Zeynep Duygu yazdı | Barışın toplumsal hayatı (1): Kürtler bu ülkenin barış memuru değil

Kürt mevsimlik işçilere yönelik ırkçı saldırılardan Amedspor tribünlerindeki tehdit diline uzanan aynı soru var: Kürt meselesinde barışın yükü neden yine daha kırılgan tarafa bırakılıyor?

Bu yazıyla birlikte Kürt meselesi ve toplumsal barış üzerine iki haftada bir yazmayı planlıyorum. Bunun nedeni yalnızca bugün yeniden bir süreç konuşuluyor olması değil. 2012’nin sonundan 2015 yazına uzanan çözüm sürecini ve ardından yeniden başlayan çatışmaları uzaktan izlemedim. O dönemin umutlarına, kırılmalarına, çatışmalarına ve kayıplarına; sonrasında insanların hayatına yayılan uzun cezalandırma hâline tanıklık ettim.

Cezaevi, yıllarca süren işsizlik ve hukuki belirsizlik benim hayatımda da iz bıraktı. Bunu bir haklılık payesi olarak değil, nereden konuştuğumu açık etmek için söylüyorum. Büyük siyasal kırılmaları bu yüzden yalnız müzakere masaları, liderlerin açıklamaları ya da devletin takvimi üzerinden değil; insanların işi, evi, ailesi, korkusu ve geleceği üzerinden okuyorum.

Çünkü hak meselesine bir yerinden girdiğinizde konu orada kalmıyor. Ana dil meselesi hukuka ve siyasal temsile; hukuk cezaevlerine; cezaevi işsizliğe, yoksulluğa, ailelerin ve özellikle kadınların taşıdığı bakım yüküne uzanıyor. Bütün bunlar da gündelik ırkçılığa, sınıfsal eşitsizliğe ve devletin yurttaşla kurduğu ilişkiye bağlanıyor.

Bu seride yalnız sürecin hangi aşamada olduğunu izlemek istemiyorum. Nasıl bir barışın kimin hayatında neyi değiştireceğini, hangi eşitsizlikleri ortadan kaldırıp hangilerini yerinde bırakacağını tartışmak istiyorum. Barışı yalnız silahların susmasıyla değil, dilin, emeğin, hukukun ve siyasal iradenin güvence altına alındığı bir hayatın kurulup kurulmadığıyla değerlendirmeye çalışacağım.

Barışın toplumsal hayatı (1): Kürtler bu ülkenin barış memuru değil

Emeği gerekli, varlığı fazla

Her yaz benzer bir haber başka bir şehirden geliyor. Kürt mevsimlik işçiler yüzlerce kilometre yol gidiyor. Fındığı, kayısıyı, tarlayı topluyor, tarımsal üretimin en ağır ve güvencesiz işlerini yapıyor. Emeklerine ihtiyaç duyuluyor. Sonra biri çıkıp “burada sizi istemiyoruz”, “memleketinize gidin” diyebiliyor. Bazen hakaret ediliyor, bazen saldırılıyor, bazen de bulunduğu yerden ayrılmak zorunda kalan yine saldırıya uğrayan işçiler oluyor.

İnsan hakları örgütlerinin yıllara yayılan kayıtlarına bakınca bu vakaları her defasında “iki grup arasında kavga” ya da “münferit olay” diye açıklamak zorlaşıyor. Her olay aynı nedenle başlamayabilir. Ücret meselesi, gündelik bir tartışma ya da komşuluk gerilimi olabilir. Fakat dil bir anda “Kürt”, “terörist”, “memleketinize gidin”e dönüyor ve sonunda yerinden olan yine Kürt işçiler oluyorsa, tek tek olayların arkasındaki toplumsal ilişkiye bakmak gerekir.

Mevsimlik işçi zaten pazarlık gücü düşük, çoğu zaman örgütsüz, barınması ve ulaşımı başkalarının kararlarına bağlı bir emekçi. Kürt olduğunda bu güvencesizliğin üzerine etnik ve siyasal bir hiyerarşi daha ekleniyor.

Yoksul Türk de bu düzende sömürülüyor, yoksul Kürt de. Ama aynı sınıfsal yerde bulunmak, aynı toplumsal güce sahip olmak anlamına gelmiyor. Milliyetçilik, maddi olarak çok az şeye sahip olana bile göreli bir üstünlük bırakabiliyor:

“Ben de yoksulum ama hiç değilse onlardan değilim.”

İşsizliğin, borcun ve düşük ücretin yarattığı öfke böylece yukarıya değil, daha aşağıya itilmiş başka bir emekçiye dönebiliyor.

