29 Ekim- 8 Kasım 1995. Bu tarihler arasında Mardin’in Dargeçit ilçesinde askerler ve köy korucuları ev baskınları yaptı. Bu baskınlar 28 ve 29 Ekim’de iki öğretmen ve bir müteahhidin, PKK tarafından kaçırılması ve 30 Ekim’de cesetlerinin bulunmasının ardından gerçekleşti. Çok sayıda kişi gözaltına alındı. Bu kişilerden bazıları bırakıldı. Ama yedi kişi bir daha hiç evlerine dönemedi. Bu kayıplardan beş ay sonra da Dargeçit Jandarma Karakolu’nda görevli uzman çavuş Bilal Batırır kayboldu. Sayı sekize yükseldi. Batırır’ın kaybolmasının olaylarla bağlantısının nedeni, insan hakları örgütlerine göre taburda yaşananları üst makamlara anlatma ihtimaliydi.
Peki üçü çocuk, yedi kişiye ne oldu?
Evlerine dönemeyen yedi kişinin aileleri kayıp başvurusunda bulundu. Onlara yakınlarının serbest bırakıldığı, evlerine dönmemelerinin nedeninin de dağa gitmiş olma ihtimali olduğu söylendi. Ama gitmemişlerdi. Dört ay sonra, 6 Mart 1996’da kayıplardan 57 yaşındaki Süleyman Seyhan’ın cansız bedeni, bir kuyuda bulundu. Başı kesilmiş ve bedeni yakılmıştı. Uzman çavuş Bilal Batırır da cesedin bulunmasından iki gün sonra kayboldu. Takip eden yıllar içinde yapılan kazılarda, bazı kayıpların kemikleri bulundu. Aileler, gözaltına alınan kişilerinin işkenceyle öldürüldüğünü ve cesetlerin saklandığını savundu. Uzun yıllar suç duyurusunda bulundular ama hep takipsizlikle sonuçlandı. Sonunda, yaşananlardan 14 yıl sonra, aileler ve insan hakları örgütlerinin başvurusuyla, Dargeçit Cumhuriyet Başsavcılığı dosyayı yeniden açtı. Yürütülen soruşturma gerçeği ortaya çıkardı.
Gözaltına alınan kişiler öldürülmüş ve kuyulara atılmıştı. Peki kim, neden ve nasıl öldürmüştü? Bu soruların cevabı ile ilgili kesinleşmiş bir yargı kararı yok. Çünkü;
soruşturma çerçevesinde, 2012- 2015 yılları arasında, kaybedilen insanların kemikleri bulundu.
Kemiklere, tanık beyanları sonucu ulaşıldı.
Kemiklerin bulunduğu kuyular, o dönem sivillere yasak olan askeri bölgedeydi.
Kemiklerde ağır işkence izleri tespit edildi.
Savcılığın hazırladığı iddianame kabul edildi.
Dönemin Mardin Jandarma Komando Tabur Komutanı Hurşit İmren,
Dargeçit İlçe Jandarma Komutanı Mehmet Tire,
Dargeçit Merkez Jandarma Karakol Komutanı Mahmut Yılmaz,
Karakol Komutan Yardımcısı Haydar Topçam,
Uzman çavuş ve koruculardan oluşan toplam 18 kişi hakkında taammüden öldürme suçlamasıyla yargılama başladı.
4 Temmuz 2022 tarihinde “somut, kesin, inandırıcı delil elde edilemediği” gerekçesiyle 18 sanığın hepsinin beraatine karar verildi. Karara karşı yapılan istinaf başvurusu reddedildi.
Ve Yargıtay 1. Ceza Dairesi, bu yıl içinde, barış sürecinde, zaman aşımı dolduğu gerekçesiyle davayı düşürdü. Dosya kapandı.

Davut Altunkaynak, 12 yaşındaydı,
Seyhan Doğan, 13 yaşındaydı,
Nedim Akyön, 16 yaşındaydı,
Mehmet Emin Aslan, 19 yaşındaydı,
Abdurrahman Olcay, 20 yaşındaydı,
Abdurrahman Coşkun, 21 yaşındaydı,
Süleyman Seyhan, 57 yaşındaydı.
Bir gece evlerine baskın yapıldı, ailelerinin gözü önünde gözaltına alındı ve bir daha dönmediler. Alanlar asker ve korucuydu. Serbest bıraktık dediler ama işkence ile öldürülmüş cesetleri bulundu.
Cumartesi Anneleri, 1127’nci hafta buluşmasında Dargeçit için adalet istediler. Peki ne kadar duyuldu bu ses? Üstelik de barış sürecinin sürdüğü bir dönemde. Tek fark, annelere polisin orantısız güçle müdahale edip, yerlerde sürükleyip, gözaltına almamasıydı. Zira gündem bugünün adaletsizlikleri, hukuksuzlukları ile doluydu. Oysa 1995’te o insanlar, çocuklar gözaltına alınıp bir daha evlerine dönmediklerinde, vahşice öldürülmüş cesetleri, işkence görmüş kemikleri bulunduğunda, aileler adalet çığlıkları attığında hukuk korunsaydı, bugünün gündemi hala hukuksuzluk olmazdı. Kısasa kısas dediler, sivil insanları kaybettiler (işkenceyle öldürdüler) Kimin yaptığı hiç bulunmadı, bulunmak istenmedi. Ve herkes sustu.
29 Ekim 1995’te bir yerlerde coşku dolu kutlamalar yapılırken başka yerlerde acı çığlıklar atılıyordu. Kutlamalar o çığlıkları bastırmasaydı, bugün yürütülen sürece bile ihtiyaç duymazdık. Eşit yurttaşlık, kâğıt üzerinde tanımlanabilir ama önemli olan zihinlerdeki karşılığıdır. Aşılamayan budur. Barış “konjonktür gereği” olmaz. Stratejik bir adım da değildir. Barış insanlık için, yaşamak için vardır ve insanlık için hala geç değildir.














