Cevat Düşün yazdı – Sümerler Öncesi Mezopotamya (5): Halaf Kültürü

Mezopotamya tarihini Sümerlerle başlatmak, Mezopotamya coğrafyasının binlerce yıllık geçmişini yazının ortaya çıkışına indirgemek olur. Yazının henüz bilinmediği çağlarda da Mezopotamya’da insanlar toprağı işliyor, hayvan besliyor, köyler kuruyor, evler inşa ediyor, seramik üretiyor, ölülerini gömüyor, ritüeller gerçekleştiriyor, uzak bölgelerden taş ve başka hammaddeler getiriyor, birbirleriyle mal, teknik, fikir ve sembol alışverişinde bulunuyorlardı. Dolayısıyla Sümerlerin ortaya çıkışı, Mezopotamya tarihinin başlangıcı değil, çok daha uzun bir toplumsal, ekonomik, kültürel ve sembolik birikimin görünür hâle gelmesidir. Yazının ortaya çıkması bu uzun tarihte büyük bir kırılma yaratmış, geçmiş hakkında doğrudan bilgi edinmemizi kolaylaştırmıştır.

Fakat yazının ortaya çıkmasından önce de Mezopotamya’da insanlar yalnızca yaşamıyor, aynı zamanda üreten, örgütlenen, inşa eden, inanan, ölen, gömen, hatırlayan ve dünyayı anlamlandıran topluluklar olarak kendi tarihlerini oluşturuyorlardı. Bu nedenle Mezopotamya’nın tarihini anlamak için gözümüzü salt yazılı belgelere değil, köylere, evlere, seramiklere, mezarlara, figürinlere, tapınak öncesi ritüel mekânlara, üretim araçlarına, ticaret yollarına ve insanın geride bıraktığı bütün maddi izlere çevirmemiz gerekir. Çünkü yazı tarihin başlangıcı değil, zaten var olan uzun bir tarihsel sürecin belirli bir aşamasında ortaya çıkan yeni bir ifade biçimidir. Daha önceki yazılarımızda Hassuna, Samarra ve özellikle Ubeyd üzerinden bu uzun tarihsel oluşumun farklı aşamalarına değindik. Şimdi biraz daha kuzeye, Kuzey Mezopotamya’nın geniş düzlüklerine, Habur havzasına, Kuzey Suriye’ye, Kuzey Irak’a, Güneydoğu Anadolu’ya ve Batı İran’a uzanan daha geniş bir coğrafyaya bakmamız gerekiyor. Çünkü Halaf Kültürü, Mezopotamya tarihinin Sümerlerden çok önceki bir dönemini anlamak açısından son derece önemli bir eşiktir.

Halaf insanının henüz yazısı yoktu.

Kralları yoktu.

Sarayları yoktu.

Büyük kentleri yoktu.

Bürokratik devlet örgütlenmesi yoktu.

Fakat bütün bunların ortaya çıkmasını mümkün kılacak toplumsal deneyimlerin önemli bir bölümü çoktan yaşanmaya başlamıştı.

Tarım vardı.

Hayvancılık vardı.

Yerleşik köyler vardı.

Depolama vardı.

Uzmanlaşmış zanaat üretimi vardı.

Uzak mesafeli ilişkiler vardı.

Mühürler vardı.

Seramik üzerinde gelişmiş bir estetik dil vardı.

İnsan bedenini temsil eden figürinler vardı.

Ve bütün bunların üzerinde, henüz yazıya dönüşmemiş güçlü bir sembolik düşünce dünyası bulunuyordu. Bugün arkeologların “Halaf Kültürü” veya “Halaf geleneği” olarak adlandırdığı bu dünya, kabaca MÖ 6. binyılın önemli bir bölümünü kapsar. Tarihleme kullanılan bölgesel kronolojiye göre değişebilmekle birlikte, Halaf’ın Kuzey Mezopotamya’daki gelişimi yaklaşık MÖ 7. binyılın sonlarından MÖ 6. binyılın ortaları ve sonlarına kadar uzanan geniş bir süreç içerisinde değerlendirilir. Yale’in EHRAF Archaeology derlemesi Halafian geleneğini yaklaşık MÖ 7700–7000 aralığında verir ve bu dönemin Hassuna/Samarra geleneğinin sonları ile Ubeyd’in başlangıcıyla örtüştüğünü belirtir. Dolayısıyla burada tek bir tarih vermekten çok, farklı bölgelerde farklı hızlarda gelişen uzun bir tarihsel süreçten söz etmek daha doğru olacaktır.

Halaf’ın adını aldığı Tell Halaf, bugünkü Suriye’nin kuzeydoğusunda, Habur havzasında yer alır. Fakat Halaf Kültürü’nü yalnızca Tell Halaf çevresine sıkıştırmak mümkün değildir. Halaf’a özgü maddi kültür unsurları Kuzey Suriye’den Kuzey Irak’a, Güneydoğu Anadolu’dan İran’ın batısına kadar uzanan geniş bir coğrafyada görülür. Yale’in arkeolojik sentezi de Halaf’ın çekirdek alanını Kuzey Mezopotamya boyunca, merkezi-doğu Irak’taki Hamrin bölgesinden Kuzey Irak, Kuzey Suriye ve Güney Anadolu’ya uzanan bir kuşak olarak tanımlar. Burada çok önemli bir ayrıntı var. Halaf bir devlet değildi. Bir imparatorluk değildi. Tek bir siyasi merkezden yönetilen bir ülke değildi. Dolayısıyla “Halaf halkı” ifadesini de modern anlamda ortak bir etnik kimliğe sahip tek bir halk olarak anlamamak gerekir. Arkeolojik kültür dediğimiz şey, çoğu zaman insanların kendilerini nasıl adlandırdıklarından değil, geride bıraktıkları maddi kültürdeki ortaklıklardan hareketle oluşturulur.

Benzer seramikler.

Benzer mimari unsurlar.

Benzer üretim teknikleri.

Benzer mühürler.

Benzer süsleme anlayışları.

Benzer yerleşim biçimleri.

Bütün bunlar arkeoloğa belirli bir kültürel ağın varlığını düşündürür.

Fakat bu, o insanların kendilerini mutlaka “Halaflı” olarak tanımladıkları anlamına gelmez. İşte bu ayrım, tarih öncesini anlamak açısından son derece önemlidir.

Çünkü geçmişe bugünün ulus, halk ve kimlik kavramlarını taşıdığımız anda, arkeolojik verilerin bize anlattığı dünyayı değil, kendi zihnimizde kurduğumuz dünyayı okumaya başlarız. Halaf insanının kim olduğunu bilmiyoruz. Fakat nasıl yaşadığına dair önemli ipuçlarına sahibiz. Ve kimi zaman insanın kim olduğunu anlamanın en iyi yolu, onun kendisine verdiği adı değil, geride bıraktığı hayatın izlerini okumaktır.

Halaf Kültürü nasıl ortaya çıktı?

Halaf Kültürü’nün ortaya çıkışını bir anda gerçekleşen büyük bir tarihsel kırılma olarak düşünmek doğru değildir. Bugün geçmişe baktığımızda kültürleri birbirinden kesin çizgilerle ayırıyoruz:

Hassuna.

Samarra.

Halaf.

Ubeyd.

Uruk.

Fakat geçmişte yaşayan insanlar böyle çizgilerin içinde yaşamıyordu. Onlar bir gün, “Hassuna dönemi bitti, artık Halaf başladı” demediler.

Yeni bir takvim yapmadılar.

Yeni bir kültürün başladığını ilan etmediler.

Hayat devam etti.

İnsanlar çocuklarını büyüttü.

Tarlalarını ekti.

Hayvanlarını güttü.

Evlerini onardı.

Yeni kaplar yaptı.

Komşu köyle ilişki kurdu.

Uzak bir bölgeden taş getirdi.

Ölülerini gömdü.

Ritüellerini gerçekleştirdi.

Ve bütün bu gündelik hayatın içerisinde kültür yavaş yavaş değişti. Arkeologların bugün Halaf olarak tanımladığı dünya da böyle bir dönüşümün sonucudur. Halaf’ın ortaya çıkışı özellikle daha erken Kuzey Mezopotamya gelenekleriyle, Hassuna ve Samarra dünyalarıyla ilişkilidir. Bazı eski araştırmalar Halaf’ın belirli bir merkezden başlayıp geniş bir coğrafyaya yayıldığını düşünmüştü. Daha sonraki araştırmalar ise bu tabloyu daha karmaşık hale getirdi. Özellikle Stuart Campbell’in Kuzey Irak’taki Halaf üzerine çalışmaları, Halaf’ın daha önce düşünülenden farklı olarak yerel Neolitik geleneklerden geniş bir coğrafya içerisinde gelişmiş olabileceğine dikkat çekmiştir.

Bu yaklaşım bize önemli bir tarihsel ilke öğretir: Kültürel değişim her zaman dışarıdan gelen bir halkın içeridekileri değiştirmesiyle gerçekleşmez.

Bazen insanlar kendi çevrelerindeki kültürel birikimi dönüştürür.

Bazen komşularından aldıkları unsurları kendi geleneklerine uyarlar.

Bazen farklı toplulukların karşılaşmasından yeni bir sentez doğar.

Halaf dünyasında da böyle bir karşılaşmalar tarihinin bulunduğunu düşünmek daha gerçekçidir. Bu nedenle Halaf’ı “bir halk geldi ve yeni bir kültür kurdu” şeklinde anlatmak yerine, Kuzey Mezopotamya’nın farklı yerel topluluklarının uzun süreli etkileşimleri içerisinde ortaya çıkan geniş bir kültürel ağ olarak düşünmek daha açıklayıcıdır. Bu ağın ortaya çıkmasını sağlayan koşullardan biri de coğrafyaydı.

Kuzey Mezopotamya, tek tip bir arazi değildir.

Dağlar vardır.

Tepeler vardır.

Ovalar vardır.

Nehir vadileri vardır.

Bozkır kuşakları vardır.

Tarım için elverişli alanlar vardır.

Hayvancılık için uygun bölgeler vardır. Ve bu farklı ekolojik alanlar birbirine görece yakındır. Bu durum, insanların farklı kaynaklara ulaşmasını ve birbirleriyle ilişki kurmasını kolaylaştırıyordu. Bir bölgede tahıl daha önemliyken başka bir bölgede hayvancılık daha belirgin olabilir. Bir bölgede taş kaynakları bulunurken başka bir bölgede başka hammaddeler bulunabilir. Bir köyde üretilen bir nesne başka bir köyde değer kazanabilir. Böylece ekonomik ilişkilerle birlikte kültürel ilişkiler de gelişir.

İnsanlar sadece nesne değiştirmez.

Nesnelerle birlikte bilgi de taşırlar.

Bir seramiğin nasıl yapılacağını öğrenirler.

Bir motifin nasıl çizildiğini görürler.

Bir taşın nereden geldiğini bilirler.

Bir yapının nasıl inşa edildiğini öğrenirler.

Bir ritüelin başka bir toplulukta nasıl gerçekleştirildiğini gözlemlerler.

Kültür böyle çoğalır.

İnsan hareket eder.

Bilgi hareket eder.

Nesne hareket eder.

Ve zaman içerisinde bütün bunlar yeni bir kültürel biçim oluşturur. Halaf’ın ortaya çıkışını da bu büyük hareketlilik içerisinde düşünmek gerekir.

Halaf’ın coğrafyası: Bir sınır değil, bir bağlantı alanı

Bugün Halaf dünyasının coğrafyasına baktığımızda modern günümüz sınırlarını görüyoruz.

Türkiye.

Suriye.

Irak.

İran.

Fakat MÖ 6. binyıl insanı bu sınırların hiçbirini bilmiyordu. Halaf dünyası siyasi haritalarla değil, nehirlerle, dağlarla, ovalarla, otlaklarla ve ulaşılabilen kaynaklarla tanımlanıyordu.

Kuzey Suriye’deki bir topluluk için bugünkü Türkiye sınırı diye bir şey yoktu.

Kuzey Irak’taki bir topluluk için bugünkü Irak-Suriye sınırı yoktu.

İnsanların hareket ettiği alanlar, modern devletlerin çizdiği çizgilerden çok daha genişti.

Bu nedenle Halaf dünyasını bir “bölge” olarak değil, bir bağlantılar coğrafyası olarak görmek daha doğru olabilir. Halaf’ın çekirdek alanı, Kuzey Mezopotamya’nın tarıma elverişli kuşağında yoğunlaşır. Bu alan kabaca yağışın kuru tarıma izin verdiği bölgelerle büyük ölçüde örtüşür. Burada çok önemli bir çevresel gerçeklik vardır.

Güney Mezopotamya’nın büyük alüvyal ovalarından farklı olarak Kuzey Mezopotamya’nın bazı bölgelerinde yağış, tarımsal üretim için daha elverişliydi.

Bu nedenle sulama sistemlerine duyulan ihtiyaç her yerde aynı değildi. İnsan, çevrenin sunduğu imkânlara göre ekonomik hayatını biçimlendiriyordu. Bu da Halaf dünyasının neden özellikle kuzeyde geliştiğini anlamamıza yardımcı olur.

Fakat Halaf’ın coğrafyası sadece tarım alanlarından ibaret değildi. Dağlık bölgeler de önemliydi. Çünkü taş kaynakları burada bulunuyordu. Obsidyen bunun en güzel örneklerinden biridir.

Anadolu’nun çeşitli volkanik bölgelerinden çıkarılan obsidyenin çok uzak mesafelere taşındığını biliyoruz. Tell Kurdu’da yapılan kimyasal kaynak analizleri, Halaf ve Ubeyd dönemlerinde kullanılan obsidyenlerin Kapadokya, Doğu Anadolu ve başka Anadolu kaynaklarıyla ilişkili olduğunu, bazı örneklerde dolaşım mesafelerinin yaklaşık 350 ile 700 kilometre arasında bulunduğunu göstermiştir. Bu, Halaf dünyasının ne kadar geniş bağlantılar kurabildiğini anlamamız açısından çok önemlidir.

Çünkü bir köyün yakınında obsidyen bulunmuyorsa ve buna rağmen obsidyen aletler kullanılıyorsa, o taşın bir yerden başka bir yere ulaşmış olması gerekir.

Bu da bize insan hareketini gösterir.

Belki insanlar kendileri hareket etmiştir.

Belki başka insanlar taşıdı.

Belki nesne el değiştirdi.

Belki hediyeleşme gerçekleşti.

Belki değiş tokuş yapıldı.

Mekanizma konusunda farklı ihtimaller vardır.

Fakat sonuç değişmez: Halaf dünyası kapalı bir dünya değildi. Bu insanların yaşadığı köyler, birbirinden kopuk küçük adacıklar değildi. Onlar daha geniş bir dünyanın parçalarıydı.

Halaf köyleri: Kentten önceki toplumsal dünya

Halaf dünyasının temel toplumsal birimi köydü. Fakat “köy” dediğimizde bunu bugünkü anlamıyla küçük ve basit bir yerleşim olarak düşünmemek gerekir. Çünkü köy, insanlık tarihinin en büyük dönüşümlerinden birinin sonucudur. İnsan artık belli bir yerde daha uzun süre yaşamaktadır.

Tarım yapmaktadır.

Hayvan yetiştirmektedir.

Ürün depolamaktadır.

Evler inşa etmektedir.

Eşyalarını biriktirmektedir.

Ölülerini belirli yerlere gömmektedir. Ve nesiller boyunca aynı coğrafyada yaşamaya başlamaktadır. Bu, insanın zamanla kurduğu ilişkinin de değişmesi demektir. Göçebe veya yarı hareketli topluluklarda mekân ile insan arasındaki ilişki farklıdır.

Yerleşik toplumlarda ise ev, tarla, depo, mezar ve topluluk alanı birbirine bağlanır. İnsan artık sadece doğada yaşayan bir varlık değildir. Kendi yaşadığı çevreyi dönüştüren bir varlığa dönüşmektedir. Halaf köylerinde bunun izlerini görüyoruz.

Evler belli biçimlerde inşa edilir.

Depolama alanları oluşturulur.

Üretim faaliyetleri belirli alanlarda yoğunlaşır.

Seramik üretimi gelişir.

Mühürler kullanılmaya başlanır.

Bütün bunlar toplumsal yaşamın giderek daha örgütlü hale geldiğini düşündürür ve keza burada önemli bir ayrım yapmalıyız.

Örgütlenme ile devlet aynı şey değildir.

Bir toplum devlet olmadan da örgütlü olabilir.

Bir köyde insanların ortak kararlar alması için kral gerekmez.

Tarım faaliyetlerini düzenlemek için saray gerekmez.

Depolama yapmak için bürokratik devlet gerekmez.

Ritüel gerçekleştirmek için tapınak devleti gerekmez.

Dolayısıyla Halaf toplumlarını daha sonraki Mezopotamya devletlerinin ilkel biçimleri olarak görmek doğru değildir. Onlar kendi tarihsel koşulları içerisinde örgütlenmiş topluluklardı. Bu ayrım önemlidir. Çünkü tarih boyunca her şeyi sonradan ortaya çıkan biçimlerin erken aşaması olarak okumak, geçmiş toplumların kendine özgü karakterini yok eder. Halaf insanı “henüz Sümer olamamış insan” değildir.

Halaf insanı Halaf insanıdır. Onun dünyasını kendi koşulları içerisinde anlamamız gerekir.

Tholoslar: Yuvarlak evlerin dünyası

Halaf Kültürü’nün en karakteristik mimari unsurlarından biri Tholos adı verilen yuvarlak planlı yapılardır. Bu yapılar genellikle dairesel bir ana mekâna ve bazı örneklerde ona eklenen dikdörtgen bölümlere sahiptir. Yale’in Halafian sentezinde de tholoslar, dairesel odaları ve dikdörtgen ön/yan mekânlarıyla Halaf mimarisinin ayırt edici özelliklerinden biri olarak belirtilir. Yuvarlak mimari, Halaf dünyasını zihnimizde canlandırırken son derece etkileyici bir görüntü oluşturur. Fakat burada da arkeolojik ihtiyatı korumak gerekir. Bir yapının yuvarlak olması, onun otomatik olarak tapınak olduğu anlamına gelmez. Geçmişte bazı araştırmacılar bu yapılara ritüel anlamlar yüklemişlerdir. Başka araştırmacılar ise bunların konut, depo veya farklı toplumsal işlevlere sahip olabileceğini savunmuştur. Arkeolojide yapıların işlevini belirlemek için yalnızca planına bakılmaz. İçerisinde bulunan nesneler.

Ocaklar.

Depolama kapları.

Üretim izleri.

Giriş düzeni.

Zemin özellikleri.

Yakın çevredeki diğer yapılar ve bütün bunlar birlikte değerlendirilir.

Dolayısıyla Halaf tholoslarını doğrudan “tapınak” olarak adlandırmak çoğu durumda fazla kesin bir yorum olur. Fakat bu yapıların varlığı yine de son derece önemlidir. Çünkü mimari, toplumun kendisini nasıl örgütlediğinin göstergelerinden biridir. Bir evin biçimi, sadece estetik bir tercih değildir. Aynı zamanda insanların nasıl yaşadığını gösterir.

Bir mekâna kim girebilir?

Kimler burada çalışır?

Nerede uyunur?

Nerede yemek hazırlanır?

Nerede ürün saklanır?

Nerede insanlar bir araya gelir?

Mimari bütün bu sorulara ilişkin ipuçları taşır.

Bu nedenle mimariyi toplumun mekâna yazılmış hali olarak görmek mümkündür.

Halaf’ın yuvarlak yapıları da bize insanların çevrelerini yalnızca barınmak için değil, toplumsal hayatı düzenlemek için de biçimlendirdiklerini gösterir. Ve belki daha önemlisi, bu mimari gelenek bize Mezopotamya’nın erken dönemlerinde farklı toplulukların birbirinden öğrenme kapasitesinin ne kadar güçlü olduğunu gösterir.

Seramik: Toprağın üzerine çizilen dünya

Halaf denildiğinde arkeolojiyle biraz ilgilenmiş herkesin zihninde önce seramikler canlanır. Gerçekten de Halaf seramikleri, bu kültürün en ayırt edici maddi unsurlarından biridir.

İnce işçilik.

İyi hazırlanmış hamur.

Özenli pişirme.

Geometrik düzenlemeler.

Kırmızı, kahverengi ve koyu renkli boyalar.

Üçgenler.

Daireler.

Spiraller.

Çizgiler.

Noktalar.

Hayvanı çağrıştıran biçimler.

Bütün bunlar Halaf seramiğini sıradan bir günlük kullanım nesnesinin ötesine taşır.

İnsanın burada sormak istediği soru çok basit: Neden?

Neden bir kap bu kadar özenle süsleniyordu?

Neden insan sadece işlevsel bir kap üretmekle yetinmiyordu

Neden kabın üzerine bir desen çizme ihtiyacı duyuyordu?

Bunun tek bir cevabı olmayabilir.

Belki bazı motiflerin sembolik anlamları vardı.

Belki bazıları topluluk kimliğini ifade ediyordu.

Belki üreticinin estetik tercihiydi.

Belki belirli ritüellerle bağlantılıydı.

Belki hepsinin farklı örneklerde farklı anlamları vardı.

Bugün arkeologların karşılaştığı en büyük sorunlardan biri tam da budur:

Nesne elimizde, fakat onun anlamı yok.

Bir seramiği görebiliyoruz.

Fakat onu üreten insanın zihnini doğrudan göremiyoruz.

Bu nedenle bir spirali gördüğümüzde “bu kesinlikle güneştir” diyemeyiz.

Bir kadın figürini bulduğumuzda “bu kesinlikle tanrıçadır” diyemeyiz.

Bir yuvarlak yapı bulduğumuzda “bu kesinlikle tapınaktır” diyemeyiz. Arkeolojinin bilimsel gücü biraz da buradan gelir. Bildiği ile bilmediğini birbirinden ayırır. Fakat bilmediğimiz şeyler, elimizde hiçbir bilgi olmadığı anlamına gelmez. Tam tersine, seramik bize çok önemli bir şey söyler: Halaf insanı nesneler üretirken estetik seçimler yapıyordu.

Bu bile insanlık tarihi açısından başlı başına önemlidir.

Çünkü estetik, insanın yalnızca ihtiyacını karşılamakla yetinmediğini gösterir.

İnsan, dünyaya bir biçim vermek ister.

Bir kap yapar.

Sonra onu boyar.

Bir ev yapar.

Sonra onu düzenler.

Bir taş alet yapar ve sonra sapını biçimlendirir.

Bir figürin yapar ve sonra bedenin belirli özelliklerini vurgular. İnsan böylece doğadaki malzemeyi kültürel bir nesneye dönüştürür.

Toprak artık sadece toprak değildir ve bununla beraber insanın düşüncesini taşıyan bir yüzeye dönüşür.

Bu nedenle Halaf seramiklerine baktığımızda yalnızca çanak çömlek görmüyoruz.

İnsan zihninin maddi dünyaya bıraktığı izleri görüyoruz.

Geometri, tekrar ve sembolik düşünce

Halaf seramiklerindeki geometrik düzenlemeler ayrıca insanın soyut düşünme kapasitesi açısından da önemlidir.

Bir çizgi doğada vardır. Fakat çizgiyi belirli bir ritim içerisinde tekrar etmek insanın zihinsel düzenleme kapasitesini gösterir. Bir daire doğada vardır. Fakat onu bilinçli biçimde bir kabın üzerine yerleştirmek başka bir şeydir. Bir üçgen doğada görülebilir. Fakat üçgenleri tekrar eden bir kompozisyon içerisinde kullanmak, insanın doğadan aldığı biçimleri soyutlayıp yeniden düzenlediğini gösterir. İnsan doğayı sadece taklit etmez. Doğayı zihninde yeniden kurar. Bu, insan kültürünün en eski özelliklerinden biridir. Mağara resimlerinden seramiklere, mezarlardan anıtlara kadar insan sürekli olarak çevresindeki dünyaya anlam vermiştir. Halaf seramiklerinin geometrik dünyası da bu açıdan değerlidir. Fakat burada tekrar aynı uyarıyı yapmak gerekir. Her geometrik motifin belirli bir mitolojik anlam taşıdığını varsaymak mümkün değildir. Arkeolojik veriler çoğu zaman bize sembolün varlığını gösterir, fakat sembolün ne anlama geldiğini söylemez. Bazen anlamın bir kısmını başka buluntularla karşılaştırarak tahmin edebiliriz. Bazen de yalnızca soru sorabiliriz. Bu belirsizlik aslında geçmişin değerini azaltmaz. Tam tersine, geçmişi daha ilginç hale getirir. Çünkü elimizde tamamlanmış bir hikâye yoktur. Parçalar vardır. Ve biz o parçalar üzerinden binlerce yıl önce yaşamış insanların dünyasını yeniden kurmaya çalışırız.

Kadın figürinleri ve bedenin sembolik dünyası

Halaf dünyasının en ilginç buluntularından biri de insan figürinleridir. Özellikle kadın bedenini çağrıştıran figürinler, uzun zamandır arkeolojik tartışmaların konusu olmuştur. İnsan zihni böyle bir figürinle karşılaştığında hemen “ana tanrıça” kavramına yönelir. Çünkü insanlık tarihinin daha sonraki dönemlerinde kadın bedeni ile doğurganlık, annelik, bereket ve yaşam arasında güçlü sembolik ilişkiler kurulmuştur. Bu nedenle geçmişin insanlarına ait küçük bir kadın figürini gördüğümüzde, onu doğrudan doğurganlıkla veya tanrıça kültleriyle ilişkilendirmek oldukça cazip görünür.

Doğurganlık.

Annelik.

Bereket.

Kadın bedeni.

Toprak.

Üretim.

Yaşam.

Ölüm.

Yenilenme.

Bütün bunlar insan zihninde birbirine bağlanabilir. Kadın bedeni, özellikle tarıma dayalı topluluklarda, yaşamın devamlılığına ilişkin güçlü bir sembolik alan oluşturmuş olabilir. Toprağın tohum alması ve ürün vermesi ile insan bedeninin çocuk dünyaya getirmesi arasında zihinsel ve sembolik benzerlikler kurulmuş olması mümkündür. Fakat burada çok önemli bir ayrım yapmak gerekir: Bir şeyin mümkün olması, onun arkeolojik olarak kanıtlanmış olduğu anlamına gelmez. Geçmiş yüzyılın arkeolojisinde kadın figürinleri çoğu zaman doğrudan “doğurganlık tanrıçalarının” temsilleri olarak yorumlanıyordu. Özellikle göğüslerin, kalçaların, karın bölgesinin veya cinsel organların belirgin biçimde vurgulandığı figürinler, doğurganlık kültlerinin maddi kanıtları olarak görülüyordu. Bu yaklaşım zamanla sorgulanmaya başladı. Çünkü arkeolojik bir nesnenin biçimi ile onun toplumsal veya dinsel anlamı arasında doğrudan ve değişmez bir ilişki kurmak mümkün değildir. Bir kadın figürini bulmak, onun tanrıça olduğunu kanıtlamaz. Bir figürinin çıplak olması, onun doğurganlık sembolü olduğunu kanıtlamaz. Göğüslerin veya kalçaların belirgin olması, nesnenin mutlaka annelikle ilgili olduğunu göstermez. Bir figürinin mezarda bulunması bile tek başına onun dinsel bir nesne olduğunu kesin olarak ortaya koymaz. Bu nedenle Halaf figürinlerini değerlendirirken, modern insanın zihnindeki sembolleri geçmişe doğrudan taşımamak gerekir.

Belki bir ritüel nesnesiydi.

Belki bir oyuncaktı.

Belki bir kişinin temsilidir.

Belki bir ataya ilişkin sembolik bir nesnedir.

Belki doğurganlıkla ilgilidir.

Belki toplumsal kimlikle ilişkilidir.

Belki belirli bir ritüelde kullanılan geçici veya kişisel bir nesnedir.

Belki de bunların hiçbirinin bugünkü anlamıyla doğrudan karşılığı yoktur.

Burada arkeolojik bağlam belirleyicidir.

Figürin nerede bulundu?

Bir evin içerisinde mi?

Bir ocak veya fırının yakınında mı?

Bir mezarın yanında mı?

Bir depolama alanında mı?

Bir tapınak veya ritüel yapısında mı?

Başka nesnelerle birlikte mi bulundu?

Tek bir örnek miydi, yoksa çok sayıda benzer figürin mi vardı?

Figürinlerin hepsi aynı biçimde miydi?

Aynı yerleşmenin farklı tabakalarında benzer örnekler görülüyor muydu?

Bedenin hangi bölümleri özellikle vurgulanmıştı?

Yüz ayrıntıları belirgin miydi?

Eller, kollar ve bacaklar nasıl betimlenmişti?

Figürinlerin yapımında kullanılan kil, yerleşmenin diğer seramikleriyle aynı teknolojik özellikleri taşıyor muydu?

Bütün bu sorular sorulmadan, küçük bir figürine tek ve kesin bir anlam yüklemek mümkün değildir. Burada özellikle “bağlam” kavramının önemi ortaya çıkar. Arkeoloji yalnızca nesnenin kendisine bakmaz. Nesnenin nerede, hangi tabakada, hangi yapının içinde, hangi diğer nesnelerle birlikte bulunduğuna da bakar. Çünkü aynı nesne farklı bağlamlarda farklı anlamlara sahip olabilir. Bir evin içerisinde bulunan küçük bir figürin ile mezar bağlamında bulunan bir figürinin aynı işlevi taşıdığını varsaymak doğru değildir. Dahası, aynı figürin farklı insanlar için farklı anlamlar da taşıyabilir. Bir nesnenin toplumsal anlamı yalnızca onu yapan kişinin niyetinden ibaret değildir. Onu kullanan, saklayan, taşıyan veya başka bir nesneyle birlikte yerleştiren insanlar da ona farklı anlamlar yükleyebilir.

Bu nedenle Halaf figürinlerine baktığımızda aslında yalnızca “Bu neyi temsil ediyor?” sorusunu sormak yeterli değildir.

“Bu nesne ne yapıyordu?” sorusunu da sormamız gerekir: Çünkü temsil ile işlev aynı şey değildir.Bir nesne kadın bedenini temsil ediyor olabilir. Fakat bu onun mutlaka kadın bedenine ilişkin bir kültün parçası olduğu anlamına gelmez. Bir başka deyişle, temsil edilen şey ile temsilin toplum içerisindeki işlevini birbirinden ayırmak gerekir. Bu ayrım Halaf dünyasını anlamak açısından özellikle önemlidir. Halaf toplulukları yaklaşık MÖ 6. binyılın ortalarından itibaren Kuzey Mezopotamya ve çevresinde gelişen geniş bir kültürel dünyanın parçasıydı. Bu dünya yalnızca seramikleriyle değil, yerleşim biçimleri, mimarisi, üretim teknikleri ve uzak bölgelerle kurduğu ilişkilerle de dikkat çekmektedir. Dolayısıyla figürinleri de bu geniş toplumsal dünyanın içerisinde değerlendirmek gerekir. Halaf insanının dünyasında beden, gündelik hayatın dışında bir şey değildi. İnsan bedeni üretimin, doğumun, hastalığın, yaşlanmanın, ölümün ve toplumsal ilişkilerin merkezindeydi. İnsanlar kendi bedenlerini deneyimliyor, başkalarının bedenlerini gözlemliyor ve hayvan bedenleriyle sürekli ilişki içerisinde yaşıyordu. Avcılık, hayvancılık, tarım, doğum, ölüm ve beslenme gibi deneyimler beden üzerinden gerçekleşiyordu. Beden bu nedenle salt biyolojik bir gerçeklik değildi.

Bununla beraber toplumsal bir gerçeklikti. Kültürel bir gerçeklikti. Ve muhtemelen sembolik bir gerçeklikti. Bir insanın bedeni onun yaşını, cinsiyetini, toplumsal konumunu ve yaşam deneyimini görünür hale getiriyordu. İnsan bedenine ilişkin farklı algılar, toplumsal kimliklerin oluşumunda da rol oynuyor olabilirdi. Figürinlerin varlığı, en azından Halaf insanının insan bedenini küçük ölçekli maddi nesneler üzerinde yeniden üretmeye ihtiyaç duyduğunu gösterir. Bu bile başlı başına önemlidir. Çünkü insan kendi bedenini temsil etmeye başladığında, bedeni yalnızca yaşanan bir gerçeklik olmaktan çıkarıp üzerine düşünülen bir nesneye dönüştürür. İnsan kendi bedenine dışarıdan bakmaya başlar. Bu durum, insanlık tarihindeki daha geniş bir zihinsel dönüşümün parçası olarak düşünülebilir. İnsanlar yalnızca çevrelerindeki dünyayı değiştirmiyor, o dünyayı temsil de ediyorlardı. Hayvanlar, insanlar, geometrik biçimler ve çeşitli gündelik nesneler maddi kültürün içerisinde yeniden üretiliyordu.

Figürinler de bu temsil dünyasının küçük fakat önemli parçalarından biriydi. Burada kadın bedeninin özellikle dikkat çekmesi ayrıca üzerinde durulması gereken bir konudur. Kadın bedeni insan toplulukları açısından doğrudan yaşamın devamlılığıyla ilişkilidir. Gebelik, doğum ve emzirme gibi biyolojik süreçler topluluğun devamını mümkün kılar. Tarımsal yaşamın yaygınlaşmasıyla birlikte toprağın üretkenliği ile insanın üremesi arasında sembolik benzerliklerin kurulmuş olması da mümkündür. Fakat bu benzerlikleri doğrudan bir “toprak ana” veya “ana tanrıça” inancına dönüştürmek yine de dikkat gerektirir. Çünkü doğurganlık düşüncesi ile tanrıça kavramı aynı şey değildir. Bir toplum doğurganlığı önemli bir yaşam olgusu olarak görebilir. Kadın bedenini bu nedenle sembolik olarak temsil edebilir. Fakat buradan hareketle o toplumun belirli bir kadın tanrıçaya taptığını söylemek için çok daha güçlü kanıtlara ihtiyaç vardır. Arkeolojide geçmişte yapılan önemli hatalardan biri de tam olarak burada ortaya çıkar: Modern insanın zihnindeki dinsel kategoriler geçmiş toplumlara fazla kolay biçimde uygulanmıştır.

Bir kadın figürini bulunur.

Kadın bedeni vurgulanmıştır.

O halde doğurganlık.

Doğurganlık varsa tanrıça.

Tanrıça varsa kült.

Kült varsa tapınak.

Bu zincir kulağa mantıklı gelebilir. Fakat arkeolojik kanıtlar böyle otomatik bir zincir kurmaya izin vermez. Halaf figürinlerinin anlamını daha geniş bir sembolik dünya içerisinde düşünmek gerekir. Belki burada önemli olan, belirli bir tanrıçanın varlığını kanıtlamak değil, Halaf insanının insan bedenini sembolik olarak ifade edebilme kapasitesini görmekti. Bir bedenin küçük bir kil nesneye dönüştürülmesi, insanın kendi dünyasını maddi semboller aracılığıyla yeniden kurduğunu gösterir. Üstelik figürin yalnızca temsil ettiği şeyden ibaret değildir.

Onu yapan kişinin emeği vardır.

Kili seçmesi gerekir.

Kili hazırlaması gerekir.

Biçim vermesi gerekir.

Kurumasını veya pişmesini sağlaması gerekir.

Nesneyi bir yere taşıması gerekir.

Belki bir süre saklaması gerekir.

Belki başka bir insana vermesi gerekir.

Belki bir ritüelin parçası olarak kullanması gerekir.

Dolayısıyla küçük bir figürinin arkasında yalnızca sembolik bir düşünce değil, aynı zamanda emek, teknoloji ve toplumsal ilişki vardır. Bu nedenle Halaf figürinlerine baktığımızda, onları yalnızca “küçük heykelcikler” olarak görmek yetersiz kalır. Onlar, insanın kendi dünyasını nasıl düşündüğüne ilişkin maddi izlerdir.

Belki de burada asıl ilginç olan, figürinin neyi temsil ettiğinden çok, neden temsil etme ihtiyacı duyulduğudur.

İnsan neden kendi bedenini kil üzerinde yeniden üretmiştir?

Neden özellikle belirli beden bölgelerini vurgulamıştır?

Neden bazı figürinler yapılmış, bazıları yapılmamıştır?

Neden bazı figürinler evlerin içerisinde bulunurken bazıları farklı bağlamlarda ortaya çıkmaktadır?

Bu sorular bizi Halaf toplumunun zihinsel dünyasına biraz daha yaklaştırabilir.

Fakat yine de cevaplarımızın sınırlarını bilmemiz gerekir.

Arkeoloji bize geçmişin bütün düşüncelerini geri vermez. Bize maddi izler bırakır. Biz bu izlerden hareketle olası yorumlar geliştiririz. Bir figürinin anlamını kesin biçimde bilmek çoğu zaman mümkün değildir. Bu nedenle iyi arkeolojik yorum, yalnızca iddialı açıklamalar üretmekten değil, hangi noktada kanıtın bittiğini bilmekten de geçer.Halaf kadın figürinleri açısından belki de en sağlıklı yaklaşım budur. Onları ne hemen “ana tanrıça” olarak adlandırmak ne de bütün sembolik anlamlarını reddetmek gerekir. İki uç arasında daha dikkatli bir alan vardır. Bu alan, bedenin temsil edildiği, fakat temsilin anlamının kesin biçimde kapatılmadığı alandır.

Burada kadın bedeni doğurganlıkla ilişkili olabilir.

Annelikle ilişkili olabilir.

Toplumsal kimlikle ilişkili olabilir.

Atalarla ilişkili olabilir.

Ritüel pratiklerle ilişkili olabilir.

Gündelik hayatla ilişkili olabilir.

Hatta farklı zamanlarda ve farklı topluluklarda bunların birkaçı aynı anda söz konusu olmuş olabilir. Bu belirsizlik aslında bir eksiklik değildir. Tam tersine, geçmiş toplumların modern kategorilerimize sığmayacak kadar karmaşık olabileceğini hatırlatır. Halaf insanının dünyasında beden muhtemelen yaşayan, üreten, doğuran, besleyen, çalışan, hastalanan, yaşlanan ve ölen bir gerçeklikti. Fakat insan bedeni aynı zamanda toplumsal ve sembolik ilişkilerin de taşıyıcısıydı. Kadın bedeni bu dünyanın içerisinde özel bir görünürlük kazanmış olabilir. Figürinler de bu görünürlüğün maddi ifadelerinden biri olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu nedenle Halaf figürinleri bize doğrudan “Halaflılar şu tanrıçaya tapıyordu” demez. Daha dikkatli bir şey söyler: Halaf insanı bedeni temsil ediyordu ve beden, onun maddi kültüründe düşünmeye değer bir şeydi. Bu küçük kil nesneler, binlerce yıl önce yaşamış insanların dünyasında bedenin yalnızca biyolojik bir varlık olmadığını düşündürür. İnsan kendi bedenini gözlemliyor, seçiyor, biçimlendiriyor ve onu maddi bir nesneye dönüştürüyordu. Böylece beden, yaşanan bir gerçeklikten temsil edilen bir gerçekliğe geçiyordu. Belki de figürinlerin en büyük önemi burada yatmaktadır. Onlar bize Halaf insanının yalnızca nasıl yaşadığını değil, dünyayı nasıl anlamlandırmaya başladığını da gösteren küçük maddi tanıklıklardır.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş