Zeynep Duygu yazdı | Barışın toplumsal hayatı (2): Kürtlerin geleceğine kim karar verecek?

Ben İsmail Beşikçi ile başlamıştım.

Yanlış hatırlamıyorsam 2010 civarıydı. Yirmi üç yaşlarındaydım. Cemaatten atılmış, Erzurum’daki aileme karşı epey direnerek İstanbul’a gelmiştim. Arkadaşlarımla kalıyor, kendimi pek bilmediğim siyasi tartışmaların içinde buluyordum. İnsanlar bir şeylerden bahsediyor, benim de meselenin bir tarafından tutmam gerekiyordu. Ama ne hadis ne fıkıh ne kelam; bildiklerim konuşulanları anlamaya yetmiyordu.

Kürt meselesi dikkatimi çekiyordu. Annem Kürt. Babamın ölümünden sonra Kürtlerle, Kürt örf ve âdetleriyle büyümüştüm. Bir yandan da babamın ve ailesinin Türk milliyetçiliği üzerimdeydi. Kürtlerle büyümüş olmak, Kürt meselesine dair öğrendiklerimi sorgulamaya yetmemişti.

Ezilenin yanında, ezenin karşısında durmak gerektiğine inanıyordum. Fakat mesele Kürt meselesine gelince işler değişiyordu. Öcalan’ın adını “bebek katili” sözüyle birlikte öğrenmiştim, hakkında başka bir şey dinlemek bile kulağımı tırmalıyordu. Sanki dinlemek ve anlamaya çalışmak, söylenen ve yapılan her şeyi meşrulaştırmak olacaktı.

Beşikçi’nin konferanslarına gidiyor, okuyordum. Her okumada üzerimde ne kadar çok öğreti taşıdığımı fark ediyordum. Ailemin, cemaatin ve okulun söyledikleri birbirine karışmıştı. Hangisi benim fikrimdi? Birinden vazgeçtiğimde neyi kaybedecektim? Bazen değerlerim elimden gidiyormuş gibi geliyor, onları yeniden düşünebilmek ise güç veriyordu.

Zeynep Duygu yazdı | Barışın toplumsal hayatı (2): Kürtlerin geleceğine kim karar verecek?

Öğrendiklerimiz nerede duruyor?

Bourdieu’nün “habitus” dediği şeyi biraz da bu tepkimde görüyorum. İçinde yetiştiğimiz ilişkiler, hangi sözü dinleyeceğimizi, hangisini daha duyar duymaz reddedeceğimizi şekillendirebiliyor. Her seferinde düşünüp karar vermiyoruz. Yeni çevrelerde eski kabullerimizle uyuşmayan deneyimler yaşamak ve bunları tartışabilmek, kendiliğinden doğru saydıklarımızı sorgulanabilir hâle getirebilir.

Fikrimi değiştirmek, bir bilgiyi düzeltmekten fazlasını gerektiriyordu; ailemle, aidiyetimle ve iyi bir insan olduğuma dair inancımla uğraşıyordum. Ezilenin yanında durduğumu söylerken kimleri ezilen olarak görebildiğimi de düşünmem gerekiyordu. Bir siyasi aktöre ilişkin hükmümüzü bir halkın haklarının ölçüsü yapamayacağımızı bugün tabii ki  daha açık görüyorum.

Fakat bir sözü dinlememekle o sözün kamusal hayatta karşılık bulmasını engellemek arasında yetki farkı var. Kimin konuşabileceğine, hangi talebin görüşüleceğine, hangi itirazın dikkate alınacağına karar verebilen kişi, başkalarının siyasi imkânlarını da etkiliyor.

Kürtler o sırada ne yapıyordu?

Osmanlı’nın son yıllarıyla Cumhuriyet’in kuruluşuna bu soruyla bakıyorum. Devletin kararlarını sıraladığımızda Kürtlerin başına gelenleri anlatabiliyoruz. Fakat tarih yalnız böyle yazıldığında yayın çıkaran, örgütlenen, geçimini ve geleceğini düşünen insanların yaptıkları geride kalıyor.

1919 tarihli Jîn sayfalarında bu faaliyetin örnekleri var. Memduh Selim, Ahmedê Xanî’nin Mem û Zîn’inin basımı üzerine yazarken Kürd Tamim-i Maarif ve Neşriyat Cemiyeti’nin çalışmalarını anlatıyor. Aynı sayıda, yükselen kâğıt ve dizgi maliyetlerine rağmen kitabın yayımlanacağını duyuran bir ilan bulunuyor. Dilin ve edebiyatın sürmesi için örgütlenen, kaynak ayıran insanlar var.

Bir başka yazıda Kürdistan Tealî Cemiyeti’nde yapılan konuşma aktarılıyor. Diplomatik temsil girişimleriyle birlikte yerinden edilmiş Kürtlerin dönüşü ve bölgeye Kürt memurlar atanması talepleri anlatılıyor. Bunlar cemiyetin kendi faaliyetlerine ilişkin beyanları; gerçekleşmiş kazanımlar olarak okunamaz.

İstanbul’daki Kürt hamalları ele alan yazı ise çalışma koşullarını ve kazançlarına müdahaleyi tartışıyor, Kürt gençlerinin ve aydınlarının işçilere ilgisizliğini eleştiriyor. İşçilerin doğrudan kendi sözlerini duymuyoruz. Fakat bu eleştiri, ortak kimliğin işçilerin geçim sorunlarını aydınların gündemine taşımaya yetmediğini düşündürüyor.

Kadınlar da Kürtlerin geleceği hakkında söz alıyordu. 1919’da İstanbul’da kurulan Kürd Kadınları Teâli Cemiyeti’nin 21 Haziran tarihli toplantısında Encam Yamulki, “Bizler de kendi hakkımızı istiyoruz” diyordu. Yavuz Selim Karakışla’nın aktardığı konuşmada, halkların geleceğinin yeniden belirlendiği bir dönemde Kürtlerin haklarını savunuyor; kadınları toplantılar, konferanslar ve müsamereler yoluyla birlikte çalışmaya çağırıyordu.

Aydınların öncelikleriyle işçilerin ihtiyaçları, cemiyette söz alan kadınlarla başka koşullarda yaşayan kadınların deneyimleri örtüşmeyebilir. Elimizdeki örnekler bu farkların tamamını açıklamıyor. Ama Kürtlerin yayın, emek ve örgütlenme yoluyla hayatlarına müdahale ettiklerini gösteriyor.

Yönetilmek ile karar vermek arasında

Bu faaliyetlerin karşısında nasıl bir yönetim düzeni kuruluyordu?

1921 Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nun 11. maddesi, vilayetlere yerel işlerinde tüzel kişilik ve özerklik tanıyordu. Eğitim, sağlık, tarım, bayındırlık ve sosyal yardım gibi alanların yönetimini, Meclisin çıkaracağı kanunlar çerçevesinde vilayet şûralarına bırakıyordu. İç ve dış siyaset, adalet ve askerlik gibi işler bu yetkinin dışındaydı.

Bu hüküm Kürtlere özgü bir statü tanımlamıyordu. Nasıl ve ne ölçüde uygulandığını anlamak için şûraların işleyişine bakmak gerekir. Yerelde yetki bulunmasıyla kadınların, işçilerin ve yoksulların o yetkinin kullanımını etkileyebilmesi de ayrı meseleler.

1924 Anayasası, önceki yerel özerklik hükümlerini sürdürmedi; buna karşılık 90. maddede vilayetlerin, şehirlerin, kasabaların ve köylerin tüzel kişiliğini tanıdı. Vatandaşlığı düzenleyen 88. madde, din ve ırk ayrımı gözetilmeksizin herkesi vatandaşlık bakımından Türk sayıyordu. İkinci maddede devletin resmî dili Türkçe olarak belirlenmişti.

Ortak bir vatandaşlık adı, farklı dillerin ve kimliklerin kamusal hayatta hangi koşullarda var olabileceği sorusunu cevaplamıyor. Türkçe konuşan yurttaşın dili devletin diliyken, Kürtçe konuşanın kendi diliyle eğitim ve kamusal hizmet talebi ayrıca güvence gerektiriyor. Vatandaşlığın nasıl adlandırıldığı kadar, bu adlandırmada kimlerin söz sahibi olduğu da önemli.

1925’te Şeyh Said İsyanı’nın ardından çıkarılan Takrir-i Sükûn Kanunu döneminde muhalif gazete ve dergiler kapatıldı, siyasal muhalefet baskı altına alındı. Anayasada hakların bulunması, onları kullanabilecek siyasi alanın korunmasına yetmemişti.

Aynı yıl hazırlanan Şark Islahat Planı, bölgenin idaresine ve iskâna müdahalelerle birlikte dil yasakları da öngörüyordu. Plandan aktarılan hükümler arasında, belirtilen yerlerde kamu dairelerinde, okullarda, çarşı ve pazarlarda Türkçe dışındaki dilleri kullananların cezalandırılması ve Fırat’ın batısında dağınık olarak yaşayan Kürtlerin Kürtçe konuşmasının engellenmesi bulunuyor. Hükümlerin nerede, ne ölçüde uygulandığı ayrıca araştırılmalı; fakat aktarılan maddelerde öngörülen yasağın yönü açık.

“Islah” kelimesinde beni durduran da bu: Islah edilecek olan neydi? İnsanların dilini ve yaşayışını düzeltilmesi gereken bir sorun sayan yönetim, onların taleplerini de bu ölçüyle değerlendiriyor. Bu belgeler her yayının ve cemiyetin akıbetini açıklamasa da devletin hangi müdahaleleri öngördüğünü gösteriyor.

Kürtlerin bu müdahaleler karşısında kendi gelecekleri üzerinde söz sahibi olmasını savunuyorum. Kürt toplumu içinde farklı ihtiyaçların, örgütlenmelerin ve siyasi tercihlerin bulunması, devlet karşısındaki hak taleplerini eksiltmez.

Ercan Jan Aktaş yazdı: Kürtler ne istiyor, ne istemiyor?
Zeynep Duygu yazdı | Barışın toplumsal hayatı (2): Kürtlerin geleceğine kim karar verecek?

Farklı düşünen Kürtlerin sözü nereye gidecek?

Müzakerenin bazı görüşmeleri kapalı yürütülebilir. Fakat hangi taleplerin görüşüleceği ve hangilerinin erteleneceği dar bir çevrede belirlenmişse, sonradan toplantıya çağrılan insanlar neye katılacak? Kararın oluşumuna mı, açıklanmasına mı?

Bir parti kendi seçmeniyle buluşur, izlediği yolu anlatır, destek ister. Fakat seçmeninin onayını bütün Kürtlerin rızası yerine koyamaz. Bir halk adına konuşup hesabı yalnız kendi siyasi çevresine vermek yetmez.

DEM Parti’ye oy verenlerin de her tercihi aynı biçimde değerlendirdiğini varsayamayız. Çatışmanın sona ermesini isteyen biri görüşmelerin yöntemini yanlış bulabilir, açıklanan hedefleri yetersiz görebilir veya kendi talebinin neden ertelendiğini sorabilir. Muhatap alınmak için önce destek beyan etmesi bekleniyorsa, farklı düşünmesine ayrılan alanın sınırı baştan çizilmiş olur. Her eleştiriyi giderilecek bir tereddüt saymak, eleştirenin kendi siyasi muhakemesini ciddiye almamaktır.

Toplantılara da bu gözle bakmak gerekiyor. Davetlileri, konuşmacıları ve gündemi aynı çevre belirliyorsa, salonda duyulacak görüşleri de büyük ölçüde o çevre seçer. Yanına birkaç akademisyen koymak bu sorunu çözmez. Akademisyen araştırmasıyla katkı sunabilir; unvanı ona orada bulunmayanları temsil etme yetkisi vermez. Kendi seçmenini toplayıp kendini alkışlatıyorsan, gösterdiğin o çevredeki destektir. Salondan çıkıp “Kürtler böyle düşünüyor” diyebilir miyiz?.

Bir işçinin siyasi çevrelerde tanıdığı bulunmayabilir. Bir kadın, toplantıya ayıracağı zamanı bakım yükünün içinden çıkaramayabilir. Hiçbir örgüte üye olmayan biri, itirazını kime ulaştıracağını bilmeyebilir. Hep aynı ilişki ağlarından insanlara ulaşmak, örgütsüzlerin ve bu çevrelere uzak duranların ihtiyaçlarını gündemin dışında bırakabilir. Bu durumda sessizlikten rıza çıkarılamaz. Farklı siyasi çevreler kendi sözcülerini seçebilmeli, örgütsüz insanlar da gündeme öneri getirebilmeli.

Gelen önerilerin akıbeti de açıklanmalı: Hangisi görüşüldü, hangisi hangi gerekçeyle reddedildi, hangisi alınan kararı değiştirdi? Herkesin her kararı veto etmesi gerekmiyor. Ama itirazın hiçbir tercihi değiştiremeyeceği bir düzende insanlardan görüş istemekle yetiniliyorsa buna katılım diyemeyiz.

Bu talep hükümete, Kürtler adına kendi tercih ettiği kişileri seçme yetkisi vermez. Seçilmiş temsilcilerin iradesini korumakla onlardan hesap sormak birlikte mümkün olmalı. Hükümetin kabul ettiği taahhütleri yerine getirme ve hakları güvenceye alma sorumluluğu da Kürtlerin kendi aralarında uzlaşmasına bağlı bırakılamaz.

Kürtlerin geleceği üzerine alınacak kararların sonuçlarını yalnız bir partinin seçmeni yaşamayacak. Kürtler adına söz alanların cevaplaması gereken soru açık:

Size oy vermeyen, yönteminizi eleştiren, vardığınız sonucu yeterli bulmayan Kürtler kararlarınıza nasıl müdahale edecek?

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş