Cevat Düşün yazdı | İsyanın adı gelecek: Gençlik isyanı dünyaya ne söylüyor?

Gençlerin öfkesinin sebebi nedir? Bu soruya yanıt verebilmek için gençleri psikolojik bir kategoriye indirgeyen açıklamaların ötesine geçmek, içinde yaşadıkları ekonomik, siyasal ve toplumsal koşulları sorgulamak gerekir. Gençlerin sokağa çıkması, salt bireysel huzursuzlukların toplamı ve sonucu değildir; kimi zaman ekonomik eşitsizliklere, siyasal karar alma süreçlerinden dışlanmaya ve geleceğin giderek belirsizleşmesine yönelik örgütlü bir itirazdır.

Gençlere sürekli sorumluluk yükleyen fakat bu sorumlulukları yerine getirebilecekleri koşulları eşit biçimde sunmayan bir sistemde öfkenin toplumsal bir nitelik kazanması şaşırtıcı değildir. Eğitim, barınma, istihdam ve sosyal güvence gibi temel meseleleri bireysel başarı ya da başarısızlıkla açıklamak, yapısal sorunları görünmez kılar. İnsanların yaşam olanaklarını belirleyen ekonomik ve siyasal mekanizmaları tartışmadan gençleri sabırsızlıkla, sorumsuzlukla ya da düzene uyum sağlayamamakla suçlamak, nedenlerle sonuçları birbirine karıştırmaktır.

İsyanın adı gelecek
Cevat Düşün yazdı | İsyanın adı gelecek: Gençlik isyanı dünyaya ne söylüyor?

Fransa sokaklarında yükselen gençlik itirazını bu çerçevede değerlendirmek gerekir. Bir toplumun demokratik niteliği, sadece seçimlerle değil, yurttaşların kendilerini ilgilendiren kararlar üzerinde ne ölçüde söz sahibi olabildikleriyle de ölçülür. Gençlerin talepleri siyasal karar alma süreçlerinde karşılık bulmuyorsa sokak, temsil mekanizmalarının yetersiz kaldığı bir alana dönüşebilir. Her eylemi peşinen haklı kabul etmek gerekmez; fakat toplumsal nedenlerini araştırmadan itirazı mahkûm etmek de siyasal düşüncenin yerini peşin hükümlere bırakmasıdır.

Gençlerin öfkesi, kimi zaman henüz yaşayamadıkları bir geleceğin yasını ve muhasebesini tutmalarıdır. Beklentileriyle gerçeklik arasındaki mesafe büyüdükçe insanlar sadece hayal kırıklığı yaşamaz; kendi hayatları üzerindeki etkilerini ve karar verme güçlerini de sorgulamaya başlarlar. İnsan, içinde yaşadığı dünyanın dışında bir yerde acı çekmez; onunla kurduğu ilişkinin içinde yaralanır.

Gençlerin direnişini önemsememin nedeni, onların her davranışını peşinen doğru kabul etmem değildir. Benim için mesele, itiraz etme haklarını ve bu itirazın ardındaki toplumsal gerçekliği savunmaktır. Gençlerin gelecek beklentileri daralıyor, emeklerinin karşılığını alabileceklerine dair inançları zayıflıyor ve ekonomik eşitsizlikler hayatlarının sınırlarını belirliyorsa ortaya çıkan öfkeyi salt bireysel bir sorun olarak değerlendiremeyiz.

Gençlere susmayı, beklemeyi ve kendilerine sunulanla yetinmeyi öğütleyen bir düzen, onların itirazını neden tehdit olarak görür? İtiraz edenler sorumsuzlukla ya da toplumsal huzura tehdit oluşturmakla suçlandığında, tartışılması gereken koşullar geri plana itilir ve itirazın kendisi sorun hâline getirilir. Ancak bir davranışın toplumsal nedenlerini sorgulamak, onu koşulsuz biçimde onaylamak değildir.

Gençlerin direnişi, kapitalizmin değerler sistemine ve devlet mekanizması aracılığıyla işleyen toplumsal düzene yöneltilmiş bir itiraz olarak okunabilir. İnsanı emeğiyle, tüketim kapasitesiyle ve ekonomik verimliliğiyle ölçen bir anlayış, yaşamın anlamını piyasanın ölçütlerine indirger. Başarı, rekabet ve bireysel kazanç yüceltilirken dayanışma, eşitlik ve ortak yaşamın değerleri geri plana itilir. İnsanlara kendi hayatlarının sorumluluğunu üstlenmeleri söylenirken hayatlarını belirleyen ekonomik koşullar çoğu zaman tartışmanın dışında bırakılır.

Başarısızlığın bireysel sorumluluk sayıldığı, toplumsal ayrıcalıkların ise görünmezleştiği bir düzende yapısal sorunlar kişisel yetersizlikler gibi algılanabilir. Gençlerin öfkesi, bu çelişkilerin fark edilmesiyle siyasal bir anlam kazanır. İnsanlar kendi yetersizliklerini sorgulamakla yetinmeyip içinde bulundukları koşulları da tartışmaya başladıklarında bireysel sıkıntılar ortak bir meselenin parçasına dönüşür.

Geçmişin direnişleri, bugünün gençliği

Cevat Düşün yazdı | İsyanın adı gelecek: Gençlik isyanı dünyaya ne söylüyor?

Fransa’daki gençlerin direnişini değerlendirirken geçmiş kuşakların mücadelelerini hatırlamak gerekir. Farklı tarihsel dönemlerde yükselen itirazları birbirine bağlayan temel sorular vardır: Özgürlük ne anlama gelir, eşitlik nasıl sağlanır ve insan kendi hayatı üzerinde ne ölçüde söz sahibi olabilir?

1789 Fransız Devrimi, mutlak monarşiye, toplumsal ayrıcalıklara ve eşitsizliğe karşı yükselen önemli bir tarihsel kırılmaydı. Devrim, yurttaşlık, halk egemenliği ve hukuki eşitlik kavramlarının modern siyasal düşüncedeki yerini dönüştürdü. Elbette özgürlük ve eşitlik idealleri kendiliğinden gerçekleşmedi; devrim sürecinde şiddet, iktidar mücadeleleri ve dışlamalar da yaşandı. Yine de 1789’un mirası, siyasal iktidarın doğal ve sorgulanamaz kabul edilmesine yöneltilen güçlü bir itirazdır.

Bugünün gençleri de hakların kâğıt üzerinde bulunmasıyla yetinmeyebilir; bu hakların yaşamın gerçek koşullarında nasıl karşılık bulduğunu sorgulayabilirler. Hukuki eşitlik, ekonomik ve toplumsal eşitsizliklerin ortadan kalktığı anlamına gelmez. Bu nedenle özgürlük ve eşitlik idealleri, sadece tarih kitaplarında anılacak kavramlar değil, her kuşağın yeniden değerlendirmek zorunda kaldığı sorulardır.

Mayıs 1968’de Fransa’da öğrencilerin başlattığı eylemler, işçilerin kitlesel grevleriyle birleşerek ülkenin siyasal ve toplumsal yaşamında büyük bir sarsıntı yarattı. Üniversitelerdeki otoriter ilişkilere, çalışma hayatındaki hiyerarşilere, tüketim toplumuna ve yerleşik toplumsal normlara yönelen itirazlar, özgürlük talebinin gündelik yaşamı da kapsadığını gösterdi.

Bugünün gençleriyle 1968 kuşağı arasında birebir özdeşlik kurmak doğru olmaz ve kurmuyorum da zaten. Ekonomik yapı, çalışma koşulları ve siyasal sorunlar değişmiştir. Fakat ortak soru hâlâ geçerlidir: İnsanlar, kendilerine dayatılan toplumsal düzeni değiştirebileceklerine ne zaman inanmaya başlarlar?

Türkiye’nin yakın tarihinde Gazi Mahallesi direnişi de devlet, eşitsizlik ve toplumsal dışlanma ilişkilerini anlamak bakımından önemli bir örnektir. Mart 1995’te Gazi Mahallesi’nde kahvehanelere ve bir pastaneye yönelik silahlı saldırıların ardından başlayan protestolar, güvenlik güçleriyle yaşanan çatışmalar ve can kayıplarıyla büyüyen bir toplumsal krize dönüştü. Olaylar, adalet talebi, güvenlik güçlerinin müdahale biçimleri ve yurttaşların devlet kurumlarına duyduğu güven üzerine derin sorular doğurdu.

Keza 2013 Gezi Direnişi’ni sadece sokak çatışmalarına ve kriminalize edilen protestolara indirgemek, yaşananların toplumsal ve siyasal bağlamını eksik bırakır. İnsanlar kendilerini eşit yurttaşlar olarak görmediklerini, taleplerinin dikkate alınmadığını ve karar alma süreçlerinden dışlandıklarını düşündüklerinde, belirli bir olayın aydınlatılması isteği daha geniş bir adalet ve temsil talebine dönüşebilir. Bu açıdan toplumsal itirazı anlamak için sadece sokağa yansıyan öfkeye değil, o öfkeyi besleyen koşullara da bakmak gerekir.

İstanbul’daki üniversitelerde son haftalarda yaşanan öğrenci eylemleri de bu bağlamda değerlendirilebilir. Yemekhane ücretlerine yapılan zamlar, öğrencilerin nitelikli ve erişilebilir beslenme hakkına ilişkin talepleri, kampüslerde tacize karşı güvenli alan arayışı ve üniversite yönetimlerinin kararlarına katılım meselesi, birbirinden kopuk sorunlar değildir. Boğaziçi Üniversitesi’nde yemek ücretlerinin yükseltilmesine karşı başlayan protestoların polis ablukası ve disiplin soruşturması tehditleriyle karşılaşması, öğrencilerin sadece ekonomik koşullara değil, üniversitenin nasıl yönetildiğine de itiraz ettiğini gösteriyor.

Kampüslerde taciz ve şiddete karşı güvenli alan talep eden öğrencilerin yaşadıkları da bu tartışmanın bir parçasıdır. Üniversite, salt diploma alınan bir kurum değil; düşüncenin özgürce ifade edilebildiği, farklılıkların bir arada var olabildiği ve öğrencilerin kendi yaşamları hakkında söz sahibi olabildiği bir kamusal alan olmalıdır. Öğrencilerin taleplerine yanıt vermek yerine protestoların güvenlik meselesine indirgenmesi, üniversitenin demokratik niteliği üzerine daha geniş bir tartışmayı haliyle beraberinde getiriyor. Dolayısıyla Gezi’den bugüne uzanan toplumsal itirazları değerlendirirken, her dönemin kendine özgü koşullarını göz önünde bulundurmak gerekir. Gezi Direnişi ile günümüzdeki üniversite eylemleri özdeş değildir; talepleri, toplumsal bileşimleri ve siyasal bağlamları farklıdır. Bununla birlikte, insanların yaşamlarını doğrudan etkileyen kararlar karşısında söz sahibi olma, eşit muamele görme ve haklarını özgürce savunma talepleri arasında anlamlı bir ilişki kurulabilir. Söz konusu protestoların toplumsal anlamını kavramak, öncelikle bugünkü eylemleri doğuran koşulları ve dile getirdiği talepleri anlamayı gerektirir.

1789’un devrimci mirası, 1968’in özgürlük arayışı ve Gazi ve Gezi’de yükselen adalet talebi, birbirinden farklı tarihsel deneyimlerdir. Bunları özdeşleştirmek doğru olmaz. Fakat hepsi, kamusal otoritenin nasıl kullanıldığı ve insanların adalet beklentilerinin ne ölçüde duyulduğu üzerine düşünmeyi gerektirir. Demokratik bir toplumun niteliği, itiraz karşısında nasıl davrandığıyla da paraleldir.

Öfkeyi anlamak, geleceği sorgulamaktır

İsyanın adı gelecek
Cevat Düşün yazdı | İsyanın adı gelecek: Gençlik isyanı dünyaya ne söylüyor?

Geçmişin direnişleri, öfkenin kendiliğinden kalıcı bir toplumsal dönüşüm yaratmadığını da gösterir. İtirazın örgütlenmesi, farklı toplumsal kesimlerle ilişki kurması, taleplerini açıkça ifade etmesi ve alternatif bir yaşam anlayışı geliştirmesi önemlidir. Gençlerin itirazını ciddiye almak, onları romantik bir devrim imgesinin içine yerleştirmek değil, mücadelelerinin imkânlarını ve sınırlarını birlikte değerlendirmektir.

Gençlerden geleceği kurmaları beklenir; fakat o geleceğin nasıl olacağına karar verme hakkı çoğu zaman onların ellerinde değildir. Onlara sorumluluk yüklenirken söz hakkı tanınmaması, bağımsız olmaları istenirken bağımsızlıklarının sınırlandırılması ciddi bir çelişkidir. Bir insanın iradesini tanımadan ondan olgunluk beklemek, onu özne olarak kabul etmekten çok kendisine verilen rolü yerine getirmesini istemektir.

Özgürlük, önüne konulan seçeneklerden birini seçebilmekle sınırlı değildir. Kimi zaman seçeneklerin neden bu kadar sınırlı olduğunu sormak, kimi zaman da onları belirleyen koşulları değiştirmek için harekete geçmektir. İnsanların kendi hayatlarının öznesi olma isteği, toplumsal yaşamın en temel meselelerinden biridir.

Gençlerin haklarını savunmak için onlarla her konuda aynı düşünceleri paylaşmak zorunda değiliz. İtiraz hakkını korumak, her eylemi eleştiriden muaf tutmak da değildir. Demokratik bir yaklaşım, hem itiraz hakkını savunmayı hem de eylemlerin sonuçlarını eleştirel biçimde değerlendirmeyi gerektirir.

Fransa’daki gençlerin itirazını değerlendirirken somut taleplerini ve içinde bulundukları koşulları dikkate almak gerekir. Her toplumun kendi siyasal, ekonomik ve kültürel gerçekliği vardır. Yine de ortak bir soru bütün bu farklılıkların ötesine geçer: İnsanlar kendi hayatlarının geleceğine ilişkin umutlarını kaybettiklerinde toplum onlara ne sunuyor?

Yanıtımız sadece sabretmeleri, kurallara uymaları ve kendilerine sunulan koşulları kabullenmeleri ise gençlerden geleceği kurmalarını değil, bugünün sınırlarına uyum sağlamalarını istiyoruz demektir. Ama toplumsal değişim, normal kabul edilenin artık sorgulanmaya başlandığı bir eşikte doğar.

Gençlerin sesini bastırmak, dile getirdikleri sorunları ortadan kaldırmaz. Öfkeyi susturmakla öfkenin nedenini ortadan kaldırmak aynı şey değildir. Bir toplumun gücü, kendisine yöneltilen eleştirileri etkisizleştirmesiyle değil, bu eleştiriler karşısında kendisini ne ölçüde değiştirebildiğiyle ölçülmelidir.

Fransa’daki gençlerin direnişine bu düşünsel ve insani zeminden bakıyorum. Haklı bir itirazın varlığını kabul etmek için her davranışı onaylamak gerekmiyor. Gereken, insanın özgürlük, adalet ve onurlu bir yaşam arayışını ciddiye almaktır. Gençlerin öfkesi bize sadece onların yaşadığı sorunları değil, nasıl bir toplumda yaşamak istediğimizi de soruyor. Gençlerin isyanı, yaşadıkları adaletsizliklere karşı bir itiraz olmanın ötesinde, nasıl bir toplumda yaşamak ve nasıl bir gelecek kurmak istediklerine dair de güçlü bir sorgulamadır.

Gençlerin öfkesini mahkûm etmek, itibarsızlaştırmak, küçümsemek, etiketlemek ve kriminalize etmek kolaydır; fakat onlarda öfkeyi doğuran adaletsizlikleri değiştirmek toplumsal cesaret ister. Gençler, ahlaksız kapitalist sistemin değerlerine köleleşmiş, korkuyu kabullenerek sessizliğe gömülmüş bir toplumsal düzene ve baskının mekanizmasına dönüşen devlete itiraz ediyorlar. Onların isyanı, sadece kendi geleceklerini değil, insanı özgürlüğünden, onurundan ve hakikat arayışından uzaklaştıran düzeni sorguluyor ve protesto ediyorlar. İşte bu yüzden haykırıyorlar: “Duyun bizi!” Bu haykırış, duyulmayı bekleyen bir kuşağın sesi olduğu kadar, adaletsizlik karşısında susmayı reddedenlerin de örgütlü isyanıdır. Onların öfkesini bastırmak yerine anlamaya, seslerini kısmak yerine taleplerini dinlemeye cesaret edebiliyor muyuz?

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş