Lacan, insanı travmatik bir varlık olarak niteliyor ve ekliyor: “İnsan arzu, korku ve inanç nesnesidir.”
İnsan, mutlak anlamda eksik bir varlıktır fakat çoğu zaman neyin eksik olduğunu ve aslında neyi aradığını bilmez. Onu harekete geçiren de tam olarak bu eksikliktir. Arzu, korku ve inanç, insanın hem kendisiyle hem de dünyayla kurduğu ilişkinin temel kuvvetleridir. Lacan’ın bu tespitinin yanına Schopenhauer’in insanı, arzu acısı ile can sıkıntısı arasında gidip gelen bir sarkaç olarak tanımlayan metaforunu koymak gerekir. İnsan, sahip olamadığının acısını çeker, sahip olduğunda ise bu kez can sıkıntısına düşer. Böylece hayat, bir eksiklikten diğerine savrulan bitmeyen bir arayışa dönüşür.
Binlerce yıldır insan tabiatının bu zaafları sadece bireysel düzeyde değil, toplumsal ve siyasal düzeyde de örgütleniyor. İnsanın eksiklik duygusu ve arzu acısı üzerinden ekonomik ideolojiler, korku üzerinden milliyetçilikler, millî aidiyetler ve siyasal ideolojiler, inanç üzerinden ise dinler ve inanç sistemleri inşa ediliyor. İnsan neye arzu duyuyorsa oradan yönetiliyor, neden korkuyorsa oradan kuşatılıyor, neye inanıyorsa oradan anlamlandırılıyor. Bu nedenle siyasetin en güçlü hammaddelerinden biri korkudur.
Sağ ya da sol fark etmiyor. Farklı ideolojiler farklı kavramlar ve farklı hedefler üzerinden hareket etseler de siyaset, çoğu zaman toplumun korkularına dokunarak kendisine bir varlık alanı açıyor. Korku büyüdükçe, korkuyu yönetenin toplumsal etkisi de büyüyor. Son yüz yılda —hatta bunun Cumhuriyet öncesine uzanan daha uzun bir tarihi de var— önce Ermeniler, ardından Kürtler, Aleviler, Lazlar, Rumlar ve daha niceleri, korku ve tehdit üzerinden şekillenen siyasal anlayışların ağır sonuçlarıyla karşı karşıya kaldılar. Bu toplumlarda yaratılan korkular, sadece belirli grupları hedef almakla kalmadı, aynı zamanda toplumun tamamının siyasal davranışlarını biçimlendiren bir korku iklimi yarattı.
Söz konusu korku imparatorluğu ve iklimi üzerine kimler kendisini var etmedi ki? Dün olduğu gibi bugün de onun ardılları, toplumun korkularını diri tutarak kendilerine siyasal bir alan açmaya çalışıyor. Çünkü korku, yalnızca insanı savunmasız bırakmaz; aynı zamanda onu, kendisine güvenlik ve kurtuluş vaat eden aktörlere bağımlı hâle getirir. Önce korkuyu üretmek, sonra o korkunun karşısına kendisini çözüm olarak koymak, siyasetin en eski ve en etkili hileli yöntemlerinden biridir.
Amedspor meselesine de biraz buradan bakmak gerekiyor. Çünkü Amedspor meselesi sadece bir futbol takımının adı, forması veya sahadaki mücadelesi değildir. Mesele, toplumun zaten var olan korkularının ve kimlik fay hatlarının futbol üzerinden yeniden harekete geçirilmesidir. İşte Amedspor meselesine de biraz buradan bakmak gerekiyor. Amedspor meselesi yalnızca bir futbol meselesi değildir. Amedspor’un adını, kimliğini ve temsil ettiği toplumsal hafızayı sürekli siyasi tartışmanın merkezine yerleştirmek, futbol üzerinden zaten hassas olan toplumsal fay hatlarını yeniden harekete geçirmek anlamına geliyor. Geçmişte Diyarbakırspor deplasmanlarında yaşananlar ortadadır. 7 Aralık 1969’da Diyarbakırspor, Kırıkkale ile deplasmanda oynuyor.
O dönemde PKK mi vardı? Ama malum şahsın darbeci babasının zihniyeti, o dönemin iklimini yöneten ve darbeci komite arasında en ön saflarda yer alıyordu… Dört saat boyunca hoparlörlerden “Kürtler dışarı” diye bağırıldığı ve müsabakanın başlamasına izin verilmediği bilinen bir hikâye… O gün sahada olan Diyarbakırspor futbolcusu Veysi Gönenç, Mecliste Tutanak dergisine verdiği demeçte tüm yaşananları trajik haliyle ifade ediyordu. Bu tarihsel hafıza önem taşıyor. Çünkü her toplumsal gerilimi sadece PKK üzerinden meşru hale getirmeye çalışan anlayışın ne kadar kötü olduklarını da gösteriyor.
Dönemin Diyarbakır Emniyet Müdürü Gaffar Okkan’ın, Diyarbakırspor’un gölge başkanıyken de deplasman maçlarında “PKK dışarı” diye sloganlar atılıyordu. Diyarbakır’ın bugünkü üst liglerdeki temsilcisi Amedspor’un maruz kaldığı kimlik merkezli saldırıların tarihini burada sıralamıyorum. Ne haksızlıklarla karşılaştıkları herkesin malumu…
Sorun bir Amedspor takımının adı değildir. Sorun, malum şahsın öncülüğünde futbolun kimlik çatışmasının sahnesine dönüştürülmesidir. Malum şahsın babası darbeci bir askerdi. Adnan Mendereslere karşı gerçekleştirilen 27 Mayıs darbesinin aktörlerinden biriydi. Rantiyeci şeylerini daha eklemiyorum. Malum şahsın darbeci babası, 1995’te verdiği bir röportajda, “Biz darbeyi önceden de planladık” diyerek yaptıkları darbeyi romantik bir dille anlatıyordu zaten.
Kısacası, bu ülke darbeci babasından ne hayır gördü ki Sayın Bahçeli’nin kendisine yönelik tanımıyla “siyasi lümpen, kalpazan ve yankesici” oğlundan hayır görsün? Burada babasının yaptıklarından oğlunu sorumlu tutmuyorum. İnsan, babasının günahının mirasçısı değildir. Ancak insanın kendisine bırakılan siyasi mirasla ne yaptığı elbette sorgulanabilir. Kendisi, babasının kaçtığı Japonya’da dünyaya geliyor.
Göçmen bir ailenin çocuğu olarak büyüyor. Malum şahıs çeşitli kurumlarda dikiş tutturamıyor, MHP’ye geçiyor, orayı karıştırmak istiyor, İYİ Parti’ye geçiyor, orayı da karıştırıyor. Turizm şirketi mi kuruyor, parti mi kuruyor, belli değil.
Malum şahsın malum partisi uzun süre göçmenlere sataşıyor, göçmenler üzerinden toplumu tahrik ediyor ve korku yayıyor. Kulağını “devlet baba” çekiyor ve uzun süre susuyor. Uzun süre sarhoş at gibi ortalıkta dolanıyor. Zaman zaman da kalpazanlıklarına etkisiz de olsa devam ediyor. Sosyal medyada toplumu tahrik ederek kendisine yönelik hakaretler biriktiriyor, insanlara dava açıyor ve çok sayıda insanı mağdur ediyor. Yaptığı şey siyaset değil, düpedüz kalpazanlık. Hem de Türk millî ve manevi değerlerini maksimum düzeyde istismar ederek. Ki hâlâ da ediyor.

Amedspor’u hedefine koyuyor, tribünleri tahrik ediyor
Türkiye halkı bu tiplerin provokasyonlarına karşı deneyimlidir. Maraş, Çorum, Madımak ve yüzlerce linç deneyimledi ve sonuçlarını gördü. Bu tip siyasi psikopatlara pek itimat edilmiyor olsa da millî ve dinî değerler üzerine yapılan tahrik gücü oldukça yüksektir. İster istemez küçük gruplar üzerinden de büyük tahrikler yaratma zemini bulabilmeleri mümkündür.
Malum şahsın asıl rahatsızlığı da galiba tam burada başlıyor:
İki yıldır dağlarda gençler birbirlerini öldürmüyor. Silahlar susmuş, insanlar birbirinin cenazesini kaldırmıyor, anneler yeniden çocuklarının yolunu gözlemiyor. Anlaşılan bu sessizlikten ve toplumun normalleşmesinden rahatsız oluyor. Tahriğin kaynağını da biraz burada aramak gerekiyor.
Bugüne kadar kimse pek tuzağına düşmüyor, bu elbette iyi taraf. Ancak Amedspor’un Süper Lig’e çıkmasına, Amedspor Başkanı ve taraftarlarından daha fazla kendisinin sevindiğini duydum. “Artık top bizde” demiş en yakınındakilere. “Fikstürleri bekleyelim” demiş. Haziran ayında da “Bazı kurullarda vitesi yükseltmeliyiz, partiyi ileriye taşımak için son şansımız” demiş. Eğer bunlar doğruysa —ki doğruluk ihtimali yüksek— hepimizin beraber şahit olduğu gibi, ortaya koyduğu dil ve eylemler bana ulaşan bilgileri teyit ediyor.
Aynı zamanda ortada futbol üzerinden toplumsal gerilim üretmeye yönelik ciddi bir siyasi hesap var demektir. Bütün deplasman maçlarına, bilhassa kendi çevresinden gençleri gönderip tahrik gösterileri yapılması talimatını vermiş. Önce Kocaeli’nden başladılar, sarı torbalarla. Tüm Türkiye, Amedspor futbolcularının sarı torbalarla ölümle tehdit edildiğine şahit oldu. Kime tehdit mesajlarınız? Dia Saba, Diagne, Furkan Soyalp, Gift Orban ve Yira Sor’a mıydı ölüm tehditleriniz? Be haydutlar, size göre bunların suçu Amedspor’da mı oynamak? Eğer sizin mesajınız Kürtlere ve PKK’ye ise, mertçe çıkın, gidin dağlarda savaşın. Buna yüreğiniz yetmiyorsa, neden bir ülkeyi tribünlerde zan altında bırakıyor ve tüm dünyaya rezil ediyorsunuz?
Amedspor-Trabzonspor maçında da benzer provokasyonlar denenmek istendi ama Diyarbakır ve Türkiye halkının duyarlılığı sayesinde tutmadı. Diyarbakır’a Trabzon’dan da değil, başka illerden kimi kriminal tipler toplatılarak ve bazılarının üzerine Trabzonspor formaları giydirilerek, Ergani’de ise öncesinde bazı korucularla anlaşarak otobüslerin önü kesilip taşlanma tiyatrosu sahnelendi. Bingöl’de, 33 askerin vurulduğu yerde, birkaç kriminal tipi — güzel Türkçeyi küfür diline dönüştüren bu kişileri — göndermiş, tahrik videoları çektirmişler. Bu da yetmemiş, kimilerine de Elazığ, Maden ve Ergani’den tanıdık korucu çocuklarının üzerine Amedspor formaları giydirilerek Diyarbakır sokaklarında Trabzonspor forması giyenlerin üzerine salınmış.
Bir provokatöre de “En iyi Kürt, ölü Kürt” dedirterek halkı kin ve nefrete teşvik ettiklerine bütün Türkiye hayret ederek ve üzülerek şahit oldu. “Kürt sorunu nedir?” diye yüz yıldır soruluyor ya… Kürt sorununun ne olduğunu anlamaya ve bu soruya cevap aramaya çalışanlara verilebilecek örneklerden bazıları işte bu provakatif eylemlerdir. Yahu bir halkın takımının sevincine ve üzüntüsüne bile tahammülünüz yok. Yasını tutmak için çadır kurar, olmaz. Amedspor galip gelir, sevinir; o da olmaz. Nedir yahu bu halkın ve ülkenin sizden çektiği? Kendinizi yeryüzünün muktedir tanrıları mı sanıyorsunuz? Siz zalim tanrılar bile olamazsınız. Olsanız olsanız ancak yeryüzünün zalim şeytanları olursunuz. Çok şükür, yukarıda sıraladığım olayların hiçbiri tutmadı ve şimdiye kadar amaçlarına ulaşamadılar. Bunların tamamı tutmadı.
Erzurum maçı sonrası maç sevincini paylaşan ve ironik olarak iki gencin Erzurumspor futbolcusu olan Eren Tozlu’ya sataştıkları videoların Eren Bülbül’e dönük olduğu yalanları ve tahrikleri yayılmak istendi. Evet, bu istismarcıları çok iyi tanıyoruz. Güzel Türkçeyi küfür diline dönüştüren istismarcı kalpazanlar. Madem bu kadar gücünüz var, ormanlar cayır cayır yanıyor, fidanlar dikin, yeşillendirin cennet ülkeyi. Vallahi de billahi de daha çok takdir toplarsınız.
Memleket düşmanları ancak üst seviyede tahrikler gerçekleştirir. Bunların yaptıkları da budur. Yukarıda saydığım provokasyonların her biri ayrıca araştırılması gereken hususlardır. Kısacası, maçlar başlamadan önce malum siyasi yankesici, geçmiş tarihli ve birbiriyle alakasız videoları birleştirerek ve editleyerek tahrik provalarını sosyal medyada yaygınlaştırıp kendi tahriklerine meşruiyet arayışına girdi ve bugün de aynı şeyi yapmaya devam ediyorlar.
Bağlamından koparılmış görüntüler bugün yaşanmış gibi servis ediliyor. Yıllar önce çekilmiş bir video başka bir olayla ilişkilendirilebiliyor. Bir grubun davranışı, milyonlarca insanın davranışıymış gibi gösterilmek isteniyor. Sonra bütün bunlar birleştiriliyor ve topluma şu söyleniyor: “Bakın, tehdit büyüyor.”
İşte korku böyle üretiliyor. Önce tehdit gösteriliyor. Sonra tehdit büyütülüyor. Sonra toplum korkutuluyor. Sonra da korkuyu üreten kişi kendisini toplumun kurtarıcısı olarak sunuyor.
Korkuyu üret, sonra korkudan kendine iktidar devşir
Siyasetin en eski numaralarından biridir bu. Malum zat, “Amedspor adını değiştirsin” diyormuş. “Sorun biter” demiş. Sorun Amed adı değil. Sorun, Amed adını bir korku ve çatışma nesnesine dönüştüren zihniyettir. Amedspor’un adı değişse ne olacak? Yarın başka bir isim bulunur.
Başka bir şehir.
Başka bir takım.
Başka bir kimlik.
Çünkü sorun isim değil, korku üretme siyasetidir.
Atatürk’ü, Türk millî ve manevi değerlerini istismar ederek yaptıkları lümpenliğe siyasi meşruiyet katmaya çalışıyorlar.
Orhun yazıtları Türklük şuurudur
Bilge Kağan’dan Ziya Gökalp’e, Abdullah Cevdet’ten Mustafa Kemal’e kadar uzanan milliyetçilik, farklı düşünsel biçimlerde ele alınmış olsa da asla başkalarına etnik manada düşmanlık etmeye yeltenilmemiş.
Ayakları önüne serilen Yunan bayrağını çiğnemeyi reddetmek de etik milliyetçiliktir ve bunu da Mustafa Kemal ortaya koymuştur. Türklük bir şuurdur. Ama malum şahsın sözde milliyetçiliği şuursuzluktur.
Babasından kalan miras Türkçülük şuursuzluğudur. Bilge Kağan’ın, Sultan Sencer’in, Ziya Gökalp’in, Abdullah Cevdet’in ve Mustafa Kemal Atatürk’ün millî şuuru da ortadadır. Malum şahsın, siyasi lümpenin şuursuzluğu da ortadadır.
Türk olmak başkasından nefret etmek değildir. Kürtlerden korkmak değildir. Aleviyi tehdit görmek değildir. Ermeniyi, Rumu, Lazı, Arabı veya başka bir topluluğu düşmanlaştırmak değildir. Millî şuur, önce kendi tarihinin bütün sorumluluğunu taşıyabilmektir. Kendi toplumunun acısını başkasının acısından üstün görmemektir. Kendi kimliğini büyütmek için başkasının kimliğini küçültmemektir.
Türkçülük, Türk millî ve manevi değerlerini siyasi çıkar uğruna tüketmek değil; o değerlerin tarihsel ve ahlaki sorumluluğunu taşımaktır, Türk olabilmektir. Türkçülük, Türk toplumunun kadim anadili Türkçeyi küfür diline çevirmek değildir.
Türk bayrağını, millî sembolleri ve tarihsel değerleri toplumsal düşmanlık üretmenin araçlarına dönüştürmek değildir. Türkçülük, korku üretmek değildir. Türklük şuuru ile Türkçülük şuursuzluğu arasındaki fark tam da burada yatıyor. Biri kendi kimliğinin farkında olarak yaşıyor. Diğeri kendi kimliğini başkasının düşmanlığı üzerinden tanımlamaya çalışıyor. Biri tarih bilincidir, diğeri tarihsel hafızanın istismarıdır. Biri aidiyettir, diğeri dışlamadır. Biri şuurdur, diğeri korkudur.
Kısacası, FETÖ’nün Müslüman ve Türkçülüğü neyse, bu şahsın Türkçülüğü de öyle bir şey. Adnan Oktar’ın milliyetçiliği ve dindarlığı neyse, bu şahsınki de benzerdir. Sayın Erdoğan’ın yıllar önce Mardin’de söylediği, “Her türlü ırkçı milliyetçiliği ayaklar altına alırım” sözünü bugün yeniden hatırlamanın tam zamanıdır. Çünkü Türkiye’nin ihtiyacı olan şey korkunun milliyetçiliği değil, şuurun milliyetçiliğidir.
Malum şahsın hakkında tarafıma iletilen bir başka bilgi de, 29 Ekim öncesi Samsun’da oynanacak Samsunspor-Amedspor maçına büyük bir kumpas kurmaya çalıştığına dairdir. Bana iletilen bilginin devletin aynı bilgiye haiz olmaması mümkün değildir. Değilse de paylaşıyorum.
Bilinmelidir ki, toplum korkusundan beslenen siyaset, bir süre sonra toplumun korkusunu değil, toplumun kendisini yönetmeye başlar. İnsanları sürekli bir tehdit algısı içerisinde tutan, millî ve manevi değerleri her fırsatta siyasi bir propaganda aracına dönüştürerek istismar eden anlayış, toplumun sağduyusunu da zamanla felç eder.
İnsanlar neyin gerçek, neyin kurgu olduğunu sorgulamaktan uzaklaşır; kendilerine gösterilen düşmana karşı öfke duymaya ve korktukları ölçüde yönlendirilmeye başlarlar. İşte esas tehlike tam da burada başlıyor. Bir futbol karşılaşmasını, bir formayı, bir sloganı veya tribünde yaşanabilecek münferit bir olayı toplumun tamamına sirayet edecek bir gerilim alanına dönüştürmek, artık yalnızca spor üzerinden okunabilecek bir mesele değildir.
Esas mesele, Türkiye toplumunun zaten hassas olan fay hatlarının yeniden harekete geçirilmesi ve bunun millî değerler istismar edilerek yapılmasıdır. Bana ulaşan bilgilerin doğruluğunu peşinen hükme bağlamadığımı özellikle belirtmek isterim.
Ancak tribünlerde bir kişinin burnu kanar, sahada bir futbolcunun tırnağı kanar ve bütün bunların arkasında önceden kurgulanmış bir provokasyonun izleri ortaya çıkarsa, bunun siyasi sorumluluğunun da sorgulanması gerekir.
Çünkü böyle bir durumda sorun artık bir futbol maçında yaşananlardan ibaret değildir; toplumun hangi yöntemlerle tahrik edildiği ve hangi siyasal hesapların bu tahrikten beslendiği sorusuna dönüşür. Kendi siyasal gelecekleri açısından bunu bir “son şans” olarak görenler olabilir. Fakat Türkiye’nin millî huzuru, toplumsal barışı ve gerçek anlamda millî birliği açısından bakıldığında, bu dönem aynı zamanda toplumun bu tür oyunlara karşı ortak bir sağduyu geliştirmesi için önemli bir fırsattır.
Türkiye toplumu artık bu oyunlara gelmemelidir. Çünkü millî değerler birkaç sloganın arkasına saklanılarak istismar edilecek bir propaganda malzemesi değildir. Türk bayrağı, millî forma, millî marş, tarih ve ortak hafıza, toplumu birbirine düşürmenin değil, birbirine bağlamanın değerleridir.
Millî birlik, herkesin aynı sloganı tekrarlamasıyla değil, farklılıklarına rağmen birbirinin varlığına, onuruna ve yaşam hakkına saygı gösterebilmesiyle mümkündür. Sayın Bahçeli’nin kendisine yönelik yaptığı benzetmede kullandığı ifadelerle söylersek, “siyasi lümpen, kalpazan ve yankesici” anlayışı kadim Türkçeyi küfür diline dönüştürüyor.
Türk millî ve manevi değerlerini hunharca istismar ediyor. Sembolleri de samimiyetsiz sloganlar ve nutuklarla kullanarak toplumun millî değerleri üzerinden korku üretiyor. Oysa korku üzerinden toplumu tahrik etmek, tehlikelerin en büyüğü ve en tesirlisidir. Lacan’ın işaret ettiği gibi insan, arzuları, korkuları ve inançları üzerinden yönlendirilebilen travmatik bir varlıktır. Siyaset de tam olarak bu zaaf alanlarına yerleştiğinde, artık insanın aklına değil, korkusuna hitap etmeye başlar.
Korkularınızı yöneten siyaset, bir süre sonra yalnızca ne düşüneceğinizi değil, kimden korkacağınızı ve kime öfkeleneceğinizi de belirlemeye başlar. Bu nedenle bugün yapılması gereken, korkuya korkuyla karşılık vermek veya aynı dili yeniden üretmek değildir. Yapılması gereken, korkunun nasıl üretildiğini ve hangi siyasal amaçlarla kullanıldığını teşhir etmektir. Gerçek olan şudur, toplumun ihtiyacı yeni düşmanlar, yeni korkular ve yeni fay hatları değildir. Hepimizin ortak ihtiyacı olan şey akıl, sağduyu, hukuk, vicdan ve toplumsal barıştır. Bugün hepimizin önünde duran en temel ve gerçek mesele şudur:
Korkularımızı kimin yöneteceğine değil, korkularımızın bizi yönetmesine izin verip vermeyeceğimize karar vermek. Bir toplumun gerçek gücü, ne kadar korkutulabildiğinde değil, korkuya rağmen aklını, vicdanını ve sağduyusunu koruyabilmesindedir. Türkiye’nin bugün ihtiyacı olan şey de tam olarak budur.













