- Ercan Jan Aktaş yazdı | Süreç 101 (A): Masa
- Ercan Jan Aktaş yazdı | Süreç 101 (B): Türkiye’de demilitarizasyon
Süreç başladığından bu yana iki yıl geride kaldı. Onlarca yıldır Kürt meselesi, çatışma çözümü ve toplumsal barış üzerine çalışanlar, Ekim 2024’ten bu yana çalışmalarını yeniden ve daha yoğun bir biçimde sürdürmeye devam ediyorlar. Aslında bugün yürütülen tartışmaların önemli bir kısmı yeni değil. Türkiye, özellikle 2009’daki açılım tartışmalarından başlayarak 2013–2015 Çözüm Süreci’ne uzanan dönemde, Kürt meselesinin çatışma dışı yollarla çözümü ve toplumsal barışın inşası konusunda önemli bir deneyim biriktirdi. O dönemde yalnızca siyasal aktörler değil; sivil toplum örgütleri, akademisyenler, hukukçular, sendikalar, barolar, meslek örgütleri ve yerel yönetimler de sürecin farklı boyutları üzerine düşünmeye ve tartışmaya çalıştı.
Bu dönemin en önemli özelliklerinden biri, barış meselesinin yalnızca Ankara’daki siyasal aktörlerin ya da İmralı-Kandil-Ankara hattındaki görüşmelerin konusu olmaktan çıkarılıp toplumun farklı kesimlerinde tartışılmaya başlanmasıydı. Örneğin 2013 yılında İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde düzenlenen “Çatışmadan Toplumsal Barışa, Kürt Meselesi ve Çözüm Önerileri” konferansında çatışma çözümü, barış inşası ve kolektif haklar akademik bir çerçevede ele alınmıştı.
2015 yılının Şubat ayında ise Barış Meclisi, sürecin ikinci yılında “Çözüme Doğru” başlıklı geniş katılımlı bir konferans düzenleyerek çözüm sürecini geçmişi ve geleceğiyle farklı boyutları üzerinden tartışmaya açmıştı. Bilgi Üniversitesi’ndeki ‘Çatışmadan Toplumsal Barışa, Kürt Meselesi ve Çözüm Önerileri’ başlıklı konferansın alt başlıkları; “çatışma çözümü”, “barış inşası” ve “kolektif haklar”dı. Barış Meclisi’nin konferans sonrasında basınla paylaştığı ‘Barış Meclisi’nden Çözüm Süreci Raporu’nda da “Barış Sürecine Giden Yol”, “Barış Süreci: Müzakereler ve Hukuk”, “Toplumsal Barış ve Barış Sürecinin Toplumsallaşması”, “Barış Sürecinde İnsani Güvenlik” ve “Geçmişle Yüzleşme ve Barış Süreci” başlıklarını görüyoruz.
Benzer biçimde, o yıllarda sivil toplum kuruluşları kendi alanlarından sürece müdahil olmaya, raporlar hazırlamaya, toplantılar ve çalıştaylar düzenlemeye çalıştılar. Hukuk örgütleri Kürt meselesinin hukuki boyutunu ve hak ihlallerini tartışırken, sendikalar emek ve barış ilişkisini, akademik çevreler çatışma çözümü ve müzakere modellerini, yerel yönetimler ise yerelden barışın nasıl kurulabileceğini gündeme taşıdı. Bu birikimin bugün açısından önemli olmasının nedeni, yalnızca geçmişte nelerin yapıldığını göstermesi değil; aynı zamanda nelerin eksik kaldığını da ortaya koymasıdır. Nitekim daha sonra Akademisyen Cuma Çiçek tarafından hazırlanan “2013–2015 Çözüm Süreci’nde Sivil Toplum Kuruluşları” çalışması, o dönemde faaliyet yürüten sivil toplum kurumlarının deneyimlerini, kapasitelerini ve eksikliklerini kapsamlı biçimde değerlendirdi. Çalışmanın temel sorularından biri de yeni bir müzakere ve uzlaşı sürecinde sivil toplumun ne yapabileceğiydi.
Dolayısıyla bugün yeniden “süreç” dediğimizde aslında sıfırdan başlamıyorduk. Elimizde yalnızca 2013–2015 döneminin siyasal hafızası değil, aynı zamanda o dönemde üretilmiş raporlar, konferanslar, tanıklıklar, hukuk tartışmaları, akademik çalışmalar ve sivil toplum deneyimleri bulunuyor. Daha da önemlisi, 2013–2015 deneyiminin nasıl başarısızlığa uğradığına ilişkin ciddi bir muhasebe de yapıldı. Barış Vakfı’nın sonraki çalışmalarında da bu deneyimin, yeni bir çözüm ve barış arayışı açısından öğrenilmesi gereken önemli dersler barındırdığı özellikle vurgulandı.
Demokratik kurum ve yapılar dışında devlet de farklı ülkelerin çatışma çözümü deneyimlerini inceledi. Bu kapsamda yapılan çalışmalara baktığımızda, devletin de çatışmaların yalnızca güvenlik ve askerî yöntemlerle çözülemeyeceğinin farkında olduğunu gösteren önemli bir literatür ve araştırma birikimiyle karşılaşıyoruz. Özellikle 2013–2015 döneminde Türkiye Büyük Millet Meclisi bünyesinde yapılan çalışmalar, Kuzey İrlanda, Güney Afrika, Kolombiya, Endonezya, Nepal, El Salvador, Guatemala, Sierra Leone, Sudan, Burundi ve Açe gibi farklı çatışma deneyimlerini karşılaştırmalı olarak ele aldı. TBMM’nin ilgili raporunda, Kuzey İrlanda’da müzakere yoluyla yürütülen süreçten Kolombiya’daki görüşmelere, Güney Afrika’daki uzlaşma deneyiminden Endonezya’daki Açe modeline kadar farklı örnekler incelendi; her ülkenin kendi tarihsel ve siyasal koşullarına göre farklı yöntemler geliştirdiği özellikle vurgulandı.
Bu açıdan bakıldığında devletin elinde de aslında önemli bir çatışma çözümü hafızası bulunuyor. Nitekim sonraki yıllarda TBMM tutanaklarında da Kuzey İrlanda, Güney Afrika, Kolombiya ve Filipinler gibi örneklerin yeniden tartışıldığını görüyoruz. Özellikle Filipinler’de Moro İslami Kurtuluş Cephesi ile yürütülen süreç, Türkiye’nin de kolaylaştırıcı olarak rol aldığı bir deneyim olması bakımından ayrıca önem taşıyor.
Dolayısıyla Türkiye’de bugün yeniden konuşulan mesele, devlet açısından da bütünüyle bilinmeyen bir alan değil. Tam tersine, farklı ülkelerin deneyimleri, müzakerenin nasıl yürütülebileceğinden silahsızlanmaya, anayasal düzenlemelerden yerelleşmeye, geçmişle yüzleşmeden toplumsal barışın inşasına kadar çok sayıda başlık üzerinden yıllardır inceleniyor.

Çatışma çözümü deneyimleri
Ancak burada kritik bir ayrım ortaya çıkıyor: Bir çatışma çözümü modelini incelemek ile onun gerektirdiği siyasal ve toplumsal dönüşümü gerçekleştirmek aynı şey değildir.
Dünyadaki örnekleri bilmek, barışın hangi koşullarda kalıcı hale gelebildiğini görmek açısından önemli bir başlangıçtır; fakat bu bilgiyi Türkiye’nin kendi tarihsel deneyimiyle yüzleştirmek ve somut demokratik dönüşümlere dönüştürmek çok daha zor bir aşamadır. Çünkü Güney Afrika örneğinde geçmişle yüzleşme ve hakikat mekanizmaları, Kuzey İrlanda’da siyasal müzakere ve anayasal düzenlemeler, Filipinler’de üçüncü tarafların ve kolaylaştırıcıların rolü gibi unsurlar yalnızca teknik çözüm araçları değildi; aynı zamanda çatışmayı üreten siyasal ilişkilerin yeniden düzenlenmesinin parçalarıydı. Türkiye açısından asıl mesele de tam burada başlıyor: Devlet bütün bu deneyimleri yıllar boyunca incelemiş, farklı ülkelerin çatışma çözümü modellerini raporlaştırmış ve bunların hangi koşullarda sonuç verdiğini tartışmış olmasına rağmen, bugün önümüzde duran süreçte bunların gerektirdiği siyasal dönüşüm konusunda henüz aynı açıklıkta bir yaklaşım ortaya çıkmış değil.
Bunun yerine, giderek kendine özgü bir “Türk tipi” çözüm modeli arayışının öne çıktığı görülüyor. Oysa çatışma çözümünde mesele, dünyadaki modellerden birini olduğu gibi Türkiye’ye taşımak değil; bu deneyimlerin ortak derslerini kendi tarihsel gerçekliğimizle buluşturabilmektir.
Tam da bu nedenle bugün “diyalog” ile “müzakere” arasındaki fark üzerinde durmak gerekiyor. Diyalog, tarafların birbirini dinlemesini ve birbirinin varlığını kabul etmesini mümkün kılabilir; ancak müzakere, bu karşılaşmanın siyasal sonuçlara ve karşılıklı yükümlülüklere dönüşmesini gerektirir.
Bugünkü tabloda ise diyalog kanallarının açıldığı, ancak bunun henüz kapsamlı bir müzakere zeminine dönüşmediği yönünde ciddi bir tartışma bulunuyor. Özellikle iktidar kanadının kullandığı siyasal dilin ağırlık merkezine baktığımızda, sürecin demokrasi, özgürlükler, eşit yurttaşlık, hukuk ve toplumsal barış boyutlarından çok “Terörsüz Türkiye” kavramı etrafında tanımlandığını görüyoruz. Erdoğan ve Bahçeli’nin söylemlerinde güvenlik ve terörün sona erdirilmesi vurgusu belirginliğini korurken, 27 Şubat 2025’te Abdullah Öcalan tarafından yapılan “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı” ise meseleyi daha geniş bir siyasal ve toplumsal dönüşüm çerçevesine yerleştirdi.
Burada ortaya çıkan fark yalnızca iki farklı siyasi söylem arasındaki bir tercih meselesi değildir. Asıl mesele, barışın nasıl tanımlandığıdır. Eğer barış, yalnızca silahların ortadan kalkması ve şiddetin sona ermesi olarak tarif edilirse, devlet açısından hedef büyük ölçüde güvenlik sorununun çözülmesine indirgenebilir.
Oysa barış, demokratik toplumun kurulmasıyla birlikte ele alındığında soru değişir: Kürt meselesinin demokratik çözümü nasıl sağlanacak? Yurttaşlık ilişkisi nasıl yeniden tanımlanacak? Siyasal katılımın önündeki engeller nasıl kaldırılacak? Yerel yönetimler ve merkezi iktidar arasındaki ilişki nasıl düzenlenecek? İfade, örgütlenme ve siyasal temsil özgürlükleri nasıl güvence altına alınacak? Geçmişte yaşanan ağır hak ihlalleri ve toplumsal travmalarla nasıl yüzleşilecek? Dolayısıyla “Terörsüz Türkiye” bir güvenlik hedefini ifade ederken, “Barış ve Demokratik Toplum” formülasyonu çok daha geniş bir siyasal dönüşüm ufkuna işaret ediyor. Bu iki kavram arasındaki mesafe, aslında bugün sürecin önündeki temel tartışma alanlarından birini oluşturuyor.
Tam da burada devletin yıllardır yaptığı çatışma çözümü çalışmalarının gerçek sınavı başlıyor. Dünyadaki örnekleri incelemek, raporlar hazırlamak ve farklı modelleri bilmek elbette değerlidir. Fakat bütün bu bilgi, siyasal hayatın dönüşümüne dokunmadığı sürece bir arşiv bilgisi olarak kalma riski taşır. Türkiye’nin ihtiyacı yeni bir “model” icat etmekten çok, kendi geçmişiyle yüzleşebilen, çatışmanın nedenlerini yalnızca güvenlik başlığı altında değil siyasal, hukuki ve toplumsal boyutlarıyla ele alabilen bir çözüm iradesidir. Çünkü barışın kalıcılığı, devletin çatışmayı ne kadar iyi sonlandırdığı kadar, çatışma sonrasında nasıl bir toplum kurmayı göze aldığıyla da ölçülecektir.
Peki toplumsal barış dediğimiz şey somut olarak nerede başlar?
Belki de en zor soru tam olarak budur. Çünkü toplumsal barış, yalnızca İmralı’da kurulan bir masada, Meclis’te yapılacak bir yasal düzenlemede ya da tarafların imzalayacağı bir metinde başlamaz. Bunların hepsi önemlidir; ancak barışın toplumdaki gerçek karşılığı çok daha gündelik ve somut alanlarda ortaya çıkar.
Bir çocuğun kendi anadilini korkmadan konuşabilmesinde, bir annenin kaybettiği çocuğunun akıbetini sormaktan çekinmemesinde, bir yurttaşın kimliği nedeniyle ayrımcılığa uğramayacağını bilmesinde, bir belediyenin merkezi idarenin baskısı altında olmadan kendi kentinin ihtiyaçlarına göre hizmet üretebilmesinde, bir gazetecinin siyasal görüşü nedeniyle tutuklanma korkusu yaşamadan yazabilmesinde başlar. Başka bir ifadeyle toplumsal barış, devlet ile toplum arasındaki ilişkinin niteliğinde görünür hale gelir.
Bu nedenle barışı yalnızca silahlı çatışmanın sona ermesi üzerinden tarif etmek, meselenin önemli bir bölümünü dışarıda bırakır. Eğer Kürtçe konuşmak, Kürtçe eğitim talep etmek, Kürt kimliğini kamusal alanda görünür kılmak ya da Kürt meselesine ilişkin farklı bir siyasal görüşü savunmak hâlâ güvenlik perspektifiyle ele alınıyorsa, silahların susması tek başına toplumsal barışın kurulduğu anlamına gelmez.
Aynı şekilde siyasal partilerin faaliyetlerinin engellenmesi, seçilmiş yerel yöneticilerin yerine merkezi idare tarafından kayyum atanması, ifade ve örgütlenme özgürlüğünün daraltılması gibi uygulamalar devam ettiği sürece, toplumun farklı kesimlerinin kendisini eşit yurttaş olarak hissetmesi de mümkün olmayacaktır. Dolayısıyla toplumsal barışın ilk koşullarından biri, devletin yurttaşına güvenlik sorunu ya da potansiyel tehdit olarak değil, hak sahibi eşit bir özne olarak yaklaşabilmesidir.
Barışın ikinci önemli alanı ise hafızadır.
Çünkü çatışma yaşanmış toplumlarda insanlar yalnızca bugünün politikalarıyla değil, geçmişin acılarıyla da birlikte yaşarlar. Bir köyün boşaltılması, bir kentin sokaklarının ateşe verilmesi, yıkılması, bir yakının kaybedilmesi, faili meçhul bir cinayet, zorunlu göç, cezaevi deneyimi ya da yıllarca süren inkâr politikaları yalnızca geçmişte kalmış olaylar değildir. Bunlar ailelerin hafızasında, kentlerin sokaklarında ve kuşaklar arasındaki anlatılarda yaşamaya devam eder. Bu nedenle toplumsal barış, geçmişi unutmayı değil, geçmişle konuşabilmeyi gerektirir. Hakikatin görünür hale gelmesi, mağdurların sözünün duyulması, devletin kendi sorumluluğuyla yüzleşebilmesi ve farklı toplumsal hafızaların birbirini yok saymadan yan yana gelebilmesi, barışın toplumsallaşmasının temel koşullarındandır.
Üçüncü alan ise gündelik hayattır.
Çünkü uzun süreli çatışmalar toplumların birbirine bakışını da değiştirir. “Biz” ve “onlar” ayrımı yalnızca siyasal söylemlerde değil; mahallede, okulda, işyerinde, medyada ve aile içinde yeniden üretilebilir. Bir toplumun yıllarca belirli bir kimliği “terör”, “bölücülük” ya da “tehdit” kavramlarıyla birlikte düşünmeye alıştırılması, savaş sona erse bile kolayca ortadan kalkmaz. Bu nedenle demilitarizasyonun toplumsal barışa dönüşebilmesi için yalnızca silahların değil, düşmanlaştırıcı dilin de geri çekilmesi gerekir. İnsanların birbirini bir güvenlik kategorisi olarak değil, farklılıklarıyla birlikte eşit yurttaşlar olarak görebilmesi ancak böyle mümkün olabilir.
Ve belki de toplumsal barışın en önemli sınavı burada başlar: Barış, devlet ile Kürt Özgürlük Hareketi arasındaki ilişkinin normalleşmesinden ibaret mi kalacak, yoksa toplumun kendi içindeki ilişkileri de dönüştürecek mi? Eğer süreç yalnızca silahların bırakılması ve siyasal aktörler arasındaki yeni bir ilişkiyle sınırlı kalırsa, ortaya bir çatışma sonrası düzen çıkabilir; fakat bunun toplumsal barışa dönüşmesi garanti değildir. Toplumsal barış ancak toplumun farklı kesimlerinin birbirini yeniden duymaya, geçmişin acılarıyla yüzleşmeye ve ortak bir geleceği birlikte kurmaya başlamasıyla mümkün olabilir.
Bu nedenle barışın gerçek adresi yalnızca masa değildir. Barış; okulda, sokakta, belediyede, mahkemede, üniversitede, işyerinde, evde ve gündelik hayatın kendisinde kurulmak zorundadır. Masa bunun siyasal başlangıç noktası olabilir; ancak barışın kalıcılığını belirleyecek olan, masada alınan kararların toplumun hayatına nasıl yansıyacağıdır. Barışın toplumsallaşması tam da bu noktada başlar.
Toplumsal barışın özneleri ise yalnızca devletler, hükümetler ve siyasal aktörler değildir. Elbette devletin atacağı adımlar, Meclis’in yapacağı yasal düzenlemeler ve siyasal aktörlerin kuracağı ilişkiler önemlidir.
Ancak barışın toplumsallaşması, toplumun kendisinin bu sürecin öznesi haline gelmesini gerektirir. Yerel yönetimler, sivil toplum örgütleri, sendikalar, meslek örgütleri, kadın ve gençlik örgütleri, akademi, hukukçular, sanatçılar, gazeteciler ve en önemlisi doğrudan çatışmanın deneyimini yaşamış topluluklar bu sürecin taşıyıcılarıdır. Çünkü barış yalnızca yukarıdan ilan edilecek bir karar değil, aşağıdan yukarıya doğru kurulacak yeni bir toplumsal ilişkiler bütünüdür.
Dolayısıyla önümüzdeki temel mesele, “Barış nasıl mümkün olur?” sorusundan önce, “Barışı kimler ve hangi toplumsal araçlarla inşa edecek?” sorusunu sormaktır. Bu soruya verilecek cevap, bizi müzakere masasından toplumun kendisine, devletin kararlarından gündelik hayatın içine taşıyacaktır. Bir sonraki yazının meselesi de tam olarak burası olacaktır: Toplumsal barış nasıl inşa edilebilir?













