Türkiye’de bu hafta T24’e erişim engellendi. Ama T24’e erişim engeli, bir süredir giderek yaygınlaşan yeni bir otokratik baskı yönteminin yalnızca son örneği. Son haftalarda bağımsız haber kuruluşlarının, gazetecilerin, akademisyenlerin ve hak örgütlerinin sosyal medya hesapları peş peşe erişime engelleniyor. T24’ten yalnızca birkaç gün önce Kısa Dalga’nın X hesabı kapatıldı. Gazeteci Fırat Fıstık’ın yıllardır çok sıkı bir dijital habercilik alanı olarak kullandığı hesabı engellendi; yetmedi, ardından açtığı yeni hesap da aynı akıbete uğradı. Aynı dönemde gazeteciler Hilmi Hacaloğlu ve Nasuh Bektaş’ın, Mezopotamya Ajansı’nın, Evrensel Gazetesi’nin, Amnesty Türkiye’nin, Kaos GL Haber’in ve daha birçok gazeteci ve kurumun hesapları da erişime engellendi.
Bu yaşananlara birazdan döneceğim. Fakat bütün bunlar olurken Atlantik’in öte yakasında başka türden bir “erişim” kavgası yaşanıyor. Üstelik ABD’de bugün yaşananlar, Türkiye’nin yıllardır geçtiği otoriterleşme yolunun daha geride kalmış bir durağını bütün açıklığıyla gösteriyor.
Trump yönetimi, ABD basınının en büyük ve en köklü kuruluşlarından CNN, Politico ve MS NOW’un (eski MSNBC) Beyaz Saray’a erişimini kesti. Türkiye’de bugün tartıştığımız mesele giderek vatandaşın gazeteciliğe erişip erişemeyeceği noktasına gelmişken, Washington’daki kavga şimdilik gazetecinin siyasal iktidara erişip erişemeyeceği üzerine.
“Bunca şey yaşanırken bize ne ABD’den?” demeyin. Elbette iki ülkenin medya sistemleri, hukuk düzenleri ve siyasal koşulları aynı değil. Zaten tam da bu yüzden karşılaştırma anlamlı. Çünkü ABD’de bugün mahkemelerde ve kamuoyunda hâlâ tartışılan bir sınırın Türkiye’de ne kadar uzun zaman önce aşıldığını görmek, içinde yaşadığımız dönüşümün boyutunu daha iyi anlamamızı sağlıyor.
Ve belki de bu yüzden bakabileceğimiz soru şu: Gazeteciyi iktidarın kapısının dışında bırakmakla haberi yurttaşın ekranından silmek arasında kaç adım var?

Gazetecinin habere erişimi hak mı, ayrıcalık mı?
Trump yönetimi 19 Eylül’de CNN, MS NOW ve Politico muhabirlerinin Beyaz Saray basın kartlarını iptal etti. Trump’ın bu kuruluşları yıllardır “fake news” diye hedef gösterdiğini biliyoruz; öyle ki onun “fake news” diye çıkıştığı konuşmalardan yapılan derlemeler çoktan sosyal medya klasiğine dönüştü.
Üç kuruluş mahkemeye başvurarak kararın eleştirel yayınlarına karşı bir misilleme olduğunu ve ABD Anayasası’nın First Amendment’ının (Birinci Anayasa Değişikliği) koruduğu basın özgürlüğünü ihlal ettiğini savundu. Trump yönetiminin cevabı ise tartışmanın özünü açıkça ortaya koydu: Beyaz Saray’a erişim bir hak değil, yönetim tarafından verilen bir ayrıcalıktır.
Federal Yargıç Timothy Kelly 24 Eylül’de geçici olarak medya kuruluşları lehine karar verdi ve erişimin yeniden sağlanmasına hükmetti. Karar şimdilik 8 Ekim’e kadar geçerli; CNN, MS NOW ve Politico ise bu hafta korumanın dava sonuçlanana kadar uzatılmasını istedi. Hukuki tartışmanın merkezinde “viewpoint discrimination” ilkesi var: Devlet, bir kişi ya da kuruma savunduğu görüş veya yaptığı yayın nedeniyle farklı muamele yapabilir mi?
Beyaz Saray’ın argümanının ilk bakışta bir mantığı var. Başkanın çalışma alanına isteyen her gazetecinin istediği zaman girmesi elbette mümkün değil; fiziksel alan sınırlı, güvenlik prosedürleri var. Bu nedenle Beyaz Saray muhabirleri uzun yıllardır akreditasyon ve basın havuzu sistemi içinde çalışıyor.
Tam da bu yüzden mesele önemli: Devlet, kurduğu erişim sistemini kendisini olumlu haberleştirenleri ödüllendirmek, eleştirenleri ise cezalandırmak için kullanabilir mi?
Biz bu filmi çoktan gördük!
Cevap basit, siyasal iktidar yargıyı ele geçirirse ve buradaki denetim ortadan kalkarsa bal gibi de kullanır, kullandılar, kullanıyorlar. Nitekim Galatasaray Üniversitesi’nde geçen dönem verdiğim “Medya ve İktidar” dersinde tartıştığımız en temel meselelerden biri de buydu. Medya özgürlüğünü yalnızca “gazeteci istediğini yazabiliyor mu?” sorusuyla ele almak çoğu zaman eksik kalıyor. En az bunun kadar önemli iki soru daha var ve ikisi de “erişim” meselesiyle ilgili: Gazeteci bilgiye ve iktidara ulaşabiliyor mu? Vatandaş ise üretilen gazeteciliğe ulaşabiliyor mu?
CNN vakası bu sorunun neden önemli olduğunu birkaç gün sonra yeniden gösterdi. Mahkeme üç kuruluşun Beyaz Saray erişimini geçici olarak yeniden sağlamasına rağmen CNN, sırası geldiği hâlde Başkan’ın uçağı Air Force One’daki televizyon havuzundan çıkarıldı ve yerine Trump’a yakın Real America’s Voice götürüldü. Diğer büyük televizyon kuruluşları da daha önce CNN’in havuzdan dışlanmasına tepki olarak bazı havuz görevlerini üstlenmemişti.
Başkan’ın uçağı meselesi size de biraz tanıdık gelmiştir. Türkiye’den baktığımızda insanın aklına ister istemez şu geliyor: Biz bu filmi çoktan gördük! ABD’nin bugün mahkemelerde kavga ettiği eşik, bizim açımızdan uzun zaman önce geride kaldı.

Cumhurbaşkanı’nın uçağına hangi gazetecilerin davet edildiği, hangilerinin uçağa alınmadığı Türkiye’de yıllarca tartışıldı; artık tartışmıyoruz bile. Erdoğan’ın televizyon söyleşilerinde kendisine yakın kanalları ve gazetecileri tercih etmesi çoktan vaka-i adiye bile olmaktan çıkıp yazılı olmayan ama yerleşmiş bir teamüle dönüştü. Anayasa’nın 133. maddesi kamu yayıncılığında tarafsızlığı açıkça güvence altına alırken TRT’nin iktidar lehine açıkça taraflı yayın politikası da aynı şekilde sıradanlaşmış bir bozuk düzenin olağan bir yansıması hâlinde bizimle beraber yaşamayı sürdürüyor.
Ama bu saydıklarımızdan daha ötesi var. Türkiye’de son on yılda medya üzerinde kurulan baskı, gazeteciliğe karşı girişilen çok daha kapsamlı, sistematik ve acılı bir savaşın manzarasını sunuyor: Gazetecilerin tutuklanması ve hapis cezalarıyla karşı karşıya bırakılması, medya kuruluşlarının kapatılması, yayın lisanslarının ve ilan gelirlerinin bir baskı aracına dönüştürülmesi, RTÜK cezaları, erişim engelleri, sosyal medya hesaplarının kapatılması ve medya sahipliğinin iktidarla ekonomik ilişkileri bulunan sermaye gruplarında yoğunlaşması bu sistemin mütemmim cüzleri.
Ne olduğunu hepimiz biliyoruz, hepimiz yaşadık. Ama tam da içinde yaşadığımız için, nereden nereye geldiğimizi ve bugün dünyada nereye tekabül ettiğimizi bazen yeterince göremiyoruz. Bu yüzden şu veriyi yeri geldikçe hatırlatmanın önemli olduğunu düşünüyorum: 2005’te Türkiye, Sınır Tanımayan Gazeteciler’in Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi’nde 98. sıradaydı. 2016 yılında isezaten çok vahim bir yere gerilemiş, 151. sıraya düşmüştü. Aradan on yıl geçti. 2026’da Türkiye 163. sırada. Altımızda yalnızca 17 ülke var. Bu 17 ülke arasında iç savaşın yıllardır sürdüğü Yemen, Lukaşenko’nun Belarus’u, askerî cuntanın yönettiği Myanmar, Daniel Ortega’nın Nikaragua’sı, Sisi’nin Mısır’ı ve Aliyev’in Azerbaycan’ı bulunuyor; listenin sonlarına doğru ise Rusya, İran, Çin ve Kuzey Kore geliyor.
Olağanüstü olanın olağanlaşması
Bu tablo bir gecede oluşmadı. 2016’da başlayan OHAL’in yalnızca ilk altı ayında yaklaşık 100 gazeteci yargılanmadan hapse konuldu, 149 medya kuruluşu kapatıldı, 775 basın kartı iptal edildi. Sonraki süreç de hesaba katıldığında OHAL kararnameleriyle kapatılan medya kuruluşlarının sayısı en az 170’e çıktı; yaklaşık 3 bin medya çalışanı işini kaybetti. Öyle ki Türkiye 2017’de dünyanın en fazla profesyonel gazeteciyi hapiste tutan ülkesi hâline gelmişti.
Aradan geçen yıllar bu baskıyı daha da kesifleştirdi ve kemikleştirdi, bazen yöntem değişti bazen o klasik yöntem aynen devam etti: 2025 boyunca en az 17 gazeteci tutuklandı. 2026’da da NATO Zirvesi öncesindeki yalnızca iki haftada en az 11 gazeteci gözaltına alındı veya tutuklandı; yılın başından Eylül sonuna kadar ise en az 12 gazeteci, 2022’de çıkarılan “halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma” maddesi kapsamında gözaltına alındı veya tutuklandı.
Hepimizin bildiği bu acı verileri özellikle derleyerek yeniden hatırlatıyorum. Çünkü ABD’de CNN’in Beyaz Saray’a girip giremeyeceği bugün hâlâ mahkemelik, anayasal bir mesele. Türkiye’de ise iktidarın medyaya erişimi düzenleme, cezalandırma ve gerektiğinde kesme kapasitesi yıllar içinde öylesine genişledi ki, bir zamanlar olağanüstü sayılabilecek uygulamalar bugün neredeyse idari rutinin parçası hâline gelmiş durumda.
Yeni geldiğimiz bir nokta olmasa da vardığımız yerin en tehlikeli ve en acı tarafı da bu; keyfî olanın artık keyfî bile görünmemesi, olağanüstü olanın olağanlaşması.
Otokrasinin yeni pratik icadı: Erişimi kes, mesele bitsin
Fakat Türkiye’de son dönemde bir adım daha ileri gidiliyor. Gazeteciyi gözaltına almak, hakkında dava açmak, kuruma para veya yayın cezası vermek gibi uzun ve görünür süreçler aynen devam ediyor. Ama bunların yanına çok daha pratik bir yöntem eklendi: Erişimi engelle, mesele bitsin.
Bir X hesabı milyonlarca insan tarafından takip ediliyor olabilir. Bir karar alınıyor ve hesap Türkiye’den görünmez hâle geliyor. Gazeteci yenisini açıyor; o da engelleniyor. Son haftalarda yüzlerce hesabın “millî güvenlik” ve “kamu düzeni” gibi alabildiğine geniş gerekçelerle erişime engellenmesi bunun artık münferit bir uygulama olmadığını gösteriyor. Nitekim 1 Ekim’de, erişim engellerini yıllardır belgeleyen İfade Özgürlüğü Derneği’nin EngelliWeb hesabına da erişim engeli getirildi. Sansürü kayda geçiren hesabı sansürlemek, herhalde yöntemin geldiği noktayı bundan daha iyi anlatamazdı.
T24’ün yeri burada ayrıca önemli. Çünkü bu kez tek tek gazetecilerin ya da sosyal medya hesaplarının ötesine geçilip 17 yıldır yayın yapan büyük bir bağımsız haber kuruluşunun bütün internet sitesi ve sosyal medya hesapları hedef alındı. Gerekçe ise son bir yılda yayımlanan ve LGBTİ+ bireyleri konu alan 118 adet içerik. “Ailem Güvende” adı verilen bir soruşturma kapsamında, LGBTİ+’lar hakkında haber yapmak “LGBT propagandası” olarak tarif edildi ve bütün bir haber kuruluşuna erişim engeli getirildi. Yani yüzlerce haber arasından rahatsız olunan içerikleri seçmekle bile yetinilmedi; haberleri yayımlayan mecra bütünüyle görünmez kılındı.
Burada mesele T24’ün yayımladığı herhangi bir haberi beğenip beğenmemek değil. Bir içerikle ilgili hukuki bir sorun olduğu düşünülüyorsa bunun ölçülü, denetlenebilir ve itiraz edilebilir yolları olmak zorunda. Bir haber kuruluşunun tamamına erişimi kesmek ise başka bir şey söylüyor: Sorun artık yalnızca belirli bir içerik değil, o içeriği üreten kurumun vatandaşla kurduğu bağın kendisi.
Trump’ın ABD’de başlattığı dönüşümü, bildiğimiz otoriterleşme hikâyelerinden birinin bildiğimiz basın savaşı olarak özellikle anlattım, bir kenara not edelim. Çünkü basın özgürlüğü yalnızca gazetecinin konuşabilmesi demek değil; gazetecinin bilgiye ulaşabilmesini, yurttaşın da gazeteciye ulaşabilmesini gerektiriyor. Nitekim içinde bulunduğumuz bu karanlık otokraside bile sürekli hatırlamamız gereken şey şu: Bu, bizim habere; yani bu ülkede ne yapıldığına ve ne yapılmadığına dair bilgiye ulaşabildiğimiz zaten daralmış olan o küçük pencerenin de elimizden alınması meselesi.
Bu nedenle mesele çok uzun zamandır yalnızca hangi haberin yayımlanabildiği değil, hangi gerçeğin görünür kalabildiği meselesi. Çünkü otokratik iktidarın en rahat ettiği yer, gazetecinin sustuğu yerle birlikte yurttaşın artık neyi bilmediğini bile bilmediği yer.














