Cevat Düşün yazdı: Sümerler

Sümerler, yaklaşık MÖ 4. binyıldan itibaren Güney Mezopotamya’da (bugünkü Irak’ın güneyi) ortaya çıkan ve bilinen en eski kentleşmiş uygarlıklardan birini oluşturan topluluktur. Dicle ve Fırat arasındaki bu coğrafya, “uygarlığın beşiği” diye anılan Bereketli Hilal’in önemli bir parçasıdır.  Sümer topluluklarını “ilkleri icat eden halk” diye okumak eksik okuma olur. Sümer uygarlığı, kendisinden önceki Ubeyd kültürü, çevredeki Sami gruplar, Elam dünyası ve Zagros-Mezopotamya hareketliliğiyle birlikte değerlendirilmelidir. Kökenleri hâlâ kesin çözülmemiştir; Sümerce de bilinen hiçbir dil ailesine kesin bağlanamamış, dil izolatı olarak kabul edilmiştir. Sümerlerin ne zaman ve nereden geldikleri tarih biliminin en uzun süredir tartışılan konularından biridir. Genel kabul, MÖ 6. ve 5. binyıllardan itibaren Güney Mezopotamya’da şekillenen kültürel süreçlerin içinde ortaya çıktıkları yönündedir. Ancak bu “ortaya çıkış” bir göç dalgasının ani sonucu değil, uzun bir etkileşim ve dönüşüm sürecinin ürünüdür. Sümerlerden önce bölgede özellikle Ubeyd (Ubaid) kültürü etkiliydi. Ubeyd dönemi kabaca MÖ 6500–3800 arasına tarihlenir ve birkaç alt evreye ayrılır. En erken evrelerde Güney Mezopotamya’nın bataklık ve delta bölgelerinde küçük tarım köyleri kurulmuştu. Ubeydliler tarım yapıyor, bataklıkları kurutarak sulama sistemleri geliştiriyor, monokrom boyalı çanak çömlek üretiyor, dokumacılık, dericilik, metal işçiliği ve uzun mesafeli ticaretle uğraşıyorlardı. Özellikle ubeyd tipi çömleklerin Basra Körfezi kıyılarında, kuzey Mezopotamya’da ve hatta Suriye’ye kadar yayılması, bu kültürün geniş bir etkileşim ağına sahip olduğunu gösterir.

Ubeyd toplumunun en önemli başarısı, Güney Mezopotamya’nın zorlu çevresel koşullarına uyum sağlamasıdır. Dicle ve Fırat’ın düzensiz taşkınları, yüksek buharlaşma ve tuzlanma riski, kolektif emek ve örgütlenme gerektiriyordu. Kanallar, bentler ve savaklar sayesinde tarımsal üretim arttı; bu da nüfus artışını ve yerleşimlerin büyümesini mümkün kıldı. Eridu gibi erken yerleşimler, daha sonra Sümer kentlerinin dinsel merkezleri haline gelecek tapınakların temellerini attı. Sümerlerin kendilerinin bu sürece ne zaman ve nasıl katıldığı hâlâ belirsizdir. Bazı araştırmacılar, Sümerce konuşan grupların MÖ 4. binyılın başlarında bölgeye geldiklerini ve Ubeyd kültürüne eklemlendiklerini düşünür. Başka görüşler ise Sümer dilinin ve kültürünün yerli gelişimin ürünü olduğunu, dışarıdan ani bir göç olmadığını savunur. Arkeolojik olarak net bir “göç tabakası” bulunamamıştır. Şehir isimleri, nehir adları ve temel meslek terimlerinin bir kısmının Sümerce olmadığı, daha eski bir dil katmanına ait olabileceği de tartışılmaktadır. Bu yüzden “proto-Euphratean” ilk dönem Mezopotamya veya “Ubeydli” diye adlandırılan önceki halkların varlığı kabul edilir, fakat bunların etnik kimliği bilinmez. Bölge aynı zamanda Sami dilli grupların, Elamlıların ve Zagros dağlarından gelen toplulukların temas alanıydı. Bu çok boyutlu etkileşim, daha sonra Uruk döneminde patlak verecek kentleşmenin zeminini hazırladı. Sümer uygarlığını tek bir etnik grubun “saf ve yalıtılmış ürünü” olarak değerlendirmek, tarihsel gerçekliği basitleştirir. Aksine, Güney Mezopotamya’daki uygarlık, farklı toplulukların uzun yüzyıllar süren karışımı ve kültürel alışverişi sonucunda doğmuştur. Çevresel baskılar (deniz seviyesinin değişmesi, nehir yatağı kaymaları, tuzlanma) ile toplumsal örgütlenme ihtiyacı birleşince, daha büyük ve karmaşık toplumlar kaçınılmaz hale geldi.

Sümerler
Cevat Düşün yazdı: Sümerler

Dil ve kimlik

Sümerlerin konuştukları dil Sümerceydi. Sümerce, günümüzde yaşayan ya da bilinen herhangi bir dil ailesiyle kesin biçimde ilişkilendirilememiştir. Bu nedenle dilbilimde genellikle izole bir dil kabul edilir. Sondan eklemeli  bir yapı gösterir: kökler değişmeden kalır, ön ekler, iç ekler ve son eklerle gramer ilişkileri kurulur. Örneğin bir fiil köküne eklenecek ekler, özneyi, nesneyi, yönü, zamanı ve kipi aynı anda ifade edebilir. Muazzez İlmiye Çığ gibi bazı Sümerologlar, geçmişte Sümerceyi Türkçe, Ural-Altay dilleri, Kafkas dilleri veya Dravid dilleriyle ilişkilendirmeye çalışmışlardır. Ancak bu bağlantıların hiçbiri bilim dünyasında genel kabul görmemiştir; benzerlikler son derece  yüzeysel veya tesadüfî bulunmuştur. Sümerlerin kendi ülkeleri için “Kengir” (veya Ki-en-gi), dilleri için “Emegir” gibi ifadeler kullandıkları bilinmektedir. Kendilerini ise bazı metinlerde “sag-gig” veya “sag-gig-ga” olarak, kabaca “kara kafalı insanlar” şeklinde ifade etmişlerdir. Bu ifade, daha sonra Akadca metinlerde de “siyah  kafalı halk” olarak geçmeye devam etmiştir.   Buradaki önemli nokta şudur: Antik toplumları bugünkü anlamıyla modern ulusların ataları olarak doğrudan tanımlamak son derece problemli olabilir. “Sümer”, “Akad”, “Elam” gibi isimler günümüzde kullandığımız modern etnik ve ulusal kategorilerle birebir örtüşmez. Sümerce konuşan bir kişi kendini “Sümerli” diye tanımlamıyordu; daha çok kendi şehrinin (Uruklu, Urlu, Lagaşlı) mensubu olarak görüyordu. Dil, kimlik ve siyasal aidiyet iç içe geçmiş, fakat modern anlamda “ulus” kavramından uzaktı. Sümerce, MÖ 3. binyılın sonlarına doğru günlük konuşma dili olmaktan çıkmaya başladı. Akadca (Sami bir dil) giderek egemen hale geldi. Buna rağmen Sümerce, binlerce yıl daha dinsel, edebi, bilimsel ve eğitim dili olarak yaşadı. Yazman okullarında (edubba) öğrenciler Sümerce öğrenmeye devam etti; ilahiler, mitler ve hukuk metinleri Sümerce kopyalandı. Bu durum, bir dilin günlük kullanımını kaybetmesinin, kültürünün hemen yok olması anlamına gelmediğini gösteren en çarpıcı örneklerden biridir. Sümerce, adeta Mezopotamya’nın “klasik dili” haline gelmişti.

Kentlerin yükselişi ve Uruk devrimi

Sümer uygarlığının en büyük dönüşümlerinden biri kentleşmedir. MÖ 4. binyılda Uruk döneminde Güney Mezopotamya’da büyük kentler ortaya çıkmaya başladı. Uruk, Eridu, Ur, Lagaş, Kiş, Nippur, Umma, Larsa, Şuruppak, Sippar, Zabalam, Adab ve İsin gibi merkezler zamanla yalnızca yerleşim alanları olmaktan çıkarak siyasi, ekonomik ve dinsel merkezlere dönüştü. Sümer dünyası tek bir merkezi devletten oluşmuyordu. Aksine çok sayıda şehir devletinden meydana geliyordu. Her şehir kendi yöneticisine, tanrısına, tapınağına, ekonomik düzenine ve siyasi çıkarlarına sahipti. Bu şehirler zaman zaman ittifak kuruyor, zaman zaman birbirleriyle savaşıyor ve üstünlük mücadelesi yürütüyordu. Dönemlere göre farklı şehirler öne çıktı: Erken dönemde Eridu dinsel önem taşıyordu; Uruk bir dönem dünyanın en büyük kenti haline geldi; daha sonra Kiş, Lagaş, Ur ve Umma sırayla hegemonyayı ele geçirdi. Uruk dönemi (kabaca MÖ 4100–3100), insanlık tarihinin en büyük toplumsal dönüşümlerinden birine sahne oldu. Tarım üretiminin artması, sulama sistemlerinin gelişmesi, nüfusun yoğunlaşması ve ticaret ağlarının büyümesiyle birlikte çok daha büyük yerleşimler ortaya çıktı. Uruk, zirve döneminde 200 hektarı aşan bir alana yayılmış, 40.000–80.000 arasında nüfusa ulaşmış olabilir. Bu, o çağ için olağanüstü bir büyüklüktü. Kentin Eanna ve Anu bölgelerindeki anıtsal tapınak kompleksleri, merkezi otoritenin gücünü yansıtıyordu. Büyük nüfusların bir arada yaşayabilmesi için üretimin örgütlenmesi, ürünlerin depolanması, işçilerin dağıtılması, vergilerin ve malların kaydedilmesi gerekiyordu. İşte yazının ortaya çıkışı büyük ölçüde bu toplumsal ve ekonomik ihtiyaçlarla bağlantılıdır. İlk yazılı işaretler başlangıçta edebi eserler yazmak için değil; tahıl, hayvan, işgücü, mal ve ekonomik işlemleri kaydetmek gibi pratik amaçlarla kullanılıyordu. Böylece insanlık tarihinde çok büyük bir kırılma gerçekleşti: Sözlü hafızanın yanına yazılı hafıza eklendi. Uruk etkisi yalnızca Güney Mezopotamya ile sınırlı kalmadı. “Uruk yayılması” diye bilinen süreçte, Uruk tipi çömlek, silindir mühür, tablet ve mimari unsurlar kuzey Mezopotamya’ya, Suriye’ye ve batı İran’a kadar yayıldı. Bu yayılma, ticari koloniler, kültürel etki veya sınırlı siyasi kontrol yoluyla gerçekleşmiş olabilir. Sonuç olarak, Güney Mezopotamya’daki kentleşme modeli, daha geniş bir coğrafyada yeni toplumsal formların doğmasına katkıda bulundu.

Yazı

Çivi yazısının kökenleri MÖ 4. binyılın ikinci yarısına kadar gider. İlk işaretler resimsel ve piktografik karakter taşıyordu. Uruk’ta bulunan en erken tabletler, çoğunlukla ekonomik listelerdir: belirli miktarda tahıl, hayvan veya işçi kaydı. Bu aşamada yazı henüz tam anlamıyla bir “dil”i kaydetmiyordu; daha çok görsel bir muhasebe sistemiydi. Zamanla bu işaretler daha soyut hale geldi. Kil tabletler üzerine kamış kalemlerle basılan karakterler, çivi biçimini aldı (bu yüzden “çivi yazısı” – cuneiform – denir). Piktogramlar önce çizgisel, sonra hece ve kelime işaretlerine dönüştü. Sümerce büyük ölçüde tek heceli köklerden oluştuğu için, bir işaret hem bir nesneyi hem de o nesnenin adının sesini temsil edebiliyordu. Bu “rebus” ilkesi, yazının fonetikleşmesini sağladı. Yazının gelişmesi yalnızca iletişim biçimini değiştirmedi. Devleti, ekonomiyi, hukuku, dini, eğitimi ve tarih anlayışını da dönüştürdü. Artık bir kralın verdiği emir, bir tüccarın hesabı, bir tapınağın deposundaki tahıl, bir işçinin aldığı ücret veya bir hukuki anlaşma yazılı olarak kaydedilebiliyordu. Bu nedenle yazının icadı, yalnızca teknik bir buluş değil, insanlığın hafıza biçimindeki devrimdir. MÖ 3. binyılın ortalarına gelindiğinde, yazı edebi metinler, ilahiler, mitler ve mektuplar için de kullanılmaya başlandı. Yazman okulları ortaya çıktı; öğrenciler işaret listelerini ezberliyor, dilbilgisi öğreniyor ve klasik metinleri kopyalıyordu. Yazı, bilgiyi kuşaktan kuşağa aktarmanın en güvenilir aracı haline geldi.

Siyasal yapı, savaşlar ve Akad dönemi

Sümer şehirlerinde başlangıçta tapınak merkezli bir yönetim yapısının hâkim olduğu düşünülmektedir. Tapınaklar yalnızca dini kurumlar değildi. Aynı zamanda ekonomik üretimin, depolamanın, iş gücünün ve toplumsal organizasyonun önemli merkezleriydi. “Tapınak ekonomisi” modeli, arazilerin, hayvanların ve işçilerin büyük ölçüde tapınak adına yönetildiğini gösterir. Zaman içerisinde “ensi” ve “lugal” gibi siyasi makamlar öne çıktı. “Lugal” genel olarak “büyük adam / kral” anlamında kullanılırken, “ensi” daha çok şehir yöneticisi veya “tanrının vekili” niteliğinde kullanılıyordu. Sümer toplumunda siyasi iktidar, din ve ekonomi birbirinden kesin çizgilerle ayrılmış değildi. Tapınak, saray, tarım arazileri ve iş gücü arasında güçlü bir ekonomik ilişki vardı. Bu yapı aynı zamanda toplumsal sınıfların belirginleşmesine yol açtı: din adamları, yöneticiler, askerler, zanaatkârlar, çiftçiler ve köleler toplumun farklı katmanlarını oluşturuyordu. Şehir devletleri arasında uzun süreli mücadeleler yaşandı. Özellikle Lagaş ile Umma arasındaki sınır ve sulama anlaşmazlıkları, Mezopotamya tarihindeki en eski belgelenmiş toprak ihtilaflarından bazılarını oluşturur. Lagaş kralı Eannatum döneminde önemli bir siyasi genişleme yaşandı; “Akbabalar Steli” bu zaferi betimler. Daha sonra Umma yöneticisi Lugal-zage-si, Sümer şehirlerinin önemli bölümünü birleştirmeyi başardı. Ancak Güney Mezopotamya’daki şehir devletleri arasındaki rekabet, bölgeyi dışarıdan gelen güçlere karşı kırılgan hale getirdi. Bu noktada Akad kralı Sargon tarih sahnesine çıktı. MÖ 24. yüzyıl civarında (orta kronolojiye göre yaklaşık 2334–2279) Mezopotamya’nın büyük bölümünü birleştiren güçlü bir siyasi yapı kurdu. Akad İmparatorluğu’nun yükselişi, Sümer dünyasının sonu anlamına gelmedi. Aksine Sümerce ve Akadca uzun süre yan yana varlığını sürdürdü. Akadca Sami bir dildi; Sümerce ise dil izolatıydı. İki dilin ve iki kültürel geleneğin karşılaşması Mezopotamya tarihinin en önemli özelliklerinden biridir. Sargon döneminden sonra da Sümerce idari ve dini alanlarda kullanılmaya devam etti.

Gutiler, Gudea ve Ur

Akad İmparatorluğu’nun zayıflamasından sonra Zagros ve çevresinden gelen Gutiler (Kürtlerin bilinen ilk ataları), Mezopotamya’da önemli bir siyasi güç haline geldi. Gutilerin kökeni ve tarihleri hakkında bilgiler sınırlıdır; antik Mezopotamya kaynaklarında onlar hakkında oldukça olumsuz ifadeler bulunur (“dağlı barbarlar”, “yıkıcılar” vb.). Ancak bu anlatıların önemli bölümünün rakip siyasi güçler tarafından oluşturulduğunu da dikkate almak gerekir. Guti egemenliği döneminde merkezi otorite zayıflamış, yerel hanedanlar yeniden güç kazanmıştı. Guti egemenliği sonrasında Uruklu Utu-hengal, Gutileri yenerek yeniden Sümer siyasi egemenliğinin önünü açtı. Böylece Sümer kültürünün son büyük siyasi yükselişlerinden biri başladı. Lagaşlı Gudea, bu geçiş döneminin en tanınmış hükümdarlarından biridir. Gudea döneminde sanat, mimari ve heykelcilik önemli ölçüde gelişti. Gudea’nın diorit heykelleri, Sümer sanatının en etkileyici örnekleri arasında kabul edilir. Bu heykellerde Gudea, hem dindar bir yönetici hem de büyük inşaatçı olarak tasvir edilir. Eninnu tapınağının yeniden inşasını anlatan silindir metinler, dönemin ideolojisini yansıtır. Yaklaşık MÖ 2112–2004 arasında hüküm süren Üçüncü Ur Hanedanı, Sümer tarihinin son büyük dönemidir. Bu dönem sıklıkla “Sümer Rönesansı” olarak adlandırılır. Ur yeniden büyük bir siyasi ve ekonomik merkez haline geldi. Merkezi bürokrasi güçlendi, ekonomi daha sıkı biçimde örgütlendi ve on binlerce kil tablet üretildi. Dönemin en önemli hükümdarlarından biri Ur-Nammu idi. Ur-Nammu adı özellikle hukuk tarihinin en eski yazılı kanun metinlerinden biriyle ilişkilidir. Ur-Nammu Kanunları, toplumdaki çeşitli suç ve anlaşmazlıklara ilişkin cezaları düzenliyordu. Bu, hukukun yazılı hale getirilmesinin insanlık tarihindeki erken örneklerinden biridir aynı zamanda. Oğlu Şulgi döneminde imparatorluk daha da merkezileşti; yol ağı, posta sistemi ve standart ölçüler geliştirildi.

Sonu ve kültürel süreklilik

Sümer uygarlığının ortadan kalkmasını tek bir savaş veya tek bir olayla açıklamak mümkün değildir.Ekolojik sorunlar, toprakların tuzlanması, tarımsal verimlilikteki düşüş, siyasi parçalanma, savaşlar ve dışarıdan gelen yeni güçlerin yükselişi birlikte etkili oldu. MÖ 2004 civarında Elamlıların Ur’u ele geçirmesi, Üçüncü Ur Hanedanı’nın sonunu getirdi. Bunun ardından Sümer siyasi egemenliği yeniden kurulamadı. Ancak burada önemli bir ayrım yapmak gerekir: Sümer siyasi yapısının sona ermesi, Sümer kültürünün yok olması anlamına gelmiyordu. Sümerce daha sonra da dinsel, edebi ve bilimsel metinlerde kullanılmaya devam etti. Sümer kültürünün unsurları Akad, Babil ve Asur dünyalarına aktarıldı. Böylece Sümerler bir anlamda siyasi olarak ortadan kalkarken kültürel olarak yaşamaya devam ettiler. Babil’de Hammurabi kanunlarından astronomiye, Asur kütüphanelerindeki tabletlerden Yahudi geleneğindeki bazı anlatılara kadar birçok alanda Sümer mirasının izleri sürülebilir.

Hukuk, din, mitoloji ve edebiyat

Sümer dünyasının en önemli miraslarından biri hukuk alanındadır. Lagaş hükümdarı Urukagina ile ilişkilendirilen reformlar, toplumsal ve ekonomik düzenlemelerin erken örnekleri arasında değerlendirilir. Daha sistematik biçimde korunmuş olan Ur-Nammu Kanunları ise yazılı hukuk tarihinin en eski örnekleri arasında yer alır. Bu metinler, ceza, tazminat, toplumsal statü ve çeşitli hukuki meseleleri düzenliyordu. “Hukuk devleti” kavramını modern anlamıyla Sümerlere doğrudan aktarmak anakronik olsa da, yazılı hukuk geleneğinin köklerinin Mezopotamya’ya kadar uzandığı açıktır. Din çoktanrılı bir yapıya sahipti. Başlıca tanrılar arasında Anu (gök), Enlil (hava/fırtına ve kader), Enki (bilgelik ve tatlı sular), Ninhursag (ana tanrıça), Nanna (ay), Utu (güneş) ve İnanna (aşk ve savaş) bulunuyordu. Her şehrin kendine özgü tanrısal koruyucusu vardı. Tapınaklar şehir yaşamının merkezinde yer alıyordu. Sümer mitolojisinin en önemli özelliklerinden biri, evrenin, insanın, ölümün, tufanın ve uygarlığın kökenine ilişkin çok sayıda anlatı üretmiş olmasıdır. İnsan yaratılışı anlatılarında insan genellikle tanrıların işlerini yapmak ve onların yükünü hafifletmek amacıyla yaratılmıştır. İnsan balçıkla ilişkilendirilir. Tanrıların ölümsüzlüğü ile insanın ölümlülüğü arasındaki karşıtlık temel temalardandır. Gılgamış, Sümer ve Mezopotamya edebiyatının en önemli eserlerinden biridir. Uruk kralı olarak tarihe geçmiş, daha sonra yarı tanrısal bir kahraman haline gelmiştir. Gılgamış’ın Enkidu ile ilişkisi, dostluk, iktidar, ölüm, yas ve ölümsüzlük arayışı üzerinden ilerler. Gılgamış’ın en temel sorusu aslında insanın kadim sorusudur: Ölümlü insan, ölüm karşısında ne yapabilir? Bu açıdan Gılgamış yalnızca eski bir kahramanlık hikâyesi değildir; insanın kendi faniliğini anlamaya çalışmasının en eski edebi ve felsefi ifadelerinden biridir. Tufan anlatısı da Sümer metinlerinde bulunur. Ziusudra (daha sonra Utnapiştim) adlı seçilmiş bir insan, tanrıların insanlığı yok etmek üzere gönderdiği büyük tufandan kurtulur. Bu anlatı daha sonra Babil geleneğinde ve Tevrat’taki Nuh hikâyesinde yeniden biçimlenmiştir. Tarihsel aktarımın doğrudan ve tek çizgili olduğunu varsaymak yerine, Mezopotamya’daki ortak kültürel hafızanın yüzyıllar boyunca farklı toplumlarda yeniden şekillendiğini düşünmek daha sağlıklıdır.

Toplum, tarım, bilim ve sanat

Sümer toplumunda evlilik, miras, aile ve mülkiyet ilişkileri yazılı belgelerde önemli yer tutar. Evlilikler çoğu zaman aileler tarafından düzenleniyor ve sözleşmelerle kayıt altına alınabiliyordu. Kadınların toplumsal konumu modern eşitlik anlayışıyla karşılaştırılamayacak kadar farklı olmakla birlikte, kadınların ekonomik ve hukuki yaşamda belirli haklara sahip olduklarını gösteren belgeler de vardır. Sümer toplumunda cinsellik konusunda da modern toplumların ahlak anlayışından farklı uygulamalar ve düşünceler bulunuyordu. Bu nedenle antik Sümer toplumunu bugünkü ahlaki kategorilerle değerlendirmek yerine, kendi tarihsel ve kültürel bağlamı içerisinde ele almak gerekir. Tarım ve sulama, Sümer uygarlığının varlığının büyük ölçüde dayandığı temeldi. Güney Mezopotamya’nın doğal koşulları tarım için hem büyük fırsatlar hem de ciddi sorunlar yaratıyordu. Dicle ve Fırat’ın taşkınları kontrol edilmek zorundaydı. Bu nedenle kanallar, bentler, savaklar ve sulama sistemleri geliştirildi. Bataklıkların kurutulması ve suyun tarlalara yönlendirilmesi büyük bir kolektif emek gerektiriyordu. Bu durum yalnızca tarımı değil, devletin ve bürokrasinin gelişmesini de teşvik etti. Ancak sulamanın uzun vadeli bir sonucu da vardı: Toprakların tuzlanması. Yüksek buharlaşma ve kötü drenaj, topraktaki tuzun zamanla birikmesine yol açabiliyor ve tarımsal verimliliği azaltıyordu. Bu çevresel sorunların Sümer dünyasının uzun vadeli ekonomik zayıflamasında rol oynadığı düşünülmektedir. Matematik alanında Sümer ve daha geniş Mezopotamya geleneği insanlık tarihinin en önemli matematiksel miraslarından biridir. Altmışlık (sexagesimal) sayı sistemi özellikle dikkat çekicidir. Bugün bir saati 60 dakikaya, bir dakikayı 60 saniyeye bölmemiz ve bir daireyi 360 derece olarak düşünmemiz, Mezopotamya’daki bu matematiksel geleneğin çok uzak bir mirasıdır. Kil tabletlerde çarpma ve bölme işlemleri, ölçümler, alan ve hacim hesapları gibi çeşitli matematiksel problemler bulunur. Bu matematik yalnızca teorik değildi; tarım arazilerinin ölçülmesi, ürünlerin hesaplanması, yapıların planlanması, ticaret ve vergi sistemleri gibi günlük ihtiyaçların tamamıyla bağlantılıydı. Astronomi ve zaman ölçümü de sistematik biçimde gelişti. Ayın hareketleri, Güneş’in döngüsü ve yıldızların konumları takip ediliyor; takvim oluşturuluyor ve zaman ölçülüyordu. Günümüzde “burçları Sümerler buldu” şeklinde kullanılan ifade fazla basitleştiricidir; zodyakın bugün bildiğimiz biçimi daha sonraki Mezopotamya, özellikle Babil dönemindeki gelişmelerle şekillenmiştir. Bununla birlikte gökyüzünün sistematik gözlemi ve gök cisimlerinin kayda geçirilmesi Mezopotamya uygarlıklarının en önemli bilimsel miraslarından biridir. Sanat ve müzik alanında da olağanüstü eserler bırakıldı. Altın, bakır, lapis lazuli, deniz kabukları, taş ve kil gibi malzemeler kullanıldı. Ur Kraliyet Mezarlığı’nda bulunan eserler, Sümer sanatının zenginliğini göstermektedir. Özellikle Ur lirleri, insanlık tarihinin bilinen en eski telli çalgıları arasında kabul edilir. Sümer mühürleri de dönemin sanat anlayışını ve toplumsal yaşamını anlamak açısından son derece değerlidir. Silindir mühürler yalnızca estetik nesneler değildi; mülkiyet, kimlik ve idari işlemlerde de kullanılıyordu. Tekerlek, çömlekçi çarkı ve yelkenli tekneler gibi teknik yenilikler de bu dünyanın ürünüdür.

Tarihsel miras

Sümerlerin asıl önemi, yalnızca “ilkleri bulmuş olmaları” değildir. Onların daha büyük önemi, insan toplumunun nasıl örgütlendiğine ilişkin çok erken örnekler sunmalarıdır.   Kent, devlet, bürokrasi, yazı, hukuk, vergi, sulama, ticaret, matematik, takvim, edebiyat, mitoloji. Bunların hepsi Sümer dünyasında birbirinden bağımsız olarak değil, karmaşık bir toplumsal sistemin parçaları olarak ortaya çıktı. Sümerleri anlamak bu nedenle yalnızca geçmişte yaşamış bir halkı anlamak değildir. Aslında modern dünyanın bazı temel kurumlarının çok uzak köklerine bakmaktır. Bugün bir şehirde yaşıyor, yazılı bir sözleşme imzalıyor, zamanı saat ve dakika üzerinden ölçüyor, hukuki kurallarla toplumsal düzen kuruyor, ürünleri kayda geçiriyor ve geçmişi yazılı belgeler üzerinden öğreniyorsak, bütün bunların insanlık tarihindeki çok uzun serüveninin erken duraklarından biri Güney Mezopotamya’dır.  Sümerler siyasi olarak ortadan kalktılar. Dilleri günlük hayattan çekildi. Şehir devletleri dağıldı. Krallıkları sona erdi. Ama kültürleri yok olmadı. Sümerler ismen öldü; fakat Sümer uygarlığı yaşamaya devam etti. Akadlarda, Babil’de, Asur’da, Mezopotamya’nın sonraki toplumlarında ve nihayet insanlığın ortak kültürel hafızasında iz bıraktı.  Belki de Sümer tarihinin bize bıraktığı en önemli ders ve miras budur: Bir uygarlığın ömrü, siyasi devletinin ömründen çok daha uzundur. Bir toplum tarih sahnesinden çekilebilir; fakat ürettiği düşünceler, kurumlar, mitler, matematik, yazı ve kültürel ve tarihsel bilinç binlerce yıl yaşamaya devam edebilir.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş