Sorel Dağıstanlı yazdı: Bir filozof, iki bakkal ve toplum

Felsefenin Türkiye’deki öncü isimlerinden Prof. Dr. İoanna Kuçuradi hayatını kaybetti. Kuçuradi özellikle insan hakları, insan felsefesi ve etik alanlarındaki çalışmaları ile biliniyordu. Düşüncesinin merkezine “insanın değerini” koymuştu. Kuçuradi’ye göre insan hakları yalnızca anayasalarda veya uluslararası sözleşmelerde yazan maddelerden ibaret değildi. Tanımayanlarınız varsa ölümünün ardından, daha önce yapmış olduğu açıklamaların sosyal medyada dönen kesitleri ile karşılaşmışsınızdır. Özellikle sosyal medyada zaman geçiren gençler ne düşündü acaba? “Vay be, böyle bir değerimiz varmış” dediler mi? Kimseyi yargılayamam, tanımıyor, bilmiyor diye. Öyle bir rejimin içindeyiz ki özellikle yeni neslin birçok değerden bihaber olması neredeyse normal. Okumuş, aydın insanların “monşer” diye bizzat ülkeyi yönetenler tarafından aşağılandığı, bağırıp çağıranın makbul sayıldığı; kibarlığın, nezaketin zayıflık olarak görüldüğü bir anlayışın içindeyiz. Okumanın değil, kısa yoldan zengin olmanın özendirildiği, suçun belli kesimler için imtiyaz hâline getirildiği bir dönem. Elbette ki böyle bir dönemde gençler Kuçuradi gibi bir filozofun varlığından haberdar olamaz. Oysa itiraz ettikleri her şeyin düşünsel olarak çıkış yolunu o gösteriyordu. O yol bilinse belki bu kadar sıkışmış hissetmezdi bu toplum. Nasıl mı?

Sorel Dağıstanlı yazdı: Bir filozof, iki bakkal ve toplum
Sorel Dağıstanlı yazdı: Bir filozof, iki bakkal ve toplum

Bakın, Türkiye, World Justice Project’in 2025 Temel Haklar Endeksi’nde 143 ülke arasında 134’üncü; Human Freedom Index’te ise 165 ülke arasında 144’üncü sırada. Bu sıralamalar ifade özgürlüğü, adil yargılanma, özel hayat, örgütlenme ve toplantı özgürlüğü, din özgürlüğü gibi alanlardaki durumumuzu gösteriyor. Başta söyledim, Prof. Dr. Kuçuradi düşüncesinin temeline insanın değerini koymuştu. Yaşadığımız tüm insan hakkı ihlalleri itirazlarını bizler de muhalefet de sivil toplum örgütleri de hukuka aykırılık üzerinde temellendiriyoruz. Anayasanın işlemediği, hukukun kişiye göre çalıştığı bir sistemde de hak ihlalleri karşısında çaresizlik duygusunun içine sıkışıyoruz. Tüm beklentiyi de demokrasiye dair son umut olan sandığa bağlıyoruz. Kısacası biz kendi değerimizi çoktan unutmuşuz. Oysaki temel haklarımız hukuk yazdığı için değil, biz var olduğumuz için var. O hakların tanınmaması, elimizden alınması bizim yok sayılmamız anlamına geliyor. Bu durum bir sandıkla düzelmez. Örgütlü toplum kendi değerini bilen bireylerden oluşur. Kendi değerini bilen ve karşısındakine de değer verirken kendi gibi insan olduğunu unutmayan bireyler. Herkes aynı düşünmek, aynı giyinmek, aynı yaşam tarzına sahip olmak, aynı tercihleri yapmak zorunda değil. Birey olmak zaten bunu gerektirir. Özgün olmayı, kendi gibi olmayı. Bir başkasının hakları sırf sizin gibi yaşamıyor diye tanınmazken çıkarmadığınız ses, yarın sizin haklarınızın da yeneceğinin habercisidir.

Hukuki olarak bir metinde insanların düşüncelerini açıklamaktan dolayı suçlanamayacağı yazmasa, düşüncenizi açıklamaktan vazgeçer miydiniz? Ya da protesto hakkınız anayasal güvence altına alınmasa bu haktan vazgeçer miydiniz? Elbette ki hayır. Böyle bir dünya çok distopik olurdu değil mi? O zaman yöneticiler bizler adına düşünür, bizler adına yapar ve bizlere ne yapmamız, nasıl yaşamamız gerektiğini söylerdi. Şu anda olan da o değil mi? Artık yapılmak istenen demiyorum zira yapıldı. İktidar neyi nasıl isterse onu yapıyor ve kimse ses çıkarmıyor. Bir tek sosyal medyada güçlü tepkiler oluyordu ama o da artık yasaklanıyor. Hesaplar engelleniyor, gazeteciler tutuklanıyor, sitelere erişim engeli getiriliyor. Üstelik hiçbir hukuki temeli olmadan. Dolayısıyla hakları engelleyenler hukuku zaten tanımıyorken, itirazı hukuki boyutta dile getirmenin ne kadar karşılığı var? Bunları neden yazdım? Önce bilinçli bir toplum olmak gerekiyor. Bu da bir toplum içinde nasıl yaşayacağını bilen bilinçli bireyler olmaktan geçiyor. İşte o zaman temel insan haklarını o hakkın her bir sahibinin değeri üzerinden yorumlar ve ayrım yapmadan koruyabiliriz. Ben, sen, o yok. Hepimiz var ve evet hepimiz farklıyız ama haklarımız aynı. Birinden taviz verince hepimiz kaybederiz.

Talep et, itiraz et… Türkiye’de siyasetçiler popülist siyaset üretir. Ne olursa olsun, halka rağmen, seçmene rağmen hareket edemez. Ama bu o halkın bilinç düzeyi, örgütlülük durumu ile alakalı. Tepkisizlik, çaresizlik ve umutsuzluğu besler. Bu da bir sonraki adımın daha fazla hak ihlali, daha fazla yasak olması anlamına gelir. Haklarımıza, birbirimizi ayırmadan, insan olduğumuz için sahip çıkmalıyız, hukuki metinlerde yazdığı için değil.

Kuçuradi’nin verdiği bir örneği aktarmak isterim:

“İki bakkal var, ikisi de doğru tartıyor. İlki insanları kandırmaması gerektiği için bunu yapıyor. Diğeri müşteri kaybetmemek için. Asıl olan ilktir, ikincisi ise sahtedir, göstermeliktir, müsameredir. İşte bu farkı herkese öğretmek gerekir.”

Bir gün bir insan hakkının ihlal edildiğini gördüğünüzde, itirazınızı kimin hakkının ihlal edildiği üzerinden kuruyorsanız siz ikinci örneksiniz. Bugün tüm yaşadıklarımızın temel nedeni de bu. Zira hakları çiğneyenler sizi tanıyor. O yüzden adım adım çiğnedikleri hakkın sahiplerini kriminalleştirerek sonuç elde ediyorlar. Sandıktan önce o ilk bakkalın anlayışına sahip olmamız gerekiyor. Yoksa değişen bir şey olmaz.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş