ABD’de tarihî bir ara seçim geride kaldı. Sonuçları üzerine çok şey yazıldı, daha fazlası da yazılacak. Ancak seçimlerin yarattığı büyük siyasi sarsıntının gölgesinde kalan, ilk bakışta birbiriyle pek de ilişkili görünmeyen ama demokrasinin ve iktidarın doğasına ilişkin üç ilginç mesele var. Bu üç mesele yalnızca ABD siyasetinin bugününe ve Trump iktidarının geleceğine değil; sıkışan ve giderek daha fazla zorlanan demokrasilerin içine düştüğü tuhaf hâle, seçmen davranışlarındaki beklenmedik dönüşümlere ve uluslararası siyasetin tehlikelerle dolu seyrine ilişkin de önemli ipuçları sunuyor. Yani bu ipuçları yalnızca ABD’ye özgü değil. Türkiye’den bakınca üzerinde etraflıca düşünmemiz gereken üç tuhaf ama büyük derse işaret ediyor.

1. Seçim sonuçlarını kabul etmek ne zamandan beri haber oldu?
Seçim gecesi, sonuçlar netleşmeye başladığında ABD basını başta olmak üzere dünyanın önde gelen haber kuruluşlarında dikkat çekici bir haber dolaşıma girdi: Donald Trump seçim sonuçlarını kabul edeceğini açıklamıştı.
Meşhur New York Times, seçim gecesi Trump’a doğrudan sonuçları tanıyıp tanımayacağını sordu. Trump, sonuçları kabul etmeye hazır olduğunu söyledi. Ardından Fox News’te Bret Baier’in aynı yöndeki sorusuna da olumlu yanıt verdi. Washington Post, ertesi gün Trump’ın haftalar boyunca seçim sonuçlarına ilişkin kuşkuları körüklemesinin ardından sonuçları kabul ettiğini başlığına taşıdı. NPR ise Demokratların büyük zaferini aktarırken Trump’ın sonuçları kabullenmesini özellikle vurguladı.
Trump seçim sonuçlarını kabul etti, evet. Peki, ya ne olacaktı? Yuh, bir de kabul etmeseydi!
- İlk Müslüman senatör, ilk siyah kadın vali ve daha fazlası: İşte ABD ara seçimlerinde tarihe geçen isimler
- Seçmenler faturayı Trump’a kesti, bedelini Cumhuriyetçiler ödedi
- Dalga bekliyorduk, tsunami geldi: Trump artık “topal ördek” | ABD 7/24
Fakat bu haberin üzerinde durmakta fayda var. Dünyada demokrasi bayrağının taşıyıcısı olduğu iddia edilen bir ülkede, seçilmiş ve görevdeki devlet başkanının seçim sonuçlarını tanımayı kabul etmesi artık haber değeri taşıyor. Demokratik düzenin en temel ve sıradan teamüllerinden birinin yerine getirilmesi, başlı başına kayda değer bir gelişmeye dönüşmüş durumda.
Elbette bu endişenin tarihsel bir arka planı var. Trump’ın 2020 başkanlık seçimlerinin sonuçlarını tanımaması ve 6 Ocak 2021’de Kongre baskınıyla sonuçlanan süreç, ABD demokrasisinin yakın tarihindeki en ağır krizlerden biriydi. Üstelik Trump, 2026 ara seçimleri öncesinde de sonuçları ancak seçimlerin dürüst olması koşuluyla kabul edeceğini söylüyordu.
Bu kez Cumhuriyetçilerin yenilgisi o kadar belirgindi ki sonuçların kapsamlı biçimde tartışmaya açılması için elverişli bir zemin oluşmadı. Trump’ın sonuçları kabul etmesinde bunun payı olduğunu düşünmek makul. Ancak benim asıl dikkat çekmek istediğim mesele başka.
Bir demokraside seçim sonuçlarını kabul etmemek ihtimali ne zaman bu kadar olağan, sonuçları kabul etmek ise haber değeri taşıyan bir gelişme hâline geldi? Demokratik aşınma yalnızca kuralların ihlal edilmesiyle gerçekleşmiyor. Bir zamanlar düşünülemez kabul edilen davranışların giderek makul ihtimaller arasına girmesiyle de kendisini gösteriyor. Üstelik bu ihtimaller zamanla siyasal aktörlerin, medyanın ve toplumun beklentilerine yerleşiyor.
Türkiye’den bakınca bu durum hiç yabancı değil.
Önümüzdeki seçimlerde olası bir iktidar değişimini konuşurken muhalefete yöneltilen en yaygın uyarılardan biri şu: Kazanmak yetmez, öyle büyük bir farkla kazanmalısınız ki kimse sonuçlara itiraz etmeye, onları değiştirmeye veya iktidar devrini engellemeye kalkışamasın.
Bu beklentinin Türkiye’nin bin bir usulsüz seçim deneyimlerinden kaynaklanan son derece anlaşılır gerekçeleri var. Ancak üzerinde yeterince durmadığımız bir çelişkiyi de barındırıyor: Demokratik bir seçimin sonuçlarına uyulmasını sağlama sorumluluğu, giderek seçimleri düzenleyen ve sonuçları tanımakla yükümlü kurumlardan, seçimi kazanmak isteyen muhalefete aktarılıyor. Üstelik muhalefetin kazanma eşiği olan bir oy farkla bile olsa da kazanma hakkı çoktan içselleştirilmiş bu anomali ile fiilen elinden alınmış durumda. Yani Türkiye’de muhalefetin seçimi kazandığını saymamız için yeni yazısız anayasa kuralı artı 5 puan mı, artı 7 puan mı? Yazılı bir kural olmadığı için ben de bilmiyorum.
Belki de demokratik gerilemenin en çarpıcı göstergelerinden biri tam olarak bu. Üstelik ABD’dekinden çok daha kesif biçimde, Türkiye gibi otoriterleşmenin derinleştiği ülkelerde: Yalnızca hangi kuralların ihlal edildiği değil, hangi ihlallerin artık kimseyi şaşırtmadığı ve dayatılmış yeni normlara dönüştüğü…
2. “Amerikan gençliği sosyalizme kayıyor!” heyecanı ne kadar gerçekçi?
Ara seçimlerin beklentileri aşan sonuçları, ABD siyasetinin geleceğine ilişkin eski bir tartışmayı yeniden alevlendirdi: ABD gençliği sosyalizme mi yöneliyor? Bernie Sanders ve Alexandria Ocasio-Cortez’in temsil ettiği demokratik sosyalist çizgi, özellikle son yıllarda Demokrat Parti’nin ideolojik sınırlarını zorlayan, parti içindeki yerleşik dengeleri sorgulayan ve genç kuşaklarda karşılık bulan bir siyasal hareket hâline geldi. Peki ara seçim sonuçları, bu hareketin ABD siyasetinde belirleyici bir güce dönüşmekte olduğunun habercisi mi?
Önce rakamlara bakalım. Tufts Üniversitesi bünyesindeki CIRCLE’ın seçim sonrası analizine göre 18–29 yaş arası seçmenlerin yüzde 66’sı Temsilciler Meclisi seçimlerinde Demokratlara, yüzde 31’i Cumhuriyetçilere oy verdi. Genç erkeklerde Demokratların oy oranı yüzde 59’a ulaştı. Oysa 2024 başkanlık seçimlerinde genç erkeklerin yüzde 56’sı Trump’ı desteklemişti.
Ancak burada iki önemli ayrım yapmak gerekiyor. Birincisi, ara seçimler ile başkanlık seçimleri aynı dinamiklerle işlemiyor. Ara seçimlerde iktidara yönelik hoşnutsuzluk daha kolay sandığa yansıyabiliyor. İkincisi, Demokratlara verilen her oy, partinin sol kanadına verilmiş bir destek anlamına gelmiyor. Nitekim Harvard Üniversitesi’nin ekim ayında yaptığı araştırmada sandığa gitmesi beklenen gençlerin yüzde 63’ü, oy tercihlerini Trump’a ve politikalarına karşı bir tepki olarak tanımlıyor.
Harvard’ın aynı araştırması gençlerin ideolojik tercihleri konusunda daha karmaşık bir tablo ortaya koyuyor. Gençlerin yüzde 57’si herkesi kapsayan ulusal sağlık sigortasını, yüzde 54’ü ise 50 milyon doların üzerindeki servetlere yıllık yüzde 2 vergi getirilmesini destekliyor. Ancak bir adayın kendisini demokratik sosyalist olarak tanımlamasının ona oy verme ihtimalini artıracağını söyleyenlerin oranı yalnızca yüzde 20. Yüzde 31’i böyle bir kimliğin oy verme ihtimalini azaltacağını, yüzde 45’i ise kararını etkilemeyeceğini belirtiyor.
Üstelik servet vergisini genç Cumhuriyetçilerin yüzde 42’si, ulusal sağlık sigortasını ise yüzde 39’u destekliyor. Aynı araştırmaya göre 2024’te Trump’a oy veren gençlerin yalnızca yüzde 32’si kendisini MAGA hareketinin parçası olarak görüyor.
Sosyalizm mi yükseliyor, yoksa kapitalist sisteme yönelik hoşnutsuzluk mu?
Ortada, ekonomik güvencesizlik karşısında mevcut siyasal tercihlerine ve ideolojik kimliklerine kolayca sığmayan bir gençlik tablosu var. Kamusal sağlık hizmetlerini veya büyük servetlerin daha fazla vergilendirilmesini savunmak, Demokrat Parti’nin kendisini demokratik sosyalist olarak tanımlayan ve giderek güçlenen kanadının mutlak destekçisi olmak anlamına gelmiyor.
Ancak buradan demokratik sosyalist hareketin yükselişinin abartıldığı sonucunu çıkarmak da kuşkusuz yeterli olmaz. Uzun zamandır, Sanders ve Ocasio-Cortez çizgisinin güç kazandığı, daha önce ABD siyasetinin marjında görülen taleplerin giderek ana akım tartışmalara taşındığı açık. Üstelik bu dönüşüm yalnızca ABD’ye özgü değil. Avrupa’dan dünyanın farklı coğrafyalarına genç kuşakların barınma krizine, gelir eşitsizliğine, güvencesiz çalışmaya ve ekonomik geleceklerinin belirsizliğine karşı geliştirdiği toplumsal hareketlerde de benzer arayışlar görüyoruz. ABD gençliğinin taleplerini bu daha geniş kuşak deneyiminden bağımsız düşünmek mümkün değil.
Fakat ortak ekonomik kaygılardan ortak bir siyasal kimlik, hele de kalıcı bir seçim koalisyonu doğması kendiliğinden gerçekleşmiyor. ABD’de bugün bile yalnızca ihtiyatla değil, yer yer açık bir siyasal husumetle karşılanan sosyalist fikirlerin daha geniş bir karşılık bulması, “demokratik sosyalist” adayların Demokrat Parti’nin geleceğini belirleyecek ölçüde güç kazanması ve bu çizginin başkanlık seçimlerinde ülke genelinde destek bulması birbirinden farklı meseleler.
3. Trump’ın yenilgisi Putin ve Xi için iyi haber mi, kötü haber mi?
Seçimlerin üçüncü paradoksu, etki alanı ABD demokrasisinden çok daha geniş olan küresel siyasetle ilgili. Demokratların Kongre’nin iki kanadını da kazanması Trump’ın içerideki hareket alanını daralttı, eyvallah. Peki bu durum Putin ve Xi açısından ne anlama geliyor?
Bu soruyu sormamızın somut bir sebebi var: 18-19 Kasım’da Shenzhen’de düzenlenecek APEC zirvesi kapsamında gerçekleşmesi için ciddi diplomatik temasların yürütüldüğü Trump-Putin-Xi üçlü görüşmesi.
Henüz kesinleşmemiş bu zirve ihtimali ABD seçimlerinden önce de önemliydi, şimdi ise bambaşka bir anlam kazandı. İlk bakışta Trump’ın zayıflaması rakipleri için iyi haber gibi görünebilir. İç politikada daha fazla engelle karşılaşan, Kongre’yle mücadele etmek zorunda kalan bir ABD başkanı, uluslararası alanda da daha güçsüz bir aktöre dönüşebilir. Ancak meselenin bir de diğer yüzü var.
Chatham House Direktörü Bronwen Maddox, seçimin hemen ardından yayımlanan analizinde tam da bu karmaşıklığa dikkat çekiyor. Maddox’a göre Rusya ve Çin, artık kendilerine daha mesafeli yaklaşan bir Washington’la karşılaşabilir. Trump’ın kişisel diplomasiye dayalı pazarlıklarını sınırlayabilecek bir Kongre, özellikle Ukrayna savaşı ve Rusya’ya yönelik politikalar bakımından yeni engeller yaratabilir. Çin açısından da Tayvan ve ticaret politikalarında benzer kısıtlar gündeme gelebilir. Kısacası Putin ve Xi’nin seçim öncesindeki güçlü Trump’la karşılıklı tavizlere dayalı pazarlıklar yürütmesi artık eskisi kadar kolay olmayabilir.
Kongre frene basarken Trump gaza mı yüklenecek?
Bu sürecin nasıl şekillenebileceğine dair okuduğum en aydınlatıcı analiz ise Council on Foreign Relations’ın seçimlerin hemen ardından yayımladığı dokuz uzmanlı değerlendirmeydi. Demokratlar bütçe üzerinde söz sahibi olacak, Kongre komisyonlarını yönetecek ve Senato aracılığıyla üst düzey diplomatik atamaları denetleyebilecek. Ancak başkanın vetosunu aşabilecek çoğunluğa sahip değiller. Dolayısıyla Trump’ın dış politikasını bütünüyle değiştirmeleri de mümkün değil.
Burada birbirinden farklı iki ihtimali ayırmak gerekiyor. Putin ve Xi’nin Trump’la kişisel pazarlıklar üzerinden ilerleme kaydetme imkânlarının daralması bir mesele; ara seçimlerde ağır bir yenilgiye uğrayan Trump’ın başkanlık yetkilerini kullanarak dış politikada yeni maceralara atılması bambaşka bir mesele. Üstelik bu iki ihtimal birbirini dışlamıyor.
Son iki haftadır Medyascope‘taki Toplum ve Siyaset programında ABD seçimlerinin olası sonuçlarını iki değerli uzmanla, Prof. Dr. Senem Aydın-Düzgit ve Prof. Dr. Özgür Özdamar’la konuştum. Her ikisi de önemli bir ihtimalin altını çizdi: Trump’ın seçimleri kaybetmesi, hele de yaşandığı gibi ağır bir yenilgiye uğraması, dünyayı daha tehlikeli ve öngörülemez bir noktaya taşıyabilir.
Bu açıdan gözler özellikle İran’a yönelik yeni askerî saldırılar ihtimaline çevrilmiş durumda. Ancak ihtimaller bununla sınırlı değil. Küba, Meksika, Grönland… Bunlar yalnızca son bir yılda Trump’ın dış politika gündeminde adı geçen yerlerden bazıları. Trump’ın şapkasından daha ne tür tavşanlar çıkaracağını kestirmek güç. Fakat çıkacaksa o tavşanın hayırlı bir tavşan olmayacağı konusunda ne acı ki hemen herkes hemfikir.