Bunu “yoksul Türkler cahil, kolay kandırılıyor” diye açıklamak kolaycılık olur. Milliyetçilik yalnız ekonomik öfkenin yanlış hedefe yönelmesi değil, ailede, okulda, askerlikte, medyada ve devletin güvenlik dilinde öğrenilen bir dünya görüşü. “Ülke bölünecek”, “devlet zayıflayacak”, “Kürtler daha ne istiyor?” cümleleri boşlukta kurulmadı. Kaygılar gerçek olabilir, ama gerçek olmaları doğal ve siyasetten bağımsız oldukları anlamına gelmez.

Bazen eşitlik talebi, egemen konumda olan için bir hak kaybı değil, alışılmış üstünlüğün kaybı gibi hissedilebiliyor. Eşitlenmek bir taraf için normalleşme iken, diğer taraf için “bir şey kaybediyorum” duygusu yaratabiliyor. Yeni bir çatışmadan korkmakla Kürtlerin dilini, siyasal iradesini veya eşitliğini tehdit saymak bu yüzden aynı şey değil.

Üstelik Kürt mevsimlik işçinin ucuz emeğinden yalnız ona saldıran kişi yararlanmıyor. Tarla sahibi, işçi aracısı, tedarik zinciri, ihracat şirketleri ve üretimin bütünü bu güvencesizlikten ekonomik değer üretiyor.

Burada ırkçılık, sınıf sömürüsünün yanında duran ayrı bir kötülük değil, emeğin ucuzlatılmasını, işçilerin örgütsüz bırakılmasını ve itirazın zorlaştırılmasını kolaylaştıran maddi bir düzenek. Kürt işçinin emeği gerekli, diliyle, ailesiyle ve kimliğiyle eşit bir toplumsal özne olarak görünmesi ise gerilim yaratabiliyor.

Tarladan tribüne koşullu kabul

Fındık bahçesiyle futbol tribünü aynı mekanizma değil. Birinde emek piyasası, sınıf ve güvencesizlik, diğerinde kolektif kimlik, kamusal görünürlük ve sembolik tehdit var. Ama ikisinde de Kürtlüğün hangi koşullarda kabul edildiğine dair benzer bir sınırla karşılaşıyoruz.

24 Ağustos 2026’da oynanan Kocaelispor–Amedspor karşılaşmasında bazı Kocaelispor taraftarları, Amedspor tribünlerine doğru Kürt kamuoyunda ceset torbasını ve ölüm tehdidini çağrıştıran sarı torbalar salladı. Üç yıl önce Bursaspor–Amedspor maçında ise 1990’ların zorla kaybetme ve faili meçhul cinayet hafızasıyla özdeşleşen Beyaz Toros ve “Yeşil” pankartları açılmıştı.

Sarı torba, Beyaz Toros ve “yeşil” aynı sembol değil. Fakat farklı tarihsel göndermeler üzerinden aynı hafızaya dokunuyorlar: Geçmişte yaşanan şiddetin yeniden mümkün olabileceğini hatırlatan bir tehdit dili. Hafıza, bugünün korkutma aracına dönüştürülüyor.

Savcılığın soruşturma başlatması önemli. Ama cezasızlık yalnız mahkemenin sonuç vermemesi değildir. Bir tehdidin ciddi bir karşılığı olmayacağına dair kültürel beklenti de toplumsal öğrenme üretir. Bazı şeylerin yapılabildiği ve sonuçsuz kalabildiği görüldükçe aynı repertuvar dolaşımda kalır.

Fındık bahçesinde Kürt’ün emeği gerekli bulunurken, tribünde Kürtlük kendi adıyla, renkleriyle ve kolektif varlığıyla görünür olduğunda hedefe dönüşebiliyor. Birinde ekonomik ihtiyaç, diğerinde kamusal görünürlük var. Ortak olan, Kürt’ün eşit toplumsal varlığının hâlâ koşula bağlanabilmesi.

Barışın yükü neden yine Kürtlere bırakılıyor?

Irkçılığın ardından saldırıya uğrayan taraftan yalnız şiddete dayanması değil, sonrasında ortamı yatıştırması da bekleniyor. Öfkesini ölçmesi, birlikte yaşama iradesini yeniden göstermesi, karşı tarafa güven vermesi, daha sakin ve daha ikna edici olması isteniyor.

Böylece şiddetin ardından ilişkiyi onarma yükü de hedef alınana bırakılıyor.

Ben burada “duygusal emek” derken ilişkinin devam etmesini, gerilimin düşmesini ve çoğunluğun rahatlaması için gereken yükün daha kırılgan tarafa bırakılmasını demek istiyorum.

