Okurlarımızı, takipçilerimizi, izleyicilerimizi ve tüm destekçilerimizi görüşlerini Medyascope’ta dile getirmeye davet ediyoruz. Yazınız editoryal ilkelerimize uyar ve Yayın Kurulumuz tarafından da uygun görülürse, web sitemizde imzanızla yayınlanacaktır. Konuşan, tartışan, farklı fikirlerin dile getirildiği bir Türkiye istiyoruz. Zeyneb Duygu “Cemaat karnınızı doyurduğunda” başlıklı yazıyı kaleme aldı. Süleymancılar üzerine kişisel deneyimlerini ve cemaatlerin ekonomik, sosyal ve siyasi etkisini yazdı.
Süleymancılar benim için haberlerde ilk kez karşılaştığım, uzaktan bakıp anlamaya çalıştığım bir cemaat değil. Çocukluğum onların içinde geçti. Gençliğimin önemli bir kısmı da Nurcular içindeki “Okuyucular” çevresinde. Bugün yakınlarımda hâlâ Süleymancı yurtlarında hocalık yapan kadınlar var. Onlarla içerideki hayatı, aldıkları ücreti ve “Allah rızası” denilerek kendilerinden beklenenleri konuşuyoruz.
Süleymancılara yönelik operasyonu şirketler, para transferleri ve tutuklamalar üzerinden okuyup geçemiyorum. Savcılığın ileri sürdüğü mali suçlar araştırılsın, suç işleyenler yargılansın. Fakat bu yapının nasıl ayakta kaldığını anlamak istiyorsak insanların neden oraya gittiğini de görmeliyiz.
Orada ne buluyorlar? Neden kalıyorlar? Ayrılmaya kalktıklarında neyi kaybediyorlar?
Cemaat dediğimiz şey yukarıdaki yöneticilerden ibaret değil. Bir çocuğun yediği yemek, bir genç kadının evden çıkabilme ihtimali, bir hocanın kazandığı statü, bir esnafın kurduğu bağlantı, bir bürokratın ait olduğu çevre de bu yapının parçası. Aşağıda ihtiyaç, emek ve minnet; yukarıda para, ilişki ve siyasi güç birikiyor.
Ben Süleymancıları nereden tanıyorum?
Babamı yeni kaybetmiştik. Annemin bizi geçindirecek gücü yoktu. Bizi cemaate verdiğinde en azından karnımız doyuyordu, iyi giyiniyorduk. Yurtlara tanınmış markaların kıyafetleri bile gelirdi. Çoğu hiç kullanılmamıştı. Önce hocalar en iyilerini seçer, sonra kalanlardan biz öğrenciler seçerdik.
Hocalar sabah namazında kepçeyle ranzalara vurur, bizi uyandırırdı. Bizim zamanımızda “kuru ekmek terbiyesi” denilen bir şey vardı. Fırınlarda kalan, düzgün çıkmayan ya da ertesi güne kalan ekmekler yurda gelir, biz yerdik. Ekmeğin kıymetini bilmek bize böyle öğretilirdi. Bazen küçük bir sopa da bu terbiyeye eşlik ederdi. Bugün hâlâ yapılıyor mu, bilmiyorum. Her hocanın aynı davranmadığını da biliyorum.
Aynı yurtlar pırıl pırıldı. Çoğumuzun, belki de hepimizin evinden daha temiz, daha düzenli ve daha moderndi. Birçoğumuz için evimizde yiyebildiğimizden daha iyi yemek yediğimiz yerdi.
Bir yandan korkuyorduk, bir yandan tok yatıyorduk.
Süleymancılar bu yüzden hafızamda kolayca “iyi” ya da “kötü” diyebileceğim bir yerde durmuyor. Bir yapı sizi disipline ederken karnınızı da doyurabilir. Size sınırlar çizerken daha önce sahip olmadığınız imkânlar sağlayabilir. İnsanların neden kaldığını görmek oradaki tahakkümü hafifletmiyor. İtaatin korkuyla birlikte ihtiyaç, minnet ve aidiyetle de kurulduğunu anlatıyor.
Bir kadın sorgulanmadan nereye gidebilir?
Benim geldiğim toplumsal dünyada bir kız çocuğunun ya da kadının, “Ne işin var senin orada?” diye sorgulanmadan gidebildiği yerlerin sayısı çok azdı. Bunlardan biri hastaneydi. Diğeri cemaatler ve tarikatlardı.
“Allah yolu” denildiğinde aile açısından hem güvenlik hem meşruiyet hazırdı. Aileler kızlarını tek başına başka bir şehre göndermeyebilirdi ama cemaatin yurdunda kalacaksa izin verirdi. Kendi imkânlarıyla okutamadıkları bir kızın hoca olma ihtimali, bu yolu aile için kabul edilir kılardı.
Yurtlarda insana ait özel bir oda yoktu. Kalabalık yatakhanelerde uyur, ortak masalarda yemek yer, günün neredeyse tamamını birlikte geçirirdik. Benim tanıdığım kızların çoğu ailelerini ayda bir, bazıları yılda iki üç kez görebiliyordu. Ailelerimizden uzaklaşıyorduk ama hayatımızın etrafını bu kez cemaat sarıyordu.
Bu mesafe küçümsenecek bir şey değildi. Evde sürekli denetlenen, başka bir şehre tek başına gönderilmeyen bir kız çocuğu yurtta okuyabiliyor, arkadaş edinebiliyor, başka kadınlarla yaşayabiliyor ve ailesinden uzakta biraz nefes alabiliyordu. Hoca olmak bu yollardan biriydi, tek yol değildi.
Biz cemaatin dışındaki hayatı tehlikeli, güvensiz, günahkâr, hatta “kötü yol” olarak öğrendik. Bilmediğimiz dünya korkulacak bir yerdi. Cemaat ise hem ailenin hem genç kadının razı olabileceği en makbul seçenek gibi görünüyordu. Başka ihtimaller korkutucu hâle geldikçe insan önündeki seçeneğe daha kolay razı oluyor.
Yurtlarda arkadaşlıklar, dostluklar ve güçlü bağlar kurduk. Aynı yatakhaneyi paylaşan, birlikte yemek yiyen, ibadet eden ve ailelerinden uzakta yaşayan genç kadınların birbirleriyle kurduğu ilişkiler gerçekti. Bu arkadaşlıklar içerideki hayatı katlanılır, kimi zaman da sevilebilir kılıyor, ayrılmayı ise zorlaştırıyordu.
Cemaat içindeki evlilikler de bu hayatın devamıydı. Bir genç kadının cemaat mensubu biriyle evlenmesi, ailesinin bulacağı başka seçeneklerden daha güvenli görünebiliyordu. Aile, “Allah’tan korkan”, “Allah rızasını bilen” bir erkeğin kızına daha iyi davranacağına inanıyordu. Bu, bir erkeğin iyi davranacağını garanti etmiyordu. Fakat aile ve genç kadın açısından daha kötü ihtimaller arasında korunabilecekleri bir yol gibi duruyordu.
Genç kadın yurtta kalıyor, cemaat içinde arkadaşlıklar ve bir çevre kuruyor, sonra yine o çevreden uygun görülen biriyle evlenebiliyordu. Aile de tanıdığı ve dindarlığından emin olduğunu düşündüğü bir damada razı oluyordu. Cemaat böylece hayatın geçici bir dönemi olmaktan çıkıyor, evlilikler ve yeni aileler üzerinden kuşaktan kuşağa devam ediyordu.
Eğitim, arkadaşlık, başka bir şehirde yaşamak, güvenli kabul edilen biriyle evlenmek ve toplum içinde saygınlık kazanmak aynı çevrenin içinde birbirine bağlanıyordu. İnsan bu bağlardan birini kopardığında hepsini birden kaybetmekten korkuyordu. Cemaatin makbul görünmesi biraz da buydu.
Hocalık: Ücret, statü ve kadın emeği
Köyünde sözüne değer verilmeyen, çocuk diye dinlenmeyen, kız olduğu için küçümsenen biri hoca olduğunda insanların ona karşı tavrı değişiyor. Dün kimsenin dinlemediği genç kadından bugün dua isteniyor. İnsanlar sözünü dinliyor, bulunduğu yerde ona saygı gösteriyor.
Hocalığı ücretli bir iş gibi anlatıp geçersek bu değişimi anlayamayız. Allah’a birlikte inanmak, birlikte ibadet etmek ve aynı dünyayı paylaşmak insanlar için sahici bir anlam taşıyor. Tek başına kimsenin duymadığı biri, cemaatin parçası olduğunda büyük bir topluluğa seslenebiliyor. Oradaki hayat kandırılmayla ya da çıkar hesabıyla açıklanamayacak kadar gerçek ilişkiler de taşıyor.
Bugün cemaat içinde hocalık yapan kadın arkadaşlarım ayda yaklaşık 10 bin lira nakit ücret aldıklarını söylüyor. Yurt barınma, yeme içme ve giyim ihtiyaçlarını da karşılıyor. Bu bilgi bütün hocaları ve bütün yurtları kapsamıyor. Kendi çevremdeki kadınların anlattığı çalışma düzeninden söz ediyorum.
Benim çocukluğumda kadın hocalar uzun saatler boyunca bizlerle ilgilenir, eğitim verir, yurdun düzenini sağlar, temizlik ve bakım işlerini üstlenirdi. Bugün konuştuğum kadınlar da hocalığı belirli saatlerde başlayıp biten bir iş gibi yaşamıyor. Hayatlarının tamamı hizmetin içine giriyor.
Cemaat yapılan her işin karşısına “Allah rızasını” koyuyor. Kimse kadına hangi koşullarda yaşamaya ve çalışmaya razı olduğunu sormuyor. Razı olduğu baştan kabul ediliyor.
Bu razılık bir anda ortaya çıkmıyor. Ailesinde sözü duyulmayan genç kadın hocalıkla birlikte bir yer, unvan ve saygı kazanıyor. Kalacak yer buluyor, karnı doyuyor, çevre ediniyor ve bir topluluğa ait oluyor. Düşük ücretle çalışırken kazandığı itibarı, kurduğu ilişkileri ve kendisine ayrılan alanı kaybetmek de istemiyor. İhtiyaç, statü, minnet ve kutsal anlam yıllar boyunca birbirine bağlanıyor.
Benim kaldığım ve yakın çevremden bildiğim yurtlar, bağışların bir bölümüyle yine cemaat çevresindeki mağaza, market ve işletmelerden alışveriş yapardı. Bugün konuştuğum kadınlar da aynı dolaşımın sürdüğünü anlatıyor. Yurt, hocaların ve öğrencilerin ihtiyaçlarını bu işletmelerden alıyor. Para el değiştiriyor ama aynı çevrenin içinde kalıyor.
Önce kadının önüne Allah’ın rızası konuyor. Sonra cemaat, hoca, ağabey, baba ya da koca kendi rızasını Allah’ın rızasıyla aynı şeymiş gibi anlatıyor. Kadının kendi gönül rızası bunların arasında silikleşiyor.
Hocalık kadını görünür kılıyor ama görünürlüğünün sınırlarını yine cemaat çiziyor. Kadın konuşuyor. Nerede, ne zaman ve ne kadar konuşacağını kendisi belirleyemiyor. Ailesinde bulamadığı alanı cemaatte buluyor, sonra o alanın sınırları içinde kalıyor.
Bir tarafta kadınların uzun çalışma saatleri, bakım emeği ve düşük ücreti var. Diğer tarafta yurtlardan, bağışlardan, şirketlerden ve tüketim ağlarından büyüyen ekonomik güç. Kadınların emeğini “hizmet”, “şükür” ve “fedakârlık” sözleriyle ucuzlatmak Allah rızası olamaz. Allah rızası kul hakkını silemez.
Aşağıda ihtiyaç, yukarıda birikim
Süleymancıların bütün mensupları yoksul değil. Yapının aşağıdaki yükünü ise büyük ölçüde yoksulların emeği, çocukları, bağışları ve ihtiyaçları taşıyor. Yukarıdaki ekonomik ve siyasi güç, aşağıdaki binlerce küçük katkının, ilişkinin ve mecburiyetin üzerinde yükseliyor.
Burada yoksulluk kadar yoksunluk da var. İnsan paradan yoksun kalıyor, güvenli barınmadan, eğitimden, başka bir şehirde yaşayabilmekten, arkadaşlıktan, saygınlıktan ve ailesinin kabul edeceği bir gelecekten de yoksun kalabiliyor. Cemaat bunların hepsini aynı hayatın içinde bir araya getiriyor.
Çocuk kursa geliyor, genç yurtta kalıyor, bir bölümü hoca oluyor. Kimi cemaat çevresindeki işletmelerde çalışıyor, kimi bürokraside ya da başka bir meslekte yer ediniyor. Arkadaşlıklar kuruluyor, evlilikler yapılıyor, yeni aileler yine aynı çevrenin içinde kalıyor.
Yatak, yemek, eğitim, arkadaşlık, iş ve evlilik aynı çevrenin içinde birbirine bağlanıyor. İnsan bir yerinden çıktığında hepsini birden kaybetme korkusu yaşıyor.
Yoksullar yurtlarda yaşıyor, çalışıyor, çocuklarını gönderiyor, küçük bağışlar yapıyor ve çevresinden yeni insanlar getiriyor. Gündelik yükü onlar taşıyor. Cemaatin gücünü yukarıdaki birkaç zengin tek başına kurmuyor. O gücün altında binlerce insanın emeği, ihtiyacı ve kurduğu ilişkiler var.
Yoksulluk ve yoksunluk insanları bu düzenin dişlilerine çevirebiliyor. Çocuk öğrenci oluyor, öğrenci hoca oluyor, hoca yeni öğrenciler yetiştiriyor. Arkadaşlık, evlilik, emek, bağış ve tüketim birbirine ekleniyor. Yukarıdaki birikim bu kalabalık hayatın içinden çıkıyor.
Şirketlerin varlığı ya da cemaat mensuplarının bürokraside çalışması tek başına suçun kanıtı değil. Cemaat aidiyeti kamu kaynaklarına, kadrolara, denetime ve hukuka erişimi belirlemeye başladığında ise kamusal güç belirli bir çevrenin çıkarına çalışıyor.
Yoksulun yemeğine giden bağışla yukarıdaki ekonomik birikimi büyüten para aynı kanallardan akıyor. Cemaat insanların ihtiyacını giderirken o ihtiyaçtan kendisine bağlı yeni bir hayat da kuruyor. Yoksulluk ve yoksunluk ortadan kalkmıyor; bunların yarattığı mecburiyet cemaat için insan, itibar ve ekonomik güç kaynağına dönüşüyor.
Bu boşluk kendiliğinden oluşmadı
Cemaat, devletin bıraktığı nötr bir alanda kendiliğinden büyümedi. Devlet barınma, eğitim ve bakım sorumluluğunu ailelere, piyasaya ve dinî yapılara devretti. Yurtları, dernekleri ve vakıfları siyasi yakınlığına göre destekledi ya da görmezden geldi. Denetimi de herkese aynı biçimde uygulamadı.
Barınma, beslenme, eğitim ve bakımın yükü ailelere kaydı. Sosyolojinin sosyal yeniden üretim dediği bu alanı kadınların emeği, aile sorumluluğu ve hayırseverlik taşıdı. Devlet insanların ihtiyaçlarını hak olarak karşılamadı. Cemaatler yemek, yatak ve eğitimi yardım, minnet ve sadakat ilişkisi içinde verdi.
Devlet çekildiği için cemaat büyümedi sadece. Devlet bazı sorumluluklarını doğrudan bu yapılara verdi, kaynakları seçerek dağıttı ve denetimi siyasete bağladı. Biri geri çekilirken diğeri tesadüfen ortaya çıkmadı.
Cemaat insanların ihtiyacını karşılarken o ihtiyacı kendisine bağladı. Karnını doyurduğu insana borç, aidiyet ve itaat de yükledi. Devlet ile cemaat bu düzenin iki ayrı ucunda durmuyor; aynı hayatın içinde birbirlerine alan açıyorlar.
Aladağ’dan Alanya’ya: Bağ neden kopmuyor?
29 Kasım 2016’da Aladağ’da Süleymancılarla bağlantılı olduğu belirtilen kaçak kız öğrenci yurdunda çıkan yangında 11’i çocuk 12 kişi hayatını kaybetti. 2022’deki istinaf yargılamasında mahkeme sekiz sanığa 4 yıl 2 ay ile 15 yıl arasında değişen hapis cezaları verdi. Aileler ve avukatları, kamu görevlilerinin denetim sorumluluğunun yargılamanın dışında kalmasına itiraz etti.
