışlardan yoksundu. Bir önceki kuşaktan bu özellikleri alamadıkları için nüfusun kendini sürdürebilme becerisi de ortadan kalkmıştı.
22 Haziran 1972’de, 2200 fareden yalnızca 122 fare kalmıştı ve üreme ortadan kalkmıştı.
Yirmi Beşinci Evren deneyi farklı çevrelerde farklı biçimlerde okundu. Calhoun, nüfus artışı ve kalabalıklaşma kaygısının siyasetin sıcak konusu haline geldiği 70’lerde ün kazandı. Yorumlar, yıllar içinde günün meselesine göre çeşnilendi. Üstelik elimizde tek bir deney, kapalı bir koloni, laboratuvar fareleri ve kaçış yolu (göç imkanı) olmayan bir alan var. Sonuçlarını insan toplumlarına uygulanabilir bir yasa saymak bilimsel olarak hayli sorunlu. Bu deneyi kanıt olarak değil, soru üreten bir benzetme olarak kullanmayı tercih edeceğim.
Calhoun’un vurguladığı şey şuydu: Yiyecek, su, iklim, barınma ve güvenlik sorunları çözüldükten sonra geriye kalan temel sorun toplumsal örgütlenmedir. Kolonide tükenen şey kaynaklar değil, yeni doğanlara verilebilecek toplumsal konumlardı. Rol bulamayan yeni kuşak ne bölge savunmasını, ne ebeveynliği, ne de hiyerarşiyi öğrenebildi. Calhoun bu çöküşü iki aşama olarak tanımladı. “Birinci ölüm” dediği, yaşamın salt fiziksel varoluşa indirgenmesiydi. Yani çiftleşme, yavru bakımı ve toplumda rol edinme isteği kayboluyordu. “İkinci ölüm”se bedensel tükenişti. Buraya dikkat! Ona göre anlam ve rol, nüfustan önce çöktü. Calhoun sonraki çalışmalarında fiziksel alanın yanında sosyal ve kavramsal alan üzerine de önermelerde bulundu.
Aktif rehberlik yaptığım 90’ların sonunda, Calhoun’un önermesini çarpık bir şekilde yorumlayan ve kendisini solcu zanneden bir İngiliz öğretmenle tanışmıştım, onu hatırladım şimdi. Savaş ortamında büyümeyen, sağlıklı koşullarda barınan, beslenen, eğitim gören bireylerin var kalma potansiyelinin olmayacağını, bu nedenle savaşların insanlığın yararına olduğunu söylüyordu. Tartışmanın bir yerinde şöyle demiştim: “Savaşların yıkımı şart mı sahiden? Marksist olduğunuzu söylüyorsunuz. Estetik bir çaba, spor, müzik, yarışma gibi etkinlikler bireyin olgunlaşma sürecinde savaştan daha mı önemsiz sizce?”
İnsan kapasitesini açığa çıkaracak zorluğa ihtiyaç duyar ama bu zorluğun yıkım olması gerekmez. Solun görevi, o zorluğu yıkımdan başka yerlerde tanımlayabilmek hatta üretebilmek.
Şimdi buraya bold karakterle yazılmış bir “eğer” koyalım: Yapay zekâ, onu geliştirenlerin vaat ettiği ölçüde üretkenlik sağlar ve insanın biyolojik ve maddi ihtiyaçlarının büyük bölümü karşılanırsa… Bu durum tarihte örneği olmayacak kadar büyük siyasal kavganın merkezi haline gelecek. Yapay zekâyı kimin yöneteceği, getirisinin nasıl paylaşılacağı aşaması var ufukta. O kavga kazanılmadan bolluk bereket zaten gelmez. Ben burada kavganın iyi bittiğini varsayıyorum, çünkü ancak o zaman asıl sorun ortaya çıkıyor: İnsanlık için mesele yalnızca hayatta kalmak değil, hayatta kalma kapasitesinin açığa çıkardığı fazlayı ne yapacağıdır artık.
Fareler yaşadıkları o evreni kurmadı, onlar kurulu bir evrene doğdular, mimarı Calhoun’du. Bizim için belirleyici ayrım, yapay zekânın yönettiği bir düzende insanın yalnızca “meskun” mu yoksa mimar da mı olacağı. Dev insan çiftliklerine dönüşmüş megapollerde asgari var kalış koşulları bize yetmemeli. Bir solcu olarak, insanlığın tarihin nesnesi değil, öznesi olması gerektiği fikrinden hareketle söylüyorum bunu.
Eylül’de Anthropic’in CEO’su Dario Amodei sektörü yapay zekâ geliştirmenin temposunu yavaşlatmaya çağırdı ve bağımsız değerlendiricilere modellere kalıcı erişim vereceklerini falan söyledi. Sam Altman bağımsız değerlendirici önerisini destekledi, OpenAI’ın politika başkanı Chris Lehane de şirketin Anthropic ve Google DeepMind ile haftalarca güvenlik konusunda çalıştığını doğruladı. Haberlere bakılırsa masadaki konu geliştirmeyi yavaşlatan ya da durduran geniş bir anlaşmadan ziyade güvenlik iş birliği odaklı ilerliyor. Bu önlemler önemsiz demiyorum ama o masanın merkezinde, yapay zekânın yeniden biçimlendirdiği bir dünyada insanın rolünün ne olacağı sorusu görünmüyor.
Oysa bu soru, “sosyal atık” kavramını çağırıyor. Marx’ın yedek sanayi ordusu bile sistemde hâlâ iş görürdü. Yedek iş gücü, ücretleri baskılar, canlanma dönemlerinde yeniden devreye girerdi. Mevcut durumda nüfusun işlevi kalmayabilir, sömürülmediği için gereksizdir. “İnsan ne işe yarar?” sorusunun çeperleri hızla genişliyor. Biz potansiyel sosyal atıklar, artık geleneksel proleterya kimliğimizi bile kaybedeceğiz gibi görünüyor. Yani pek yakında zincirlerimiz bile olmayacak. Kentlerin üzerinde ne bir hayal kalır sonra ne bir hayalet.
İnsanın işlevinin sorgulanması yeni bir icat değil. Marx, komünist toplumda bireyin tek bir mesleğe ve faaliyete mahkum olmayacağını, sabah avlanıp öğleden sonra balık tutabileceği, akşam hayvanlarıyla ilgilenip yemekten sonra eleştiri yapabileceği bir toplum tasavvur etmişti. Yani Marx zenginliğin ölçüsünü çalışma zamanından serbest zamana kaydırmıştı. Calhoun’un “davranış repertuvarı” dediği şeyin Marx’taki karşılığı çok yönlü bireydir bir bakıma.
Bu tartışmanın bütün değişkenleri sol tarihe gömülü ama onları “zaten üstyapısal meseleler bunlar, kendiliğinden düzelir,” diyerek rafa kaldırdık. Bunları sorguladığın anda da “liboş” damgasını yiyorsun. Dünyayı dönüştürme çabası bazen bu çabanın tanımlanmasıyla başlar. Solda olmanın en büyük sıkıntısı, sorguladığımız her şeyden dolayı bizi “sapma” ilan edebilecek yoldaşlarımızın masada olması. Bu refleksi yenmeden yeni “kavramsal alanlar” üzerine düşünemeyiz. Bunun için de öncelikle neoliberal totalitarizmin bizi kıstırdığı siyasal-iktisadi indirmecilikten silkinmek zorundayız.
Anlam, topluluk ve aidiyet alanını muhafazakâr ve dinî gelenekler de sahipleniyor elbette. Solun farkı, kendini gerçekleştirmeyi toplumsal koşullara bağlı ve herkes için ortak bir hak olarak görmesi. Bunun için tartışılması gereken temel önermeler olmalı gündemimizde.
Öncelikle, ihtiyaç tanımını genişletmek zorundayız. Karın doyurma, barınma, eğitim vs. ancak insani ihtiyaçların elzem aşaması olabilir. Sanat, spor, bilim, zanaat ve bakım gibi, insani potansiyelleri açığa çıkaran faaliyetler için zaman, mekân ve kurumlar ekmek kadar temel bir hak sayılmalı.
Sonra, mimarlık hakkı var… Yapay zekânın kimin için, hangi amaçla ve nasıl kurulacağı üzerinde söz hakkı, yani insanın bu düzenin yalnızca nesnesi değil mimarı olmasının koşulu. İnsanların etkilendiği kararlara katılma hakkı, diyelim özetle.
Bunun da ötesinde, solun hedefindeki özneyi genişletmek zorundayız. Sınıf siyasetini terk etmeden, onu yalnızca emeğini satanları değil, düzende yeri ve rolü elinden alınan herkesi kapsayacak biçimde yeniden düşünmeye başlamalıyız. Sosyalizmi artık bir “proleterya diktatörlüğü” tanımına sığdırmaya çabalamaktan kurtulmamız gerekiyor.
Sol değerler, iktisadi ve siyasal alana sıkışmaktan kurtulamazsa, hüzünlü bir tebessümle hatırlanan dünden kalan romantik bir fotoğraf olarak solup gidebilir.
Başta sorduğum soruy dönecek olursak: Bir topluluğun biyolojik ve fiziksel ihtiyaçlarını karşılamak için gerekli koşulları sağlarsak, geriye estetik bir varoluş, kendini gerçekleştirme çabası kalır. Siyasal, iktisadi konjonktür nedeniyle ertelenemeyecek bir kavgadır bu.
Şimdi o tartışmayla, kabaca özetlediğim Calhoun deneyini birleştirerek ilerleyelim: İnsanlık olarak karanlık bir tünele giriyoruz artık. Bir şeyler görüyor, seziyoruz ama tünelin ucunun nereye çıktığını bilmiyoruz. Eylül ayında Anthropic firmasının CEO’su Dario Amodei yapay zekâ geliştirme hızının yavaşlatılması gerektiğini savundu, OpenAI yönetimi bu çağrıya destek verdi ve OpenAI, Anthropic ve Google DeepMind AI güvenliği konusunda ortak görüşmeler yürüttüklerini açıkladılar.
Onların ne kastettiğini tam bilmiyorum ama yayınlara bakılırsa güvenlik ön planda görünüyor. Yapay zekâ güdümlü Calhoun’un “fiziksel alan”ının biçimlenmesine yönelik bir sorgulama ya da çekince yok ortada ama gidiş o yönde.














