Türkiye’de militarizm denildiğinde çoğu zaman akla ordu, askerlik, silah ve savaş gelir. Oysa militarizm yalnızca silahlı kuvvetlerin varlığıyla açıklanabilecek bir olgu değildir. Daha geniş anlamıyla militarizm, toplumsal ve siyasal sorunların güvenlik ekseninde tanımlanmasını, toplumsal çatışmaların askerî yöntemlerle çözülmesini ve “düşman” fikrinin siyasal hayatın kurucu unsurlarından biri haline gelmesini ifade eder.
Bu nedenle bir ülkede savaşın sona ermesi ya da silahların susması, çatışmanın son bulması tek başına militarizmin sona erdiği anlamına gelmez. Çünkü savaşın kendisinden daha uzun ömürlü olan şey, savaşın ürettiği siyasal akıl ve bunun örgütlediği toplumsal hayattır.
İşte tam da buradan hareketle, Türkiye’de Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren militarizm kodları üzerinden şekillenen sisteme karşı mücadele edenler için bugün, oldukça güçlü bir fırsat ortaya çıkmaktadır. Burada iki noktaya dikkat çekmek gerekiyor. Birincisi, Cumhuriyet’in kurucu aktörleri arasında asker kökenli kadroların belirleyici bir ağırlığı oldu. Mustafa Kemal Atatürk ve İsmet İnönü bunun en belirgin örnekleriydi. Bu durum, Cumhuriyet’in bütün tarihini yalnızca askerî bir rejim olarak tanımlamayı gerektirmese de, ordunun devletin kuruluşundan itibaren siyasal düzenin kendisini koruyan ve gerektiğinde yeniden biçimlendiren kurumlardan biri olarak konumlanmasını anlamak açısından önemlidir.
Nitekim sonraki dönemlerde de bu ilişki farklı biçimlerde devam etti. Cemal Gürsel, Cevdet Sunay, Fahri Korutürk ve Kenan Evren gibi asker kökenli cumhurbaşkanlarının devletin en üst makamında bulunması, ordunun yalnızca güvenlik alanında faaliyet gösteren bir kurum olmadığını; devletin siyasal aklı, rejimin korunması ve toplumsal düzenin tanımlanması üzerinde de tarihsel bir ağırlığa sahip olduğunu gösteriyordu.
Özellikle 1960, 1971 ve 1980 askerî müdahaleleri, ordunun kendisini yalnızca hükümetlere bağlı bir devlet kurumu olarak değil, gerektiğinde siyasal sistemin sınırlarını belirleme yetkisini kendisinde gören bir aktör olarak konumlandırmasının en açık örneklerini oluşturdu. Böylece militarizm, kışladan Meclis’e ya da cepheden toplumsal hayata doğru yalnızca fiziksel bir geçiş yapmadı; devletin yönetilme biçimlerine, yurttaşlık anlayışına ve siyasal meşruiyetin tanımlanmasına da nüfuz eden kalıcı bir zihniyet üretti.
Buna da Kemalizm dendi. Kemalizm, Cumhuriyet’in kuruluş sürecinde şekillenen ve devletin modernleşmesi, laiklik, ulus-devlet, yurttaşlık ve toplumsal dönüşüm anlayışını belirleyen kurucu siyasal düşünce olarak ortaya çıktı. Ancak Kemalizm’in tarihsel etkisini yalnızca bir modernleşme projesi olarak okumak eksik kalır.
Çünkü bu düşünce, devletin bekasını, ülkenin bütünlüğünü ve toplumsal düzenin korunmasını siyasal hayatın merkezine yerleştirirken, orduyu da bu düzenin en önemli koruyucu kurumlarından biri olarak konumlandırdı.
Böylece devlet ile toplum arasındaki ilişki, toplumun kendi farklılıkları ve çoğulluğu üzerinden müzakere edilen bir zeminden ziyade, yukarıdan aşağıya düzenlenen bir siyasal ve toplumsal dönüşüm anlayışı içinde şekillendi.
Kürt meselesinden farklı kimlik ve inançların kamusal alandaki konumuna, siyasal muhalefetten yurttaşlık anlayışına kadar uzanan birçok meselede “devletin bekası” fikrinin belirleyici olması, militarizmin yalnızca ordunun varlığıyla sınırlı kalmayıp siyasal düşüncenin ve devlet yönetiminin içine yerleşmesine imkân verdi. Bu nedenle Türkiye’de militarizmi tartışırken Kemalizm’i yalnızca askerî darbelerle ya da ordunun siyasal müdahaleleriyle birlikte değil, devleti koruma, toplumu düzenleme ve farklılıkları yönetme biçimi olarak ürettiği siyasal akılla birlikte ele almak gerekir.

AKP’nin otoriter sistemi yeniden inşası
İkinci durum ise, AKP’nin iktidarının ilk yıllarında askerî vesayetle yürüttüğü mücadele. Ne yazık ki bu mücadele Türkiye’nin siyasal tarihinde gerçek bir demokratik dönüşüm yarattı diyemiyoruz. Her ne kadar Erdoğan/AKP tarafından özellikle 2007’deki Cumhurbaşkanlığı krizi sonrasında başlayan süreç, 2010 anayasa referandumu, Ergenekon ve Balyoz davaları ve askerî bürokrasinin siyasal karar alma mekanizmaları üzerindeki geleneksel ağırlığının geriletilmesine dönük mücadele deneyimleri olarak ifade ediliyor olsa da, bizler bunun böyle olmadığını hem kendi yaşam deneyimlerimizden hem de Türkiye’nin bugün geldiği noktadan açık bir şekilde görebilmekteyiz.
Erdoğan/AKP, askerî vesayetle hesaplaşmayı adeta apoletli yeşil elbiselerin yerine mavi takım elbiseli erkeklerin geçmesi olarak kodladı. Askerî darbenin ürünü olan 1982 Anayasası’nı dahi kendisine geniş bulan bir iktidarın, gerçekten demokratikleşme ve özgürleşme yönünde bir dönüşüm gerçekleştirdiğini söylemek kolay değildir.
Çünkü mesele yalnızca ordunun siyasal alan üzerindeki ağırlığını azaltmak değil, devletin toplum üzerindeki vesayetçi aklını ve iktidarın kendisini sınırlama kapasitesini ortadan kaldırmaktı. AKP ise askerî vesayetin geriletilmesiyle açılan siyasal alanı, zaman içerisinde daha güçlü bir yürütme merkezileşmesi ve iktidarın denetlenme imkânlarının daraltılması için kullandı.
Böylece Türkiye’de eski vesayet biçimi tasfiye edilirken onun yerine demokratik çoğulculuğu güçlendiren bir siyasal düzen değil, giderek daha fazla tek merkezli bir iktidar anlayışı yerleşti.
Özellikle 2015 sonrasında çatışmanın yeniden başlaması, güvenlik siyasetinin genişlemesi, 15 Temmuz 2016 sonrasında ilan edilen OHAL ve ardından gelen anayasal değişikliklerle birlikte yürütme yetkisinin Cumhurbaşkanlığı makamında yoğunlaşması, bu dönüşümün farklı aşamalarını oluşturdu. Parlamentonun, yargının, medyanın ve sivil toplumun iktidarı denetleme kapasitesinin zayıflamasıyla birlikte devletin güvenlikçi aklı ortadan kalkmadı; yalnızca onu taşıyan siyasal özne değişti.
Dün askerî vesayetin diliyle meşrulaştırılan olağanüstü devlet refleksleri, bugün sivil ve seçimle gelen bir iktidarın diliyle yeniden üretilebildi. Bu nedenle Türkiye’de demilitarizasyonu yalnızca ordunun siyasetten çekilmesi olarak değil, militarizmi besleyen vesayetçi, güvenlikçi ve otoriter siyasal aklın bütün taşıyıcılarından arındırılması olarak ele almak gerekiyor. Aksi halde kışlanın siyasal alan üzerindeki gölgesi küçülürken, aynı gölge bu kez sivil iktidarın duvarlarına düşebilir.
Tam da bu nedenle AKP döneminin sonraki yılları, askerî vesayetin gerilemesi ile militarist siyasal aklın gerilemesini birbirinden ayırmamızı gerektiriyor. Ordu, siyasal alan üzerindeki eski özerkliğini büyük ölçüde kaybederken, güvenlikçi siyaset ortadan kalkmadı; aksine farklı siyasal ihtiyaçlara göre yeniden üretildi. Bu açıdan AKP’nin askerî vesayetle mücadelesi, militarizmin tasfiyesinden ziyade onun kurumsal taşıyıcısının ve siyasal kullanım biçiminin değiştiği daha karmaşık bir dönüşüm olarak okunabilir. Kışlanın siyasal alan üzerindeki ağırlığı azalırken, militarist siyasal aklın kendisi farklı bir iktidar formu içerisinde yaşamaya devam etti.
Bu nedenle militarizmi yalnızca kışlada aramak eksik bir okuma olur. Türkiye’de militarizm AKP ile daha da çok siyasetin diline, eğitim anlayışına, erkeklik biçimlerine, gündelik hayata ve toplumsal hafızaya da içkin önemli mesele oldu. Askerlik hizmetinin yurttaşlığın doğal bir aşaması olarak görülmesi, fedakârlık ve itaatin yüceltilmesi, savaşın ve ölümün kahramanlık diliyle anlatılması, toplumsal sorunların “güvenlik” başlığı altında tartışılması bu kültürel alanın farklı görünümleridir. Militarizm böylece yalnızca devletin sahip olduğu bir güç değil, AKP’nin de büyük katkılarıyla toplumun dünyayı anlamlandırma biçimlerinden biri haline gelir.
Anti-militarist mücadelenin suskunluğu
Özellikle de son iki yılın pratiklerine baktığımızda, daha önce militarizm, toplumsal barış, şiddet karşıtı çalışmalar içinde bulunan birey, grup, insiyatif ve de derneklerin “süreç”le birlikte önemli bir suskunluk içine girdiklerini görüyoruz. Adına, “süreç” , ‘çözüm’ ya da ‘barışma’ dendiğinde sistemin bütün antidemokratik, baskıcı politikalarının adeta son bulması gerektiğine dair güçlü bir kanaat var.
Evet ortada bir masa var, ancak bu sadece bir muhataplık durumunun oluşmasına işaret eder. Kürt Özgürlük Hareketi bundan hareketle mücadelenin yeni araçları üzerinden kurmaya çalıştığı siyaset ile mücadelesine olduğu gibi devam ediyor.
Kürt Özgürlük Hareketi’nin (KÖH) bu masaya oturmasını doğrudan Erdoğan/AKP ile bir ortaklaşmaya indirgeyen önemli bir kesim var. Oysa bu yaklaşım, siyasal müzakere ile siyasal uzlaşmayı, muhataplık ile ortaklığı birbirine karıştıran oldukça düz bir okumaya dayanıyor. Bir tarafın masaya oturması, onun karşısındaki sistemle bütün çelişkilerini ortadan kaldırdığı ya da mevcut iktidarın politikalarını benimsediği anlamına gelmez. Tam tersine, silahlı çatışmanın yerine siyasetin, zorun yerine müzakerenin geçirilmesi, toplumsal sorunların çözümü açısından başlı başına önemli bir siyasal mücadele alanıdır.
Bu nedenle “süreç”i Erdoğan/AKP’nin projesi olarak görmek kadar, sürece karşı çıkmayı da otomatik olarak sistem karşıtlığıyla özdeşleştirmek, siyasetin çok daha karmaşık gerçekliğini tek bir ikiliğe sıkıştırmak anlamına gelir.
Böyle bir düz okumada sistem karşıtlığı giderek süreç karşıtlığına, süreç karşıtlığı da Erdoğan/AKP karşıtlığına indirgeniyor. Bunun sonucu ise paradoksal biçimde, sistemin kendisini sorgulamak yerine bütün siyasal enerjinin masanın varlığına ve muhatapların kimliğine yönelmesi oluyor.
Barış ve çözüm devletle değil, mücadeleyle gelir
Oysa asıl mesele, masanın varlığından çok masanın hangi siyasal sonuçları mümkün kılacağı, hangi demokratik dönüşümlerin önünü açacağı ve militarist devlet aklının geriletilmesi açısından nasıl bir toplumsal zemine dönüşeceğidir. Bu ayrım yapılmadığında, barış ihtimaline karşı çıkmakla iktidara karşı çıkmak birbirine karıştırılıyor ve bu karmaşa, tam da iktidarın işine yarayan bir siyasal sonuç üretiyor.
Bu durumu anlama çabası içinde olmayan siyasal kanaat üzerinden kurulan eksik bir anlamlandırmadan hareketle, iktidarın her türlü antidemokratik pratikleri üzerinden Kürt Özgürlük Hareketi hedef alınıyor. Oysa özellikle de Kürt Özgürlük Hareketi’nin ciddi emeği ve çabasıyla aralanan bir kapı var. Bu kapıyı zorlamak, bu kapıyı zorlayan KÖH’ün bu çabalarını görmek ve buna emek katmak yerine haklı olması bir şeyi değiştirmeyen farklı sebepler üzerinden kurulan “acaba“ ve “ama“lar üzerinden kurulan dil muhalif kesimlerin içinde ciddi bir paralize olma durumuna sebep oluyor.
12 Eylül askeri darbesinin tam 46. yıldönümünde LGBTİ+’lara dönük beş ilde gerçekleştirilen ve yüzlerce kişinin gözaltı, onlarcasının da tutuklanması ile devam eden operasyon ,“Türkiye’de kim güvende?” sorusunu yeniden güncelledi. Bu anlamıyla “Türkiye’de kim güvende?” sorusu, aslında militarizmin toplumsal boyutunu anlamak için de önemli bir başlangıç noktasıdır. Çünkü “güvenlik” denilen şeyin yalnızca devletin sınırlarının korunması anlamına gelmediğini, bir yurttaşın kimliği, dili, inancı, cinsel kimliği ve yönelimi, politik düşüncesi veya itirazı nedeniyle kendisini güvende hissedemediği bir yerde güvenlik kavramının anlamı yeniden tartışılmak zorundadır.
Tam da bu nedenle Türkiye’de demilitarizasyon tartışmasını yalnızca silahların bırakılması üzerinden yürütmek yeterli olmayacaktır. Asıl mesele, yıllar boyunca siyasal alanı biçimlendiren güvenlikçi mantığın ne ölçüde geriletilebileceğidir. Çünkü militarizm yalnızca savaş çıktığında görünür hale gelmez; siyasetin hangi sorunları nasıl konuşabileceğini belirlediği anda da çalışır.
Türkiye’nin önündeki mesele bu açıdan yalnızca çatışmanın sona ermesi değildir. Daha zor olan, çatışmayı mümkün ve sürekli kılan siyasal dili dönüştürmektir. Bir başka ifadeyle mesele, yalnızca silahların kimin elinde olduğu değil, siyasetin hâlâ ne ölçüde silahların gölgesinde konuştuğudur.
İşte bütün bunların görünür olması ve konuşulabilmesi için Kürt meselesinin “terör” ve “güvenlik” meselesi olmaktan çıkarak yeniden siyasal ve toplumsal bir mesele olarak ele alınması gerekiyor. Bu yalnızca Kürt meselesinin çözümü açısından değil, Türkiye’de militarizmin en temel dayanaklarından birinin ortadan kaldırılması açısından da tarihsel bir anlam taşıyor.
Çünkü bir meselenin sürekli olarak güvenlik kategorisi içerisinde tutulması, yalnızca o meseleye ilişkin politikaları değil, devletin toplumla kurduğu ilişkinin biçimini de belirliyor. Kürt meselesinin siyasetin konusu haline gelmesi, dolayısıyla siyasetin güvenlik alanından geri alınması anlamına gelecektir.
Bu nedenle bugün “süreç” karşısında yapılması gereken yalnızca beklemek, izlemek ya da her gelişmenin ardından “ama” ve “acaba”larla pozisyon almak değildir. Özellikle yıllardır militarizme, savaş politikalarına, zorunlu askerliğe, toplumsal şiddete ve devletin güvenlikçi aklına karşı söz söyleyenlerin önünde yeni bir sorumluluk alanı bulunuyor.
Barış ihtimalinin ortaya çıkması, barış mücadelesinin sona ermesi değil; tam tersine onun toplumsallaşması için yeni bir alan açılması anlamına geliyor. Devletin attığı ya da atmadığı her adıma bakarak pozisyon almak kadar, toplumun kendi barış talebini kurması da gerekiyor.
Çünkü demilitarizasyon devletin yapacağı bir düzenleme değildir. Aynı zamanda toplumun savaşla kurduğu ilişkinin, siyasetin kullandığı dilin ve yurttaşlığın nasıl tanımlandığının dönüşmesidir. Militarizmin karşısına yalnızca silahsızlığı değil, itiraz hakkını; yalnızca ateşkesi değil, müzakereyi; yalnızca çatışmasızlığı değil, toplumsal barışı koymak gerekir.
Vicdani ret taleplerinden savaşın hafızasıyla yüzleşmeye, farklı kimliklerin eşit yurttaşlık hakkından demokratik siyasetin genişlemesine kadar uzanan bütün bu başlıklar, aslında aynı sorunun farklı yüzleridir.
Bugün için önemli mesele, uzun yıllar boyunca siyaseti belirleyen silahların gölgesinden çıkabilmektir. Eğer bu kapı gerçekten aralanmışsa, onu yalnızca devletin atacağı adımlara bırakarak değil, toplumun kendi sözünü, itirazını ve barış talebini büyüterek zorlamak gerekir. Demilitarizasyon tam da burada başlar:
Silahların susmasıyla değil, silahların belirlediği siyasetin, toplumsal hayatın sona ermesiyle.