Alanya’daki Süleymancılarla bağlantılı Özel Sugözü Erkek Öğrenci Yurdu’nda yaşları 11 ile 14 arasında değişen 10 erkek çocuğu cinsel istismar iddialarıyla davaya katıldı. Savcılık, yurtta belletmen olarak çalışan sanık hakkında 94 yıla kadar hapis istedi. Antalya Barosu da çocukların şikâyetlerini dikkate almayan ve denetim görevini yerine getirmeyen kamu görevlileri hakkında suç duyurusunda bulundu.
Bunları münferit olaylar diye geçemeyiz. Çocukların öldüğü ve istismara maruz bırakıldığı yapılardan söz ediyoruz. Ruhsatsız ve güvensiz yurtlar kapatılsın. İstismarı örtenler, sorumlular ve denetim görevini yerine getirmeyen kamu görevlileri yargılansın.
Bunca şeye rağmen bazı ailelerin cemaatle bağı kopmuyor. Bunun nedeni insanların saflığı değil. Aile o yapıda çocuğunun yemeğini, barınmasını, eğitimini, arkadaşlarını ve geleceğini görüyorsa ayrılmanın bedeli büyüyor. Minnet, ihtiyaç, korku, akrabalık ve aidiyet aynı hayatın içine yerleşiyor.
Ayrılmak bir yöneticiyi ya da dinî yorumu terk etmekle bitmiyor. Çocuk kalacağı yeri, bursunu, arkadaşlarını ve ailesinin yıllardır içinde yaşadığı çevreyi de kaybedebilir.
Bu bağ insanların hayatına sözle değil, maddi ihtiyaçlarla yerleşiyor.
“Cemaatler kapatılsın” neden yetmiyor?
Çocukların barınması, eğitimi ve güvenliği kapalı dinî hiyerarşilere bırakılamaz. Burada bir tereddüt yok.
“Cemaatler kapatılsın” sözü tek başına politika değil. Bir çocuğun elindeki tek yurdu, bursu ve yemek imkânını alıyorsak aynı gün ona güvenli bir yer sağlamak da bizim sorumluluğumuz. Aksi hâlde yoksulluğu ortada bırakıp yoksulun bulabildiği çözüme kızmış oluyoruz.
Kamu ücretsiz ve güvenli yurtlar açmıyor, çocuklara nitelikli yemek ve ulaşılabilir eğitim sağlamıyor, gençlere geçinebilecekleri iş ve gelir imkânı yaratmıyorsa yasak çağrısı cemaati zayıflatmayabilir. Şiddetten kaçan kadınlara kalabilecekleri güvenli yerler açılmadığında aile ve cemaat dışında yaşayabilecekleri bir hayat da kalmıyor.
Böyle bir siyaset cemaatin yıllardır anlattığı “Bizi hor görüyorlar, inancımızı yok etmek istiyorlar” hikâyesini güçlendirebilir.
Bir binanın tapusunun devlete ait olması onu tek başına kamusal yapmıyor. Orada kalan öğrenciler ve çalışanlar kararlara katılmıyorsa, şikâyetleri yöneticiler bastırıyorsa, bütçeyi kimse göremiyorsa yalnızca tabela değişmiş olur. İçerideki hiyerarşi yerinde kalır.
Sol, yoksul dindarın hayatına ne koydu?
Türkiye solunun tarihi üstten verilen laiklik derslerinden oluşmuyor. İşçi mahallelerinde, üniversitelerde, gecekondularda ve köylerde güçlü dayanışma ağları kuruldu. Darbeler, kapatmalar, cezaevleri ve devlet şiddeti bu örgütlenmeleri kesintiye uğrattı.
Bugün cemaatlerin yaygınlığıyla ve sürekliliğiyle karşılaştırılabilecek, dindar yoksulun gündelik hayatına yerleşmiş bir sol örgütlenmeden söz etmek zor.
CHP tarihindeki laikçi ve üstten konuşan siyasetle sosyalist hareketlerin bütün tarihini aynı şey saymıyorum. Din karşıtlığı üzerinden kurulan dilin yoksul dindarla aradaki mesafeyi büyüttüğünü de görüyorum. İnsanların inancını cehalet, gerilik ya da kandırılmışlık diye açıklayan dil onların hayatına dokunmuyor. Karşılarına yaşayabilecekleri başka bir düzen de koymuyor.
Peki insanlar niye gelsin?
Bir gence “Cemaatten çık” demek kolay. Nerede kalacak? Geçimini nasıl sağlayacak? Onu dinleyen, yanında duran ve ait hissedebileceği insanları nerede bulacak?
Genç bir kadın bütün bunlarla birlikte ailesinin ve erkeklerin denetimine karşı da durmak zorunda. Yoksullukla, yoksunlukla, gelenekle ve din adına konuşan otoritelerle aynı anda, üstelik tek başına nasıl mücadele etsin?
Cemaatler ve tarikatlar tam burada bal gibi alternatife dönüşüyor. İnsan orada yatacak yer buluyor, karnını doyuruyor, arkadaş ediniyor, bir çevreye giriyor ve ailesinin kabul edebileceği bir eş ihtimaliyle karşılaşıyor. Sol ise çoğu zaman ona neye inanmaması gerektiğini söylüyor.
Alternatif bir nasihat değil. İnsanların yaşayabileceği evler, geçinebileceği işler, okuyabileceği okullar ve birlikte hareket edebileceği örgütlenmeler yoksa eleştiri tek başına hiçbir yeri doldurmuyor.
Operasyon yalnızca mali suçlarla mı ilgili?
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı 13 Ağustos 2026’da yürüttüğü soruşturma kapsamında 17 ilde operasyon başlattı. Savcılık, Alihan Kuriş’in de aralarında bulunduğu 49 kişi hakkında gözaltı kararı çıkardı. Polis 38 kişiyi gözaltına aldı. Mahkemeler 32 kişi hakkında tutuklama, altı kişi hakkında adli kontrol kararı verdi.
Ortada kesinleşmiş bir hüküm yok. Soruşturma sürüyor, savcılığın iddiaları henüz mahkeme hükmüne dönüşmedi. Tutuklama da mahkûmiyet anlamına gelmiyor.
Mali ilişkiler gerçekten karanlık olabilir. Bu ekonomik ağ ise dün kurulmadı. Yurtların, derneklerin, şirketlerin ve bürokrasideki ilişkilerin büyüklüğü devlet açısından yeni bir bilgi değil.
Operasyon aynı zamanda iktidarın cemaate çektiği bir ayara benziyor. Süleymancı yapı AKP’yle bütünüyle kopuk olmadı ama desteğini her zaman açık, sürekli ve koşulsuz biçimde göstermedi. Operasyondan sonra cemaatin iktidarla ilişkisini daha görünür şekilde yeniden kurması şaşırtıcı olmaz. Açıklamalar, ziyaretler, törenler ve kimi zaman sessizlik bu ilişkinin nereye gittiğini gösterecek.
İktidarın makbul muhalefet kadar makbul cemaate de ihtiyacı var. Kendi başına güç üretmeyen, sınırını bilen, gerektiğinde desteğini açıklayan ve siyasi merkezin çizdiği yerin dışına çıkmayan bir cemaat.
Cemaat içindeki ağabeylerin liderlik ve paylaşım kavgaları iktidara müdahale edebileceği bir alan veriyor. İktidar da bu ayrışmaları kendi gündemine göre kullanıyor. Kendisine bağlı olmayan örgütlü yapıları baskı altına alıyor ya da razı olacağı biçime sokmaya çalışıyor.
Operasyonun siyasi sonucunu tutuklananların sayısı göstermeyecek. Cemaatin bundan sonra iktidarla nasıl konuştuğuna, kime destek verdiğine, hangi yöneticilerin öne çıktığına ve ekonomik ağın kontrolünün kimde kaldığına bakacağız.
İnanç özgürlüğü kimin özgürlüğü?
İnanç özgürlüğü inanma hakkıyla sınırlı değil. Başka türlü inanmayı, inancını değiştirmeyi, inanmamayı ve bir inanca zorlanmamayı da kapsıyor. İnanç Özgürlüğü Girişimi’nin 2025 tarihli çalışması, dinî baskının kamu kurumlarında, aile içinde ve dinî topluluklarda yaşandığını, kadınların, çocukların ve gençlerin bu baskıyla daha sık karşılaştığını anlatıyor.
Bir hakkın kanunda yazması onun hayatta kullanılabildiği anlamına gelmiyor. İnsan hukuken cemaatten ayrılabilir. Gidecek evi, geçinebileceği geliri ve dayanabileceği insanları yoksa nereye gidecek? Önünde yaşayabileceği başka bir hayat bulunmadığında ayrılma hakkı kâğıt üzerinde kalıyor.
İnsanların nasıl inandığıyla kavga etmiyorum. Kültürün din diye sunulmasıyla ve geleneğin kutsallaştırılmasıyla ise konuşacak çok şeyimiz var. Toplumun kadınlara, çocuklara ve aileye dair kurduğu düzen Allah’ın değişmez emriymiş gibi anlatıldığında erkek iktidarı da kutsallaşıyor.
Bir gelenek insanın kendisi olmasını ve kendi hayatını kurmasını engellemiyorsa onunla neden kavga edelim? Ama insanı kendinden uzaklaştırıyor, sömürüyor, yaşadığı tahakküme razı ediyor ve bu razılığı erdem diye öğretiyorsa orası tartışmaya açılmalı. Hatta biraz sarsılmalı.
Müslüman bir insan sosyalist de olabilir, feminist de. Cemaatçi dil “Müslümansan feminist ya da sosyalist olamazsın” diyerek sınır çiziyor. Kimi solcular, Kemalistler ve sekülerler de Müslümanlığı sosyalist ya da feminist olmanın önünde engel sayıyor.
Güçleri aynı değil. Cemaat bir kadının nerede yaşayacağına, kiminle evleneceğine, nasıl çalışacağına ve ailesiyle nasıl ilişki kuracağına doğrudan müdahale edebiliyor. Seküler dışlama ise yoksul dindarı yalnız bırakıyor, muhalefetle arasındaki mesafeyi büyütüyor ve cemaatin alanını genişletiyor.
Bu ülkenin sınıfları, inançları ve kadınların hayatları birbirinden kolayca ayrılmıyor. Yoksul dindarların kullandığı dili, dayandığı dinî yorumları ve cemaatlerin kurduğu anlam dünyasını bilmeden başka bir söz üretmek de zor. Başka bir dinî söz, başka bir dayanışma ve yaşanabilir bir hayat kuramadığımız yerde cemaatin sözü rakipsiz kalıyor.
Başka bir hayat
Ben çocukken o yurtlarda bir yandan korkuyor, bir yandan tok yatıyordum. Aynı yatakhanede kalabalık hâlde uyuyor, aynı masada yemek yiyor, aynı kurallarla terbiye ediliyorduk. Arkadaşlıklarımız, korkularımız, ibadetlerimiz ve çocukluğumuz birbirine karışıyordu.
Cemaat bir çocuğun hayatına kalabalık bir yatakhane, sıcak yemek, temiz kıyafet, eğitim, arkadaşlık, saygınlık ve gelecek ihtimaliyle giriyor. Genç bir kadın orada ailesinden uzaklaşabileceği meşru bir yer, kimi zaman da güvenli olduğunu düşündüğü bir evlilik ihtimali buluyor.
İnsanların neden kaldığını, içeride neyi sevdiğini ve ayrıldığında ne kaybedeceğini görmeden bu yapının gücünü anlayamayız.
Bir çocuğun gece aç yatmamasının bedeli itaat olmamalı. Bir genç okuyabilmek ve barınabilmek için emeğinden, sözünden ve kendi rızasından vazgeçmemeli. Genç bir kadın da ailesinin denetimiyle cemaatin denetimi arasında yaşamaya mecbur bırakılmamalı.
Barınma, beslenme, eğitim, bakım ve güvenli bir çevrede yaşayabilmek insanları borçlandıran yardımlar olmaktan çıkmalı. Gençlerin kalacağı, çalışanların söz söyleyebileceği ve kimsenin yediği yemeğin borcunu ödemek zorunda kalmayacağı kamusal yerler yoksa cemaat yine orada olacak.
Mesele bir çocuğun ya da gencin hangi yapıya sığınacağını seçmesi değil. Arkadaşlığından, inancından ve sevdiği insanlardan vazgeçmeden; hiçbir aileye, erkeğe ya da cemaate hayatını borçlu hissetmeden yaşayabilmesi.
Başka bir hayat, hiç kimsenin karnını doyurmakla hayatını teslim etmek arasında bırakılmadığı yerde başlar.







