Ahmet Kaya bize yalnızca muazzam şarkılar bırakmadı. Ülke insanının çıplak yüzünü yansıtan bir aynayı da bıraktı geride. O kırık aynaya bakmak hayli zor çünkü orada yalnızca bir sanatçının uğradığı haksızlığı değil, toplumun reflekslerini, korkularını ve yalpalayışlarını da görürsün.
Üzerinde yüzleşme yapmadığımız, hep olduğu gibi dedikoduyla sulandırdığımız o uğursuz linç gecesinde üç tür insan vardı sahnede:
Bunlardan ilki, ezberini savunan, itirazla karşılaştığında öfkesini hızla diğerlerine bulaştırabilenlerdi. Bunlar tehlikelidir çünkü akla değil, doğrudan duygulara hitap ederler. Kalabalığın içinde birey olmaktan çıkar, bir refleks hâline gelirler. Hayatımız boyunca içimizde biriken öfkeyi yönlendirebileceğimiz bir kırmızı pelerin gösterirler bize. İtilip kakılmışlığımızın, yoksunluğumuzun sorumlusu olan bir hedef tayin etmeyi, kitleyi gaza getirmeyi çok iyi bilir bunlar.
İkinci grup daha sessizdir ama daha az tehlikeli değildir. Onlar izler. Olayın olduğu sahneye bakmıyor gibi görünürler ama aslında sürekli izler, anlık hesap yaparlar: “Rüzgâr nereye esiyor?” Eğer güç dengesi değişirse, bu türün suskunları bayrak elde en önde yürümeye hazırdır. Onların suskunluğu tarafsızlık ya da kararsızlık değil, bir tercihtir. Şöyle somutlaştırayım istersen: Ahmet Kaya, “Ne diyorsun ulan sen, kime çatal fırlatıyorsun!” diyerek, kendisini linç edenlerin üzerine yürür de onları geri püskürtebilse ve linçperest taife sesini kesip geri bassaydı hiç düşünmeden Ahmet Kaya’nın yanında yer alabilecek bir güruhtu bu. İlk gruptan daha omurgalı olmamalarına rağmen hareket etmedikleri için omurgasızlıkları belli olmaz bunların pek.
Üçüncü grup sayıca azdır. Hakkaniyet duygusuyla hareket ederler. Kalabalığın coşkusuna kapılmak yerine, o coşkunun neye dönüşebileceğini hatırlarlar. Onların gerçek pusulası tarihsel bellektir. Lincin bir anda ortaya çıkmadığını, tarih boyunca aynı reflekslerle tekrarlandığını bilirler. 6-7 Eylül pogromunu, Madımak, Maraş katliamlarını unutmazlar. Böyle insanlar içinde Ahmet Kaya gibi düşünmeyen, onunla aynı çizgide durmayan kıymetli insanlar tanımışlığım var.
Mesele, o gecenin bitmesiyle bitmedi ama. Hatta galiba oradan sonra başlıyor esas hikâye.
Zaman geçti, “dengeler” değişti, riskler azaldı. Yeni bir hesaplaşma başladı.
Bir kısmı yaptığıyla yüzleşti. Hatasını kabul etti ya da kabul etmezse silinip gideceğini bildi, diyelim. Ahmet Kaya vakitsizce solup gitmiştir. Bu saatten sonra samimi olsalar ne olur, nedamet getirseler ne olur, diye düşünürsün ister istemez. Linç, doğası gereği öngörülmeyecek sonuçlara gebedir her zaman. Bunu bilmeyen birinin nedamet getirmesini ne kadar ciddiye almalı!
Başka bir grupsa meseleyi basitleştirme gayreti içinde oldu hep. “Hataydı ama siyasi ortam öyle gerektirdi,” gibisinden bir geçiştirme tavrı… Bu, unutmanın ve unutmaya davetin kibar bir yoluydu. Bunlar içinde, bugün bile yapılanları savunabilecek potansiyeli olmasına rağmen Ahmet Kaya’ya karşı hissedilen toplumsal vicdan sızısından korktuğu için yüzleşmeden kaçınanlar var. Benzer bir durumda yine aynı şekilde davranabilecek potansiyel linçperestler bunlar.
Geniş bir kesim sessizliği seçti. O cürmü ne savundu ne reddetti. Konu açıldığında yön değiştirdi, suyu bulandırdı. Bu ülkede sık tekrar eden bir yanılgı var: Beklemeyi tarafsızlık sanmak. Oysa bazı durumlarda beklemek, sonucu kabullenmek değil, sonucu belirlemektir. Çünkü müdahale edilmeyen her süreç, en sert ihtimaline doğru akar.
Evet biraz uzun bir yoldan geldim ama asıl söyleyeceğim bu da değildi. Bugün farklı sahnelerde benzer refleksleri yeniden görüyoruz. İsimler değişiyor, roller değişiyor ama davranış biçimleri büyük ölçüde benziyor. Birileri yine zor yolu seçerek ve sonuçları göze alarak konuşuyor, birileri sonucu görmek için “dengeleri” izliyor, birileriyse “yanlış yapıyorsun” deme cesaretini göstermekte tereddüt ediyor.
Kılıçdaroğlu neden Serdar Ortaç’a benziyor?
Evet bu ülkede sahne, olaylar, aktörler, dekor değişiyor ama refleksler hep aynı. Son zamanlarda Kemal Kılıçdaroğlu’nu bazı bakımlardan Serdar Ortaç’a benzetiyorum. Son yirmi küsur yılda kurgulanmış müesses nizama karşı çıkmayı başarabilen herkese çatal bıçak fırlatıp duruyor ve korkarım yine ilk bölümde saydığım üç tip insanla karşı karşıya kaldık. Onun girişimlerinin sonucunu bekleyenler, onunla birlikte hareket edenler ve “Yanlış yapıyorsun,” tavrı gösterebilenler, diye üç grup hâlâ sahnede duruyor.

Bir şeyi anladık zaman içinde: Serdar Ortaç’ı kışkırtan, onun izansız davranışlarını yüreklendiren bir kenarda pusup sonucu bekleyenlerdi. Şu anda da Kılıçdaroğlu’na, “Yanlış yapıyorsun,” dediği zaman onun davranış biçimini ciddi olarak etkileyebilecek pek çok aktör susup gelişmeleri izliyor. Böyle durumlarda sonucu beklemek, sonucu belirleme girişimidir. Ama zamanın terazisi hesaplandığı gibi tartmıyor pek. Bak, şu anda Serdar Ortaç kendini lanetliyor, değil mi? İşte o lanetin en büyük payı o gece sessizce bir kenardan olup bitenleri izlemeyi yeğleyenlerin hanesine yazılmıştır bile.
Kemal Kılıçdaroğlu’nun tüm yenilgisine, Ekmeleddin İhsanoğlu gibi tuhaf bir aday çıkarmasına, genç ve dinamik kesimleri sokaktan uzak tutma gayretine rağmen, Selahattin Demirtaş’ın hayatının çalınmasına ortak olmasına rağmen onu koşulsuzca destekleyen geniş bir kesim vardı ve şu anda onlar kendilerini aldatılmış hissediyor. Bir, iki olaydan söz etmiyoruz, uzun yıllar süren bir ihanete uğramışlık hissi bu. Kiminle konuşsam, “Kendimi aptal yerine konmuş hissediyorum,” mealinde bir şeyler söylüyor.
O sözsüzler var ya, hani dur bakalım bunun sonunda ne olacak, erken konuşmayalım, diye bir kenarda bekleyenler, inan bana bu öfke onlara döner bir gün.
Kılıçdaroğlu siyasetin Serdar Ortaç’ı olmayı tercih etti. Şu an için herkes onun elinden fırlayan çatala bakmakla meşgul, kimse benim ölü taklidi yaptığımı hatırlamayacak, inancı gülünç. Galiba “hepsi unutulur gider,” avuntusu yüreklendiriyor bu kesimi. Ama bazı yaralar kapanmaz; bazı anlar, bazı görüntüler, bazı utançlar kuşaktan kuşağa aktarılır. Üzeri örtülür, adı anılmaz ama etkisi sürer. Belleğin görülmeyen ama sezilen ve sonuçlar üreten karmaşık bir dinamiği olan katmanları var, oralara siner kalır yaşananlar. Ağır bir koku gibi… Havada takla atan bir çatalın görüntüsü gibi…
Havada dönen çatalı izleyenlerin kayıtlara nakşolmuş sırıtışları, kendilerinden daha fazla konuşuyor bugün artık. Bazı şeylerin pişmanlığı başkalarının veya sistemlerin bize vereceğinden daha ağır bir cezadır.
Ahmet Kaya’nın mirası tam da burada duruyor. Şarkılarında değil yalnızca, o aynada… O kırık aynaya bakıp bakmamak, oraya yansıyan görüntülerle yüzleşmek her kuşağın kendi sınavı olacak artık. O yaşananlar ve olaylara verilen tepkiler o aynanın yüzünden hiçbir zaman silinmeyecek. Belki yüzyıllar sonra bile konuşulacak. Her haksızlık kendi cehennemini yaratır illa ki.
Belki de asıl soru şu: Sahne yeniden kurulduğunda, biz hangi rolde olacağız? Şu anki seçimlerimiz bizi tanımlayacak.
Ahmet Kaya’nın aynası
Keşke Ahmet Kaya yaşasaydı, değil mi? Bazı insanların ölümü olmadık efsaneler yaratır. “Aslında yaşıyor, Paris’te görülmüş,” tarzı şeyler söylenirdi bir dönem. Vicdan bazı şeyleri mitlerle kamufle eder. Onun ölümünü kabullenemeyişin ifadesiydi bu şehir efsanesi bana kalırsa.
Ben de bazen hayal kuruyorum; böyle olmasaydı, yani Ahmet Kaya yaşasa nasıl şarkılar bestelerdi acaba? Yahut bütün bu yaşananlara ne derdi? Böyle soruları susturamıyorum zihnimde. Özellikle o aynaya baktıkça sorularım çoğalıyor.
O gece orada olanlar aynada kendileriyle göz göze gelince utanıyorlar mı? İnsanın başkalarından utanması bir ölçüde toplumsal refleks ama insanın kendinden utanması bireysel bir olgunluk seviyesi gerektiriyor. Ne dersin, bunu bir düşün istersen.