Bu yükün kadınların hayatında nasıl biriktiğini bu seride ayrıca konuşmak gerekiyor. Burada şunu söylemek yeterli:

“Cezaevindeki yakını beklemek, evin geçimini çevirmek, çocukları korumak, kaybın ve korkunun gündelik yükünü taşımak çoğu zaman kadınların omzunda birikiyor. Erkek egemen savaş ve müzakere düzeninin görünmeyen yeniden üretim emeği de çoğu zaman kadınların omzunda kalıyor.”

Irkçılığı üreten ilişkiler ve kurumlar yerinde dururken Kürtlerden sürekli sakinlik, sabır ve uzlaşma performansı bekleniyorsa, eşitsizliğin başka bir biçimi kuruluyor.

Kürtler bu ülkenin barış memuru değil.

Bu cümleyi öfkeyle değil, sorumluluğun yerini göstermek için kuruyorum. Irkçı sembolleri kullananların, federasyonun, kulüp yönetimlerinin, savcılığın, kolluğun, kamu kurumlarının ve bu dili sıradanlaştıran medyanın sorumluluğu var. Fakat tartışmanın ağırlığı kolayca saldırıya uğrayanın nasıl davranması gerektiğine kayıyor.

Meseleyi mağdurun iletişim performansına çevirdiğimiz anda kurumsal sorumluluk görünmezleşiyor.

Tarlada emeğinin sessiz kalması, tribünde öfkesini bastırması, siyasal tartışmada ise kendi karar verme kapasitesini başkalarına ispatlaması beklenen yine Kürtler. Mekanizmalar aynı değil; fakat yükün yönü benzer.

Türk toplumunun farklı kesimlerinin güvenlik kaygılarını ciddiye almak gerekir. Yeni bir çatışmadan ve yeni ölümlerden korkmak gerçek; sürecin iktidarın hesabına dönüşmesinden şüphelenmek de meşru. Fakat kaygıyı anlamak, ona Kürtlerin haklarının veya siyasal tercihlerinin sınırını belirleme yetkisi vermek değildir.

“Bu sürecin şeffaflığını yetersiz buluyorum” bir eleştiridir. “Bu tercihin demokratik açıdan şu riski var” da öyle. “Kürtler yine kandırılıyor, doğru muhatabı seçemiyorlar” ise Kürtlerin kendi risklerini değerlendirebilme kapasitesine yönelik başka bir ilişki kurar. İyi niyet, hamilik ihtimalini ortadan kaldırmaz.

Üstelik sürecin kırılganlığının maliyeti herkese aynı dağılmıyor. Yeni bir çatışmanın, yeni güvenlik politikalarının, soruşturmaların ve cezaevlerinin doğrudan yaşam maliyeti herkese aynı biçimde düşmez. Dışarıdan verilen siyasal tavsiyenin sonucunu kimin taşıyacağını da hesaba katmak gerekir.

Burada tek bir “Kürt iradesi”nden söz etmiyorum. Farklı Kürt seçmenlerin, siyasal aktörlerin ve kamuların birbirinden ayrı tercihlerinin meşruiyetinden söz ediyorum. Eşit siyasal özne olmak, eleştirilebilir olmak kadar, başkalarının yanlış bulduğu kararları verebilme hakkına da sahip olmak demek.

Aynı cümleyi neden bu kadar farklı duyduk?

Bu yük yalnız tarlada ya da tribünde kurulmadı. Entelektüel alandaki son tartışmada da benzer bir gerilim ortaya çıktı. Faik Özgür Erol, böylesine ağır acılara yol açmış bir savaşı bitirme çabasının bu kadar az entelektüel destek görmesinin gurur duyulacak bir tablo olmadığını söyledi. Birileri bu sözü barışa daha fazla sahip çıkma çağrısı olarak duydu; birileri ise geçmişte barış dediği için bedel ödeyenlere yöneltilmiş haksız bir sitem olarak.

Bunu basitçe algıda seçicilik diye açıklayamıyorum. İnsanlar aynı cümleyi farklı siyasal hafızalardan dinledi. Barış Akademisyenlerinin yaşadıkları da bu hafızanın en görünür örneklerinden biri. Barış talep ettikleri için hedef gösterildiler, yargılandılar, üniversitelerinden uzaklaştırıldılar; işsizliğin, damgalanmanın ve yıllara yayılan cezalandırmanın yükünü aileleriyle birlikte taşıdılar. Bu geçmişi yok sayıp insanlardan bugün coşkuyla destek beklemek gerçekçi değil.

Ama bu geçmiş, çatışmanın sona erme ihtimali üzerine daha fazla düşünmeyi, yazmayı ve konuşmayı gereksiz de kılmıyor. Destek alkış değil, eleştiri de barış karşıtlığı değil. Entelektüelden beklenen yalnız kendisine sunulan çerçeveyi onaylamasıysa bunun adı düşünsel katkı değil, hizalanma olur.

Benim asıl takıldığım yer, tartışmanın hızla entelektüellerin ne yaptığına, kimin ne kadar bedel ödediğine ve kimin daha doğru yerde durduğuna kapanması. Kürtler ise yine hakkında konuşulan taraf olarak kalıyor. Kimin sözü “analiz”, kimin sözü “duygu” sayılıyor? Merkezden konuşan bir akademisyenin sözü kolayca soğukkanlı değerlendirme kabul edilirken, Kürtlerin kendi deneyimlerinden ve siyasal hafızalarından kurdukları söz neden daha kolay taraflı ya da fazla duygusal sayılıyor?

İnsanların ödedikleri bedelin görülmesini istemesini minnet talebi saymıyorum. Fakat geçmişte doğru yerde durmuş olmak, bugün söylenen her sözü tartışmanın dışına çıkarmaz. Hak savunmak lütuf değil; dayanışma da sonradan tahsil edilecek bir borç ilişkisi değil. Dayanışma, Kürtler adına doğru muhatabı seçme, alınacak riski ölçme veya izlenecek siyaseti belirleme hakkı da vermiyor.

Hiçbir Kürt siyasi yapısı eleştiriden muaf değil. Fakat eleştiri başka, Kürtlerin kendi siyasal kararlarını verebilme kapasitesini sürekli kuşku altında tutmak başka. İyi niyet, hamilik ihtimalini kendiliğinden ortadan kaldırmıyor.

Kardeşlik değil: eşitlik ve eşlik

“Kardeşlik” kelimesi bana artık iyi gelmiyor. Çok kullanıldı, çok boşaltıldı ve çok fazla acının üzeri onunla örtüldü. Siyasete ailenin hiyerarşisini taşıyor: büyük kardeş, küçük kardeş; koruyan, akıl veren, diğerinin iyiliğini ondan daha iyi bildiğini düşünen.

Bunun yerine eşitlik ve eşlik fikri bana daha anlamlı geliyor.

Eşlik, Türk toplumundaki güvenlik kaygılarını ciddiye almak ama bu kaygılara Kürtlerin haklarının sınırını belirleme yetkisi vermemek; Kürtlerin öfkesini anlamak ama romantize etmemek; yoksul Türkün güvencesizliğini görmek ama yoksul Kürtle arasındaki ulusal hiyerarşiyi yok saymamak demek.

Fakat eşlik kişiler arası iyi niyete bırakılamaz. Bunun hukuki ve maddi karşılığı olmak zorunda. Meclisin açık ve denetlenebilir güvenceler üretmesi, yerel yönetimlerin gerçek karar alanına sahip olması, Kürt işçilerin emeğinin güvenceli hâle gelmesi, ırkçı şiddetin sonuçsuz kalmaması ve kadınların barışın gözlemcisi değil kurucu tarafı olması gerekiyor.

Barışın toplumsallaşması da topluma hazırlanmış bir sürecin anlatılması değil. Meclisin, yerel yönetimlerin, sendikaların, meslek örgütlerinin, üniversitelerin, kadın hareketlerinin, insan hakları örgütlerinin ve medyanın bu sürecin içeriğine müdahale edebilmesi demek.

Silahların susması çok değerli. Ama Kürt işçi ertesi yaz yine “memleketine git” diye kovalanıyor, tribünde Kürtlere ölüm ve faili meçhul hafızasıyla sesleniliyor, her saldırının ardından makbuliyetini yeniden ispatlaması bekleniyorsa, çatışmanın bitmesiyle eşitliğin kurulmasının aynı şey olmadığını görürüz.

Kürt meselesinde barış yalnız şiddetin sona ermesi değil, kimin norm, kimin misafir, kimin şüpheli ve kimin karar verici sayıldığını yeniden kurma meselesi.

Ben barışı Kürtlerin mevcut düzene daha sessiz biçimde eklemlenmesi olarak düşünmüyorum. Bütün sabrı, sakinliği, fedakârlığı ve duygusal yükü yeniden Kürtlerden bekleyen bir barış tahayyülü bana eksik geliyor.

Kürtlerin insanlıklarını yeniden kanıtlamak zorunda olmadığı, Türk toplumundaki kaygıların Kürtlerin haklarını sınırlamanın gerekçesine dönüşmediği, kadınların barışın görünmez işçileri değil kurucu özneleri olduğu ve eşitliğin çoğunluğun iyi niyetine bırakılmadığı bir siyasal hayatı konuşmak daha anlamlı geliyor bana.

Barışın toplumsallaşması belki de tam burada başlıyor:

Kürtlerden bir kez daha sabır istemekle değil, eşitsizliği üreten kurumları değiştirmekle.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş