Zeynep Duygu yazdı | Kanaat müride, mülkiyet şeyhe: Din adına konuşanlar servete neden susuyor?

25 Eylül’de Ankara’da emekli Ali Şekeroğlu, “Para için değil, onurumuz için” yazılı dövizle katıldığı eylemde yaşamına son verdi. Eylemde geçinemediğini söylüyordu. O cümleden beri şunu düşünüyorum: Geçinememek insanın onuruna ne yapıyor?

kanaat müride
Zeynep Duygu yazdı | Kanaat müride, mülkiyet şeyhe: Din adına konuşanlar servete neden susuyor?

Sadece onurumuz için yaşamıyoruz elbette. Barınmak, sevmek, dinlenmek, çocuklarımızı büyütmek, arkadaşlarımızla oturmak, bazen hiçbir şey yapmadan durmak da hayatın içinde. Ama ertesi gün ekmeği nasıl alacağınızı düşünmeye başladığınızda geçim derdine başka duygular ekleniyor. Çocuğunuzun istediğini alamamak, ay sonuna doğru birinden yardım istemek insanı utandırabiliyor, ufaltıyor. Oysa çocuğuna istediğini alamamak insanın değerini azaltmıyor. Yardım istemek de öyle. Geçinemediğimiz için bir de kendimizden utanmaya ne zaman başladık?

Bunu tanıyorum. İşsiz kaldığım günlerde kirayı nasıl ödeyeceğimi, ayın sonunu nasıl getireceğimi düşünüyordum. Hesap tutmayınca kendi eksiğimi arıyordum. Başka bir meslek mi edinmeliydim? Daha mı çok çalışmalıydım? Başkalarının yaptığı, benim yapamadığım ne vardı? Zihnimdeki cümleler tanıdıktı: İş bulamadıysan kendini geliştiremedin. Para yetmiyorsa daha çok çalış. Yorulduysan zamanını iyi yönetemedin. Başaramadıysan yeterince istemedin. Bir yerde mutlaka senin bir eksiğin vardır.

Geçinememenin açıklamasını burada aradığımızda ücretin nasıl belirlendiği, kiranın neye göre arttığı, günün kaç saatinin çalışmaya gittiği aradan çekiliyor. İnsana “Sen neden başaramadın?” diye soruluyor. Benim aklımdaki soru başka: Bu insan hangi koşulların içinde ayakta kalmaya çalışıyordu?

İşsizlik, güvencesizlik ve ağır çalışma koşulları ruh sağlığını etkiliyor. İnsanın işi üzerinde sözünün olmaması, gelirini kaybetme korkusu ve uzun çalışma saatleri de bu ilişkinin içinde. Ruhsal sıkıntının bütün açıklamasını insanın içine yerleştirdiğimizde, yaşadığı koşulları konuşacak yer kalmıyor.

Bir de kişisel gelişim öğütleri geliyor: Olumlu düşün. Bolluk zihniyetine geç. Kendinin en iyi versiyonu ol. Dini öğütlerin dili farklı: Şükret, kanaat et. Farklı yerlerden gelen bu sözler, geçinemeyen kişiden yalnız kendisini ayarlamasını beklediğinde aynı soruda buluşuyor: Sen neyi değiştireceksin? Peki ücretin, kiranın, çalışma koşullarının payına hangi soru düşüyor?

Kira sözleşmesi olumlamayla değişmiyor. Ücret nefes egzersiziyle yükselmiyor. Emekli aylığı manifest ederek artmıyor. Borç, yeterince şükretmediğimiz için ortaya çıkmıyor. Her sıkıntıyı kişisel gelişim fırsatına çevirmek zorunda değiliz.

Yıllarca biraz daha iyi bir yarına çıkacağı umuduyla çalışan insanı düşünüyorum. “Şimdi çalışayım, sonra rahat ederim.” Bizi uzun süre ayakta tutan vaatlerden biri galiba bu: Bugün yorul, yarın yaşayacaksın.

Sonra altmış yaşına geliyorsunuz. Çalışmış, vergi ödemiş, prim yatırmışsınız. Bu toplumun yükünü bir yerinden taşımışsınız. Hâlâ markette peynirin gramını, etin kilosunu hesaplıyorsunuz. Peki ne zaman yaşayacağız? Yıllar işe girmeye, borca, bakım yüküne, emekliliğe yetişmeye çalışmakla geçtiyse ve yaşlandığınızda da geçim derdi sürüyorsa hayatın bize ayrılan kısmı nerede başlıyor?

Emeklilikten beklediğimiz şey yıllarca verdiğimiz emeğin ardından barınma korkusu yaşamadan biraz dinlenebilmek. Çocuğumuzun gelirini, arkadaşımızın yardımını her ayın hesabına katmak zorunda kalmamak. Bir ömür çalışmış insanın hâlâ kendisini yetersiz hissetmesi ağır geliyor. Ali Şekeroğlu’nun dövizindeki “onurumuz için” sözü biraz da bu yüzden bu kadar ağır.

Arkadaşlarla sık söylediğimiz bir cümle var: Hayattaki her şey siyasete dahil. Yoksulluk en dahil olanı. Ekmeğin fiyatını konuşurken ücretin nasıl belirlendiğini, kira konuşurken konutun kimde toplandığını, emekliliği konuşurken sosyal güvenliğin nasıl kurulduğunu da soruyoruz.

Başörtüsü, Kürt meselesi, kadına yönelik şiddet, LGBTİ+ hakları siyasetin konusu; kira da öyle. Sınıf bunlardan ayrı bir rafta durmuyor. Bakım yükünün çalışma hayatını nasıl etkilediği, bir insanın işini bırakacak güvencesinin bulunup bulunmadığı, gününün ne kadarını geçinmeye ayırdığı aynı hayatın içinde.

“Filler tepişirken çimenler eziliyor” sözü bana bu yüzden yetmiyor. Şekeroğlu’nun katıldığı eylemde de emeklilerin bir talebi vardı. İşçi greve gidiyor. Esnafın, kiracının itirazı bugün cılız ve dağınık olabilir ama var. İnsanların yalnız sustuğu anlara bakınca söylediklerini kaçırıyoruz. Sessizlik her zaman rıza değil.

Huzur da sınıfsal. Günün tamamını geçinmeye ayırmadan yaşamak, bir arkadaşına vakit ayırmak, memleket meselelerine kafa yormak için kendi zamanınız üzerinde belli bir gücünüz olması gerekiyor. Para o zamanı da dağıtıyor.

Fon dosyasını bu sorularla takip ediyorum. SPK, Özata Denizcilik paylarındaki işlemler nedeniyle 11 kişi hakkında suç duyurusu kararı aldı; Tera Yatırım ve Tera Portföy’e de Özata paylarıyla sınırlı iki yıllık işlem yasağı getirdi. Fatma Betül Sayan Kaya ile eşinin adı bu 11 kişilik listede yok. Kaya, kendisiyle eşinin hisse işlemlerine ilişkin iddiaların ardından parti görevlerinden ayrıldı; İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı da çiftin tüm mal varlıklarının dondurulmasına ilişkin yazıyı ilgili kurumlara gönderdi.

Bu tablo bana birkaç soru bırakıyor: Bu işlemler nasıl mümkün oldu? Kim hangi bilgiye ne zaman ulaştı? Denetim ne zaman devreye girdi? Kaya çiftinin adı neden SPK’nın 25 Eylül tarihli listesinde yok; işlemleri hangi inceleme kapsamında değerlendiriliyor? Siyasi ve kurumsal sorumluluk nerede?

Bunları sormak birileri hakkında peşinen hüküm vermek değil. Bir kişiyi görevden almak ya da birkaç kişiyi soruşturmak, işlemlerin nasıl gerçekleştiğini ve denetimin neden bu aşamada devreye girdiğini anlatmıyor. Birkaç “çürük elma” bulmakla yetinen açıklama beni asıl merak ettiğim yerden uzaklaştırıyor. Ben ağacı merak ediyorum.

Mülkün kimden kaldığını, kredinin hangi koşullarda alındığını, hangi bilgiye erişildiğini, kamu kararlarının kime ne sağladığını bilmeden birinin zenginleşmesini yalnız çalışkanlığıyla açıklamak kolay. Birine “daha çok çalışsaydın” deniyor. Ötekine “demek ki çok çalışmış”. Yoksulun yoksulluğunu karakterine, zenginin zenginliğini meziyetine bağlayan hikâye aynı hikâye.

İnsanların hızlı kazanç vaatlerine neden yöneldiği sorusu da burada duruyor. Çalışarak güvenli bir gelecek kurabileceğine inanmayan biri, “paran senin için çalışsın” sözünü başka türlü duyabilir. Dolandırılan kişiyi yalnız açgözlülükle açıklamak, onu bu söze açık hale getiren ekonomik güvensizliği saklıyor.

Sonra “genel ahlak” tartışmasına bakıyorum. Mabel Matiz’in “Ha Leylim” klibindeki iki erkeğin karşılıklı dansı, hazırlanan iddianamede müstehcenlik suçlamasının gerekçeleri arasına girdi. İki erkeğin dansı için genel ahlak konuşuluyor. Peki servetin kaynağı? Kamu malı? Kul hakkı? Emeğin karşılığı? Bunlar neden aynı öfkeyi üretmiyor?

Bir kadının kıyafetini ya da LGBTİ+ bir insanın hayatını ahlakın merkezine yerleştiren kişi, servet sahibine de aynı açıklıkla soru yöneltiyor mu? İnsan hakları örgütlerinin aldığı fonu didiklerken şirketin, vakfın, cemaatin parasını da aynı merakla takip ediyor mu? Ben genel ahlakı biraz da burada arıyorum.

Bir de din dili var. Başkasının hayatına din adına hüküm yetiştirirken kullanılan ölçünün, onu kullanan kişinin kendi ekonomik ilişkilerinde neye karşılık geldiğini soruyorum. Teğabün suresinin ilk ayetinde “Lehü’l-mülk” deniyor: Mülk O’nun. Bakara 219’da neyin infak edileceği sorusuna verilen cevap “ihtiyaç fazlası”. Diyanet’in Kur’an Yolu tefsiri, Ebû Zer’in muhtaçlar varken ihtiyaç fazlası malın elde tutulmasına karşı çıkan yorumunu da aktarıyor; çoğunluğun zorunlu vermeyi nafaka ve zekâtla sınırlayan görüşünü de. İhtiyaç fazlasının ne olacağı, dinin içinde de tartışılmış.

Haşr 7’de fey mallarının dağıtımı anlatılırken malın yalnız zenginler arasında dolaşmaması gözetiliyor. Tevbe 34–35 ise insanların mallarını haksızlıkla yiyen din adamlarından, altın ve gümüşü biriktirip Allah yolunda harcamayanlardan söz ediyor.

Kur’an para konusunda susmuyor. Bu ayetleri okurken kazancın kaynağını, paylaşmayı, başkasının hakkını düşünüyorum. Birinin yoksula yaptığı yardım kadar, yanında çalışan insanın ücretini nasıl belirlediği de ilgimi çekiyor. Kanaat öğüdü verdiğiniz insanın sofrasına bakıyorsanız, kendi mülkünüzle kurduğunuz ilişki de konuşmanın dışında kalmıyor.

Riyakârlık biraz da bu değil mi? Ahlakı güçsüzün hayatına uygulayıp güçlünün malına uğratmamak.

Menzil örneğinde bu soru şirket yönetimine kadar uzanıyor. Cumhuriyet’in haberine göre Saki Elhüseyni’nin kontrolündeki Dehlevi Petrol’ün sermayesi ağustosta 6 milyon liradan 147 milyon liraya çıkarıldı. Buradaki rakam kişinin serveti değil, şirketin kayıtlı sermayesi. Benim ilgilendiğim şey, dini otoriteyle ekonomik yönetimin aynı kişide buluştuğu ilişki.

Şirket hakkında kim karar veriyor? O dini çevrenin içindeki insanlar hesaplara ilişkin ne biliyor? Yönetimi sorgulayan biri, inanç bağını da sorgulamış sayılmadan itiraz edebiliyor mu? Bir insanın o yapıya verdiği emekle şirket üzerinde sahip olduğu söz hakkı arasında nasıl bir mesafe var? Kanaat neden hep müride, mülkiyet hep şeyhe düşüyor?

“Mebrur hac” meselesi de bu yüzden aklımda kaldı. Ahmet Şık, Fatma Betül Sayan Kaya’nın “Haccımız mebrur olsun” paylaşımını hatırlatarak fon dosyası etrafında sorular yöneltti. Benim aklım “mebrur” kelimesinde.

İhsan Eliaçık, “İslam’ın Ritüelleri” yazısında ihramı ve tavafı sınıf, rütbe ve statü farklarından arınmaya çağıran bir eşitlik pratiği olarak yorumluyor. Telbiyedeki “mülk senindir” sözünü de bununla birlikte ele alıyor. Haccın Mekke’de bitmediğini, insanın döndükten sonraki hayatında karşılığını bulması gerektiğini söylüyor.

Hacda “mülk senindir” dedikten sonra dönüp eldeki mülkle ne yapılıyor? İhramda statüsüzlük, gündelik hayatta ayrıcalık. Kâbe’de eşitlik, dışarıda servet hiyerarşisi. İhramı çıkarınca işveren olarak, mülk sahibi olarak, bir kurumun yöneticisi olarak verdiğiniz kararlarda o sözün karşılığı kalıyor mu?

Bir ibadet insanın parayla, mülkle ve güçle kurduğu ilişkiye hiç değmiyorsa insanın neresine değmiş oluyor?

Bir haccın kabulüne ilişkin hüküm vermiyorum. İbadetin insana kendi hayatı hakkında hangi soruları sordurduğuyla ilgileniyorum. Başörtüsü, namaz, hac, Allah’ın adını sıkça anmak hiç kimsenin davranışlarına peşinen kefil olmuyor. Dini ciddiye aldığım için söylüyorum bunu. İnanç, insanın kendi hırsına sınır çekmesi için bir imkân sunabilir; o sınırın para ve güç karşısında nerede durduğu da bu inancın dünyadaki karşılığı.

Ali Şekeroğlu’nun dövizindeki cümleye dönüyorum: “Para için değil, onurumuz için.” Geçinemeyen insanın değeri azalmıyor. Başkasının desteğine ihtiyaç duyması ona daha az söz hakkı vermiyor. Kanaat öğüdünü dinleyen kişinin, mülkün başında durana soru sorma hakkı var.

“Mülk Allah’ındır” demek kolay. Mülk elinizdeyken ne yaptığınız daha çok şey söylüyor.

Kanaat müride, mülkiyet şeyhe düşüyorsa orada anlatılan şeyin adı adalet değil.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş