Türkiye’de uzun süredir yalnızca hayat pahalılığını konuşmuyoruz. Çalışarak geçinebilmenin, biriktirebilmenin ve geleceğe dair küçük de olsa bir güvence yaratabilmenin giderek zorlaştığı bir dönemden geçiyoruz.
Maaşlar artmıyor; artsa bile alım gücü yerinde sayıyor. Birikimler değer kaybediyor. Ev sahibi olmak giderek daha uzak bir ihtimale dönüşüyor. Emeklilik ise uzun yıllar çalışmanın sonunda ulaşılacak güvenli bir dönem olmaktan çıkıyor.
DİSK-AR’ın temmuz ayında yayımladığı İşçi Sınıfının Geçim Krizi araştırması bu tabloyu oldukça çarpıcı biçimde ortaya koyuyor. 2026’nın henüz beşinci ayında asgari ücret yoksulluk sınırının dörtte birine kadar gerilemiş durumda. Üstelik mesele yalnızca asgari ücretliler değil; çalışanların yaklaşık yüzde 35’i asgari ücretin en fazla yüzde 5 üzerinde bir ücretle çalışıyor. Emeklilik de artık ekonomik bir güvence sağlamıyor: Çalışan ya da iş arayan emeklilerin oranı yüzde 69,5’e ulaşmış durumda.
Yani mesele yalnızca hayatın pahalılaşması değil. Çalışarak geçinebilmek, biriktirebilmek ve yarını güvence altına alabilmek giderek zorlaşıyor.
Son dönemde tartıştığımız fon meselesine biraz da buradan bakmak gerekiyor. Çünkü fonlara, borsaya, kriptoya ya da kısa sürede yüksek getiri vaat eden başka araçlara yönelen herkesin hikâyesini “kolay para kazanma arzusu” ile açıklamak mümkün değil.
Maaşından artırdığı küçük bir birikimi değerlendirmeye çalışan beyaz yaka da, hem okuyup hem çalışan genç de, yılların sonunda elinde bir miktar tasarrufu kalmış emekli de aslında aynı sorunun peşinde:
Zar zor elde ettiğim üç kuruşumun değerini nasıl koruyacağım?
Bir dönem tasarruf etmek, para biriktirmek demekti. Bugün ise yalnızca biriktirmek yetmiyor; biriktirdiğiniz paranın değerini korumak için onunla ne yapacağınızı da bilmeniz gerekiyor. Hiçbir şey yapmamak ise çoğu zaman kaybetmek anlamına geliyor.
Geçim umutsuzluğu
Böyle olunca yatırım yapmak yalnızca daha çok kazanmak isteyenlerin alanı olmaktan çıkıyor. Geçinmeye, elindekini korumaya, geleceğini güvence altına almaya çalışan sıradan insanların gündelik hayatının bir parçasına dönüşüyor.
Belki de yaşadığımız hali yalnızca “geçim sıkıntısı” diye tarif etmek yetmiyor.
Buna biraz da geçim umutsuzluğu demek gerekiyor.
Geçim sıkıntısı, bugünü nasıl çıkaracağımızla ilgili. Geçim umutsuzluğu ise yarına ilişkin: Çalışsam da, biriktirsem de, kurallara uysam da hayatımı daha iyi bir yere taşıyamayacağım duygusu.
İşte “kolay para” arayışının toplumsal anlamı da burada değişiyor.
Çalışmakla kazanmak arasındaki bağ zayıfladıkça emeğe, sabra, kurallara ve nihayetinde sisteme duyduğumuz güven de aşınıyor. İnsanlar kestirme yolları yalnızca daha fazlasını istedikleri için değil, bildikleri yolların artık onları bir yere götüreceğine inanmadıkları için de aramaya başlıyor.
Ben bu hesabın çok daha sert bir haliyle bir cezaevi koğuşunda karşılaşmıştım. Siyasete değmiş pek çok fani gibi benim de hayatımda küçük bir cezaevi deneyimi oldu.
Yıllarca yoksullukla mücadele üzerine çalışmış biri olarak, cezaevinde karşılaştığım hikâyeler bana oldukça tanıdık geldi. Yoksullukla mücadele çalışmaları kapsamında ziyaret ettiğim pek çok evde cezaevindeki ablanın, annenin hikâyesini evin diğer sakinlerinden dinlemiştim. Hayat işte; bir gün geldi, hikâyelerini dinlediğim kadınlarla aynı koğuşta kalmak nasip oldu.
Bu vesileyle “fail” olarak karşınıza çıkan kadınların yaşamlarının geri planında onlarca mağduriyet hikâyesi olduğuna bir kez daha şahitlik etmiş oldum. Şiddet, erken yaşta evlilik, zayıf aile bağları ve tabii ki neredeyse her hikâyeye bir yerinden sızmış yoksulluk.
Cezaevinde koğuş arkadaşım olan, nitelikli dolandırıcılıktan hüküm giymiş genç bir kadın, insanları dolandırmak için kurduğu sistemin nasıl işlediğini anlatırken yaptığının yanlış olduğunu da saklamıyordu. Hatta sık sık, “Abla, işledik bir günah, Allah affetsin” diyordu.
Ama benim zihnime kazınan başka bir cümlesi oldu:
“Bak ablacım, dört-beş yıl yatıp çıkacağım. Bu işten üç tane ev aldım, akrabaların üstüne yaptım. Ömür boyu çalışsam bir ev alabilir miydim? Bak sen o kadar okumuşsun da ne olmuş, aynı koğuşta yatıyoruz işte.”
Bir tarafta dört-beş yıl özgürlüğünden mahrum kalmak, diğer tarafta ömür boyu çalışsa da alamayacağını düşündüğü bir ev.
Elbette bu, suçu meşrulaştıran bir hesap değil. Emeğin getirisiyle kestirme yolun getirisinin aynı terazide tartılmaya başladığı rahatsız edici bir hesap.
Ama beni asıl ilgilendiren, bu hesabın kendisinden çok onu mümkün kılan duygu.
Bir ev sahibi olabilmek, çocuğuna biraz daha güvenli bir gelecek bırakmak, yaşlandığında kendisini geçindirmeye yetmeyecek bir emekli maaşına mahkûm olmamak… Bunlar bir dönem çalışmanın, tasarruf etmenin ve zaman içinde biriktirmenin vaat ettiği şeylerdi.
Modern toplumun insanla yaptığı görünmez sözleşme de aşağı yukarı buydu:
Oku. Çalış. Biriktir. Kurallara uy. Sabret. Bunları yaparsan bugünden biraz daha iyi bir yarın kurabilirsin.
Bu vaat tabii ki herkes için eşit şekilde gerçekleşmedi. Ama geniş bir kesim için hayatın içinde defalarca sınanmış, inandırıcı bir formüldü.
Bugün aşınan şey tam da bu inandırıcılık.
Ve bu, ekonominin sınırlarını aşan bir mesele. İyi yönetim yalnızca büyüme oranları, enflasyon hedefleri ya da bütçe dengeleriyle ilgili değil. İnsanların hayatlarını öngörebilmeleriyle; kurallara uyduklarında korunacaklarına, üzerlerine düşeni yaptıklarında bunun bir karşılığı olacağına inanmalarıyla da ilgili.
Savunmasız hale geliyoruz
İşte güven duygusu tam da burada bir yönetim meselesine dönüşüyor.
OECD’nin Haziran 2026’da yayımladığı araştırmada insanların yüzde 40’ı ulusal hükümetlerine yüksek ya da orta-yüksek düzeyde güven duyduğunu söylerken, yüzde 43’ü düşük düzeyde güven duyduğunu ya da hiç güvenmediğini söylüyor.
İnsanlar yaşadıkları ülkeyi yönetenlere, kurumlara, kurallara güvenmedikçe bu aşınma gündelik hayatın içine de sızıyor. Kuruma değil tanıdığımıza, uzmana değil sosyal medyada takip ettiğimiz kişiye, denetlenmiş bilgiye değil WhatsApp grubundan gelen “kesin tüyo”ya güvenmeye başlıyoruz.
Ve elimizdekini kaybetmemeye çalışırken daha savunmasız hale geliyoruz. Savunmasız kaldıkça, normal koşullarda mesafeli duracağımız yollara daha kolay meyledebiliyoruz.
Tam da burada ekonomik sıkışmanın yalnızca cebimizi değil, tercihlerimizi de nasıl etkilediğine bakmak gerekiyor. İnsanların önündeki güvenli yollar daraldıkça, kestirme yolların cazibesi artıyor.
Bu, yoksulluğun insanı ahlaksızlaştırdığı anlamına gelmiyor elbette. Bütün yokluklara rağmen namusuyla yaşayan, çalışan, üreten, çocuğunu okutmaya uğraşan milyonlarca insan var.
Ama düzen emeğin getirisini sürekli küçültürken kestirme yolların getirisini büyütüyor; dolayısıyla doğru olanı seçmenin maliyeti de her geçen gün artıyor.
Asıl tehlike de burada başlıyor.
Mesele yalnızca yoksullaşmak değil; çalışmanın karşılık bulacağına, sabretmenin anlamlı olduğuna, kurallara uyarak da iyi bir hayat kurulabileceğine dair inancın giderek zayıflaması.
Ve dönüp yine cezaevi arkadaşımın o sorusuna geliyorum: “Ömür boyu çalışsam bir ev alabilir miydim abla?”
Elbette suçu haklı çıkaran bir cevabım o gün de yoktu. Bugün de yok.
Ama beni asıl düşündüren artık sorunun cevabı değil.
O “soru”nun giderek daha anlaşılır hale gelmesi.












