Esra Huri Bulduk yazdı: Barışın gerçek taşıyıcısı kim olacak?

Sürecin hukuki ve siyasi çerçevesi belirginleştikçe liderler daha fazla konuşuyor, kurumlar önlerindeki takvime hazırlanıyor, kamuoyu atılacak yeni adımları tartışıyor. Bütün bunlar, yıllardır güvenlik politikalarının sınırları içinde ele alınan bir meselenin siyaset ve hukuk zeminine taşınması bakımından son derece kıymetli.

Fakat süreç yeni bir aşamaya ilerlerken başka bir soru giderek önem kazanıyor: Çatışmanın doğrudan ya da dolaylı biçimde hayatına değdiği insanlar bu yeni dönemin neresinde duracak? Onların hafızaları, kaygıları ve gelecek beklentileri sürecin içine nasıl taşınacak?

Silahların nasıl bırakılacağını, hukuki düzenlemelerin hangi takvimle hayata geçirileceğini ve devlet kurumlarının nasıl hareket edeceğini siyasi aktörler belirleyebilir. Ancak barışın toplumda karşılık bulması, yalnızca liderlerin kurduğu cümlelerle mümkün değil. Çünkü çatışma, siyasi metinlerde ve güvenlik raporlarında anlatılandan çok daha derin bir alana yayıldı. İnsanların evlerine, ailelerine, geçim imkânlarına, çocuklarıyla kurdukları ilişkiye ve gelecek tasavvurlarına kadar uzandı.

Bu nedenle barışın toplumsallaşmasını konuşacaksak, önce çatışmanın gündelik hayatta bıraktığı izleri anlayabilmemiz gerekiyor.

Çatışmanın görünmeyen sosyal bilançosu

Barışın gerçek taşıyıcısı
Esra Huri Bulduk yazdı: Barışın gerçek taşıyıcısı kim olacak?

Çatışmanın bilançosu çoğu zaman hayatını kaybedenlerin, yaralananların, yerinden edilenlerin sayısı ya da çatışmaya harcanan maddi kaynakların değeri ile anlatılıyor. Oysa sayıların gösteremediği daha derin bir toplumsal hikâye var.

Evladını kaybeden ya da yıllarca ondan haber bekleyen anneler, ailesinin bakım yükünü tek başına üstlenen kadınlar, zorunlu göçün ardından başka bir şehirde hayata yeniden başlamak zorunda kalan aileler, eğitim hayatı kesintiye uğrayan çocuklar, geleceğini kendi yaşadığı yerde kuramayacağını düşünen gençler bu hikâyenin içinde.

Bir tarafta çocuğu dağa çıkan ailelerin sessizliği, diğer tarafta evladını asker ya da polis olarak kaybeden ailelerin acısı var. Çatışmanın farklı biçimlerde dokunduğu bu hayatların her biri kendi hafızasını, korkusunu ve hakikatini taşıyor. Bu deneyimler birbirinin aynısı değil; onları aynılaştırmak da birbirine karşı yarıştırmak da barışa hizmet etmiyor.

Çatışma insanları farklı biçimlerde yaraladı; bu farklı deneyimlerin ortak mirası da toplumun tamamına yayılan ve yıllar boyunca taşınan güvensizlik oldu.

Bu güvensizlik kimi zaman Kürtçe konuşurken hissedilen tedirginlikte, kimi zaman çocuğunu askere gönderen bir annenin korkusunda, kimi zaman da gençlerin siyasetten ve birlikte yaşama fikrinden uzaklaşmasında karşımıza çıkıyor.

Barışın sosyal politikayla ilişkisi tam da burada başlıyor. Çatışma yalnızca güvenlik meselesi yaratmıyor; yoksulluğu derinleştiriyor, göçü hızlandırıyor, eğitimi kesintiye uğratıyor, kadınların bakım yükünü artırıyor ve çocukların dünyasında kuşaklar boyunca taşınabilecek izler bırakıyor. Dolayısıyla barış da yalnızca silahların bırakılmasıyla tamamlanacak bir süreç değil. Aynı zamanda gündelik hayatın, toplumsal bağların ve insanların gelecek duygusunun onarılması gerekiyor.

Bu onarımın ne anlama geldiğini somutlaştırmazsak barış, toplum için uzak bir hedef olarak kalır. Yerinden edilenlerin geri dönme ya da yeni bir hayat kurma imkânı, çocukların eğitim kayıplarının telafisi, gençlerin istihdam ve gelecek seçeneklerinin genişletilmesi, kadınların taşıdığı bakım ve geçim yükünün hafifletilmesi, çatışmanın bıraktığı travmayla baş etmeyi mümkün kılacak psikososyal destek mekanizmaları barış politikasının asli parçalarıdır. İnsanların gündelik hayatında karşılığı olmayan bir barış, siyasi olarak ilan edilse bile toplumsal olarak tamamlanmış sayılmaz. Bu nedenle sosyal politika, sürecin sonunda devreye girecek bir telafi aracı değil; barışın başından itibaren nasıl kurulacağını belirleyen temel alanlardan biri olmalıdır.

İnsanlara söz vermekle onları özne kılmak arasındaki fark

Bu aşamada yapılabilecek en büyük hata, çatışmadan etkilenen insanları yalnızca acı hikâyelerinin taşıyıcısı olarak görmek olur. Toplumun önüne birkaç güçlü tanıklık çıkarmak, duygusal karşılaşmalar düzenlemek ya da mağduriyetleri görünür kılan kampanyalar yapmak kuşkusuz önemlidir. Fakat bunlar tek başına insanların sürece katıldığı anlamına gelmez.

Asıl mesele, çatışmadan etkilenen insanların deneyimlerini yalnızca dinlemek değil; onların sözünü siyasi kararların ve kamusal tartışmanın kurucu unsurlarından biri hâline getirmek.

Üstelik insanların söyleyecekleri yalnızca geçmişte yaşadıkları acılardan ibaret değil. Adalet beklentilerini, birlikte yaşamaktan ne anladıklarını, hangi güvencelere ihtiyaç duyduklarını ve çocukları için nasıl bir gelecek hayal ettiklerini de duymamız gerekiyor. Onları geçmişin mağdurları olarak dinlemekle geleceğin kurucu özneleri olarak kabul etmek arasında önemli bir fark var.

Barış ancak ikinci yaklaşım benimsendiğinde toplumsal bir nitelik kazanabilir.

Siyasetin görevi temsil etmek kadar dinlemek

Siyasi aktörlerin sorumluluğu, toplumdaki farklı deneyimleri kendi söylemlerinin içine yerleştirerek onlar adına konuşmakla sınırlı kalmamalı. Asıl ihtiyaç, bu deneyimlerin karar süreçlerini doğrudan etkileyebileceği kalıcı mekanizmalar kurmak.

Meclis ve siyasi partiler, kadınların, gençlerin, çatışmadan doğrudan etkilenen ailelerin, yerinden edilenlerin ve farklı toplumsal kesimlerin düzenli biçimde katılacağı danışma ve izleme mekanizmaları kurabilir. Yerel ve tematik meclisler aracılığıyla bu kesimler yalnızca yaşadıklarını anlatmakla kalmaz; ihtiyaçları belirler, çözüm önerileri geliştirir, uygulamaları izler ve sürecin yönüne doğrudan katkı sunar. Böylece katılım, birkaç temsili buluşmanın ötesine geçerek karar alma düzeninin bir parçasına dönüşür.

Katılım, insanların yalnızca dinlendiği değil, ürettikleri bilginin ve önerilerin kararları etkilediği ölçüde anlam kazanır.

Siyaset, toplumu yalnızca barışın gerekliliğine ikna etmeye çalışırsa insanları yine sürecin izleyicisi olarak bırakır. Oysa bugün ihtiyaç duyulan, toplumdan onay almak değil; toplumun bilgi, deneyim ve talepleriyle süreci birlikte kurabilmek.

Sivil toplum sürecin dekoru değil, taşıyıcı zemini olmalı

Sivil toplumun rolü de birkaç büyük toplantı düzenlemek ya da siyasi kararlar alındıktan sonra bunları topluma anlatmakla sınırlandırılmamalı. Sivil toplum, birbirini uzun zamandır duymayan kesimler arasında güvenli karşılaşmalar kurabilecek en önemli alanlardan biri.

Kadın örgütleri, gençlik yapıları, meslek kuruluşları, barolar, sendikalar, hak örgütleri, yerel dernekler, üniversiteler ve belediyeler farklı toplumsal deneyimlere ulaşabilecek güçlü bir birikime sahip. Bu yapılar aracılığıyla yerel dinleme buluşmaları, kadın ve gençlik meclisleri, hafıza çalışmaları ve toplumsal onarım programları oluşturulabilir.

Bu çalışmaların Ankara’da tasarlanmış tek bir modele dayanmaması da önemli. Diyarbakır’ın, Hakkâri’nin, Mersin’in, İstanbul’un ya da bir sınır ilçesinin taşıdığı hafıza ve ihtiyaçlar aynı değil. Yerel kurumların ve bölgede güven ilişkisi kurmuş yapıların sürece katılması, hem kimin henüz duyulmadığını görmeyi hem de çözüm araçlarını yerelin gerçekliğine göre kurmayı sağlayabilir.

Fakat bunun için sivil toplumun sürece sonradan eklenen bir iletişim kanalı olarak değil, en başından itibaren kararların oluşumuna katılan bağımsız bir aktör olarak kabul edilmesi gerekiyor. Sivil toplumdan yalnızca süreci desteklemesi beklenmemeli; itirazlarına, uyarılarına ve toplumdan taşıdığı zor sorulara da alan açılmalı.

Çünkü toplumsal güven, herkesin aynı şeyi söylemesiyle değil, farklı hakikatlerin birbirini bastırmadan aynı kamusal alanda var olabilmesiyle kurulabilir.

Barışın toplumsal sesi

Türkiye bugün çatışmayı sona erdirebilecek önemli bir siyasi imkâna sahip. Bu imkânın kalıcı bir barışa dönüşmesi ise sürecin yalnızca devletin, örgütün ve siyasi liderlerin meselesi olmaktan çıkmasına bağlı.

Liderler barışın yönünü gösterebilir, siyaset gerekli hukuki zemini kurabilir, kurumlar silahsızlanmanın mekanizmalarını işletebilir. Fakat barışın gerçek toplumsal sesi, hayatı çatışmayla değişen insanların kendi deneyimlerini, kaygılarını ve gelecek taleplerini özgürce ifade edebildiği yerde yükselecek.

Bu nedenle önümüzdeki aşamanın temel sorusu yalnızca “Topluma barışı nasıl anlatacağız?” olmamalı. Belki de önce şu soruyu sormalıyız: Barışı kalıcı şekilde inşa etmek için toplumu nasıl dinleyeceğiz?

Çünkü toplum, kendisine anlatılan bir sürecin destekçisi olabilir; ancak kendi sözüne, deneyimine ve geleceğine yer açılırsa barışın gerçek taşıyıcısına dönüşür.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş