Nur Mehmet Güler yazdı | İoanna Kuçuradi: Etik bir politik toplum mümkün mü?

İoanna Kuçuradi’yi kaybettik. Türkiye’nin yetiştirdiği en önemli filozoflardan biri olan Kuçuradi, 2 Ekim’de, 90’ıncı yaş gününe iki gün kala hayatını kaybetti. Ardında kitaplar, öğrenciler, önemli bir akademik miras bıraktı. Ve elbette insan, değer, etik, özgürlük ve insan hakları üzerine yıllarca sorduğu sorular…

Belki de Kuçuradi’yi bugün yaşadığımız koşullarda yeniden yeniden okumak gerekiyor. Çünkü yatırım fonları etrafında ortaya çıkan büyük soygunun ve manipülasyon iddialarının, kolay kazanç arzusunun, liyakat tartışmalarının, haksız zenginleşmenin kamusal ve toplumsal bir korku ve güven krizine dönüştüğü günümüzde Kuçuradi’nin hayatı boyunca üzerinde durduğu “değer”, “doğru değerlendirme”, “etik” ve “insanın değeri” kavramları hiç olmadığı kadar önem kazanıyor.

İoanna Kuçuradi: Etik bir politik toplum mümkün mü?
İoanna Kuçuradi: Etik bir politik toplum mümkün mü?

Kuçuradi 1936’da İstanbul’da doğdu. İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümünü bitirdi, Takiyettin Mengüşoğlu’nun öğrencisi oldu, Hacettepe Üniversitesi Felsefe Bölümünü kurdu ve uzun yıllar burada çalıştı. “Nietzsche ve İnsan”, “Schopenhauer ve İnsan”, “İnsan ve Değerleri”, “Etik”, “Uludağ Konuşmaları”, “Çağın Olayları Arasında” ve tabii insan hakları üzerine yaptığı sayısız çalışmayla Türkiye’de akademik felsefenin, etik ve insan hakları düşüncesinin en önemli isimlerinden biri oldu.

Kuçuradi’yi bugün önemli kılan şey biyografisinden çok sorduğu sorulardır sanırım. İnsan nedir? İnsanın değeri nedir? Bir insanı neye göre değerlendiriyoruz? Bir eylemin doğru veya yanlış olduğuna nasıl karar veriyoruz? Değer dediğimiz şey ile toplumların, kültürlerin ve insanların sahip olduğu değer yargıları aynı şey midir? Ve bütün bunların hukukla, siyasetle, insan haklarıyla ve birlikte yaşamakla ilişkisini nasıl kuruyoruz?

Kuçuradi’nin felsefesinin önemli kavşaklarından biri değer ile değer yargısı arasında yaptığı ayrımdır. Çünkü çoğu zaman içinde yetiştiğimiz toplumdan, aileden, inançlardan, siyasal çevreden ve kültürden öğrendiğimiz yargıları değişmez doğrular olarak kabul ediyor, insanı da bu hazır yargılar üzerinden değerlendiriyoruz. Kuçuradi insanı kimliği, aidiyeti veya kendisi hakkında söyledikleri üzerinden değil, yaptıkları ve ortaya koydukları üzerinden değerlendiriyor. Kendi ifadesiyle, “Bir kişiyi ele veren değer yargıları değil değerlemeleridir; fiilen yaptıkları, ortaya koydukları, yaşadıklarıdır.”

Oysa her gün söylem ve eylem arasındaki tutarsızlık örneklerinin bir yenisiyle karşılaşıyoruz. Dürüstlük timsali kesilen siyasetçilerin karıştığı soygun olaylarını, adalet ve hukuk kavramlarını dilinden düşürmeyen ama onları paçavraya çeviren yöneticileri şaşkınlıkla izliyoruz.

Hâliyle Kuçuradi’nin yaptığı bu ayrım dönüp dönüp üzerinde düşünmemiz gereken can alıcı konu. Bir insan kendisini dürüst olarak tanımlayabilir, adaletten söz edebilir, insan haklarını savunduğunu söyleyebilir, dindar, demokrat, sosyalist, milliyetçi veya liberal olduğunu ifade edebilir. Bunlar insanların kendileri hakkında söylediği şeylerdir. Oysa insanı asıl değerlendirmemizi sağlayan sahip olduğu gücü nasıl kullandığı, kendi çıkarıyla başkasının hakkı karşı karşıya geldiğinde ne yaptığı, başka insanlarla nasıl ilişki kurduğu ve hayatı boyunca hangi değerleri gerçekten koruyup hangilerini harcadığıdır. Yani pratiği ve eylemidir aynası.

Kuçuradi’nin felsefesi bizi bu konuda söylenen değerlerden yaşanan değerlere, hayatın kendisine götürüyor.

Etik ile ahlak arasındaki ayrım burada önem kazanıyor. Esasında etik bireyin toplumsal değerlerle bütünleşirken kendi istenci ile bir karakter inşa etmesi anlamına geliyor. Ahlak ise bireyin uymak zorunda kaldığı toplumsal değerlerin toplamı olarak ifade edilebilir. Her toplumun ahlak anlayışı, gelenekleri, kabulleri ve neyin doğru ya da yanlış olduğuna ilişkin değer yargıları var. Bunlar toplumdan topluma ve dönemden döneme değişebilir. Bir davranışın toplum tarafından kabul edilmesi onun etik olarak doğru olduğu anlamına gelmiyor. Tarih boyunca toplumların normal kabul ettiği pek çok davranışın daha sonra ağır haksızlıklar ve insan hakkı ihlalleri olduğuna da tanık olduk. Etik düşünce yerleşik değer yargılarını tekrarlamak yerine onları sorgulamak ve insanın değerini koruyup korumadıklarına bakarak benimsemektir.

Bu nedenle Kuçuradi’nin insan hakları çalışmalarını değer felsefesinden ayrı ele alamayız. İnsan hakları onun düşüncesinde sadece devletlerin vatandaşlarına tanıdığı hukuki haklardan ibaret değil. Arkalarında her zaman insanın değeri var. Onda insan hakları aynı zamanda insanların birbirlerine nasıl davranmaları gerektiğine ilişkin etik bir ölçü oluşturur. Hukukun varlığı önemlidir ama tek başına yeterli değildir. Yasaları insanlar uygular, kurumları insanlar işletir, kararları insanlar verir. Bir toplumda hukuk ile insanın değeri arasındaki ilişki koptuğunda yasalar varlığını sürdürse bile adalet duygusu zayıflamaya başlar.

İoanna Kuçuradi: Etik bir politik toplum mümkün mü?
İoanna Kuçuradi: Etik bir politik toplum mümkün mü?

Buradan güven meselesine geçebiliriz.

Kuçuradi’nin etik düşüncesinde dürüstlük, adalet, saygı ve güven önemli bir yere sahiptir. Güven sadece iki insan arasındaki ilişkinin konusu değil. Ekonominin de hukukun da siyasetin de devletin de güvene ihtiyacı var. Mesela insanlar birbirlerine güvenmeden sağlıklı ekonomik ilişkiler kuramaz. Vatandaşlar hukuka güvenmediğinde adalet duygusu giderek zayıflar ve kaybolur. Yatırımcı piyasaya güvenmediğinde parasını sisteme emanet etmek istemez. İnsan kamu kurumlarının herkese aynı kuralları uyguladığına inanmadığında devletle kurduğu ilişki değişir. Bu nedenle güven, etik olduğu kadar politik bir meseledir.

Şu anda bunun çok ötesinde şeyler yaşanıyor diyebilirsiniz ve haklısınız.

Bugün karşı karşıya bulunduğumuz sorunlardan biri de giderek büyüyen bu güven kaybıdır. Son dönemde yatırım fonları etrafında ortaya çıkan kriz bunun en çarpıcı örneklerinden biridir. Bazı fonların tasfiye sürecine alınması, yatırımcıların büyük kayıplarla karşılaşması ve piyasa manipülasyonu iddiaları daha şimdiden yüz binlerce insanı ilgilendiren bir güven problemine dönüştü. Devam eden soruşturmalar hakkında hukuki hüküm vermek doğru değil denebilir. Evet, kimin hangi eylemden sorumlu olduğuna yargı karar verecektir. Fakat felsefenin sorusu bundan farklıdır.

Bir toplumda bu kadar kısa sürede olağanüstü kazanç elde etmek neden bu kadar güçlü bir arzuya dönüşür?

Kazancın nasıl elde edildiğinden çok ne kadar olduğu neden önemli hâle gelir?

İnsan neden değerini giderek sahip oldukları üzerinden göstermeye ihtiyaç duyar?

Para kazanmak, zengin olmak, başarılı olmak veya güç sahibi olmak kendi başına etik bir problem değil elbette. Sorun bunların nasıl elde edildiğidir. Etik tam olarak “nasıl?” sorusunun başladığı yerde ortaya çıkar.

Nasıl kazandın, nasıl yükseltildin, nasıl zengin oldun, nasıl yönettin, sahip olduğun gücü nasıl kullandın?

İşte üzerinde ciddiyetle düşünmemiz gereken meselelerden biri bu “nasıl?” sorusunun neden giderek önemini kaybettiğidir. Çünkü bir toplumda kısa sürede zenginleşmek, zenginliğin nasıl elde edildiğinden bağımsız biçimde başarı olarak görülmeye başladığında sadece ekonomik değil, etik bir problem ortaya çıkar. Para itibara, itibar güce, güç yeni ekonomik imkânlara dönüşür. Bir süre sonra insanın değeri ile sahip olduklarının değeri birbirine karışmaya başlar.

“Modern insanın” kendi değerini kanıtlama biçimi kökten değişime uğramıştır. Yaşanan radikal bir bozulma ve dejenerasyondur. Zenginliğin, gücün ve itibarın ekrandaki karşılığı, insanı yeni bir varoluş krizine sürüklüyor. Güney Koreli düşünür Byung-Chul Han, modern toplumu bir “performans toplumu” olarak tanımlarken bu durumun insan ruhunda yarattığı hasara dikkat çekiyor. Kapitalist modernite bireye özgür olduğu illüzyonunu verirken, onu daha başarılı olmak, daha fazla tükettiğini göstermek ve sürekli vitrinde kalmak için kendi kendisinin sömürgecisi hâline getiriyor. İnsanın ne olduğu veya hangi etik değerleri koruduğu giderek önemini kaybediyor; bunun yerine ne kadar görünür olduğu, nasıl bir imaj sergilediği öne çıkıyor. Görünenin değerinin insanın değerinin önüne geçtiği bu yeni kültürde, iyilik yapmak veya başarılı olmak bile kendi başına bir amaç olmaktan çıkarak, toplumsal bir takdir toplama aracına, yani bir içerik üretme pratiğine dönüşüyor maalesef.

Kolay kazanç ve mutlak görünürlük kültürünün tehlikesi burada ortaya çıkıyor. İnsanlar çalışarak, bilgiyle ve emekle yükselenin değil, ilişkilerle, güçle, imajla veya kuralları aşarak yükselenin kazandığını düşünmeye başladığında bunun sonuçları sadece ekonomik olmanın ötesine geçer. Çalışmanın, bilginin, liyakatin ve dürüstlüğün değeri aşınır. Sonunda güven de aşınmaya başlar.

Buna doğrudan “toplum ahlaken çöktü” demek kolaydır. Fakat Kuçuradi’nin kavramlarıyla düşündüğümüzde sorgulanması gereken genel bir değer yargısıdır. Esasında toplumun hangi davranışları ödüllendirdiğine bakmamız gerekiyor. Dürüst davranan sürekli kaybediyor, kuralları aşan kazanıyor, liyakat yerine yakınlık sonuç veriyor, emekten çok ilişki zenginleştiriyor ve nasıl elde edildiğine bakılmaksızın servet toplumsal itibar sağlıyorsa meseleyi artık tek tek insanların ahlakıyla açıklayamayız. Sorun kurumsal ve politik bir nitelik kazanmaya başlamış demektir.

Ortada dört başı mamur bir sistem var yani.

Kuçuradi’nin 1980’lerin başında yayımladığı bir yazının başlığı bugün ifade etmesi bakımından ne kadar çarpıcı: “Ahlâksal Politika: Bir Olanak mı, Yoksa Çelişmeli Bir Deyim mi?”

Aradan kırk yılı aşkın süre geçti ama soru kırk yıl öncesinden daha güncel.

Peki etik bir politik toplum mümkün müdür?

Etik politik toplum ile herkesin aynı ahlak anlayışına sahip olduğu bir toplumu kastetmiyoruz elbette. Demokratik toplum zaten farklı hayat biçimlerinin, inançların, kimliklerin ve düşüncelerin birlikte yaşayabilmesini gerektirir. Etik politik toplum, bütün bu farklılıkların üzerinde insanın değerinin korunabildiği bir ortak yaşam düzeni olarak tahayyül edilebilir. Gücün haklılığın ölçüsü olmadığı, hukukun kişiye göre değişmediği, kamusal makamın kişisel zenginleşme aracına dönüşmediği, liyakatin yakınlıktan daha önemsiz görülmediği, insanların birbirlerine ve kurumlara güvenebildikleri bir toplum.

Görüyoruz ki güven kaybolduğunda insanlar haklarına değil ilişkilerine güvenmeye başlıyor. Tanıdık, aracı, siyasi bağlantı arıyor, güçlü bir çevreye yaklaşmaya çalışıyor. Kurumların yerini kişisel ilişkiler, hakkın yerini ayrıcalık almaya başladığında yozlaşma artık tek tek insanların davranışı olmaktan çıkar ve toplumsal bir ilişki biçimine dönüşür.

Sanırım bu ahlaki çürümenin en tehlikeli aşamasının başlangıcı olarak tanımlanabilir.

Problemin kendisinden daha tehlikeli olan haksız kazancın varlığı değil. İnsanların haksız kazanç olmadan kazanamayacaklarını düşünmeye başlamalarıdır.

Korkulması gereken boyut yolsuzluğun artık neredeyse kimseyi şaşırtmaması, gençlerin liyakatle bir yere gelebileceklerine inanmamaları, zenginliğin nasıl elde edildiği sorusunun toplumsal önemini kaybetmesi, insanların güvenilecek hiçbir kurum bulunmadığına inanmaya başlamaları ve sahiciliğin artık kimseye inandırıcı gelmemesidir.

Kuçuradi’nin ardından onu bize bıraktığı şu soruyu yeniden sorarak alalım: Nasıl bir toplum olmak istiyoruz? Daha da önemlisi, bu toplumu kurarken neyi koruyacağız, neyi harcayacağız?

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş