Paris banliyölerindeki liselerden yükselen öğrenci protestoları, birkaç hafta içinde yüz binlerce kişinin katıldığı kitlesel bir harekete dönüştü. İspanya’da barınma krizine karşı büyüyen toplumsal öfke sokaklara taşarken, siyasal tıkanıklık erken seçim kararına kadar uzandı. Belçika’da ise on binlerce kişi kemer sıkma politikalarına, artan yaşam maliyetlerine ve kamu hizmetlerinin aşınmasına karşı sokaklardaydı. Peki Avrupa’nın farklı köşelerinde yükselen bu itirazlar, kıtanın siyasal geleceğine dair bize ne söylüyor?
Bana kalırsa bu gelişmeler birbirinden o kadar da bağımsız değil; aksine, Avrupa’da giderek derinleşen siyasal temsil krizinin ve sistemik arızaların farklı biçimlerde dışa vuran sonuçları. Geleneksel partilerin toplumsal taleplere yanıt üretmekte zorlanması, siyasal kurumlara duyulan güvenin aşınması ve geleceğe ilişkin belirsizliklerin büyümesi, bir yandan aşırı sağın yükselişine zemin hazırlarken diğer yandan özellikle genç kuşakları demokratik, eşitlikçi ve daha köklü değişim talepleriyle sokaklara taşıyor. Çünkü bu kuşaklar yalnızca mevcut siyasal düzenin temsil sorunlarıyla değil, eğitimden istihdama, barınmadan sosyal güvencelere kadar yaşamın hemen her alanında biriken yapısal sorunlarla karşı karşıya. Dolayısıyla aynı siyasal ve ekonomik tıkanıklık, birbirinden farklı, hatta birbirine karşıt siyasal arayışları besliyor. Avrupa’nın geleceğini anlamak için artık yalnızca sandıkta hangi partilerin güçlendiğine değil, sokakta hangi taleplerin nasıl bir siyasal mücadeleye dönüştüğüne de bakmak gerekiyor. Peki bakalım, Paris’te, Madrid’de ve Brüksel’de neler oluyor?

Banliyö liselerinden Fransa siyasetine
Fransa’da eylül ortasında Paris’in güneydoğusundaki Créteil banliyösünde başlayan protestoların çıkış noktası son derece somut taleplerdi: Öğretmen açığının giderilmesi, kalabalık sınıfların küçültülmesi, bakımsız okul binalarının yenilenmesi ve daha nitelikli eğitim koşulları. Ancak gençlerin itirazı yalnızca okullarındaki yetersizliklerle sınırlı değildi. Üniversiteye yerleştirme sürecini düzenleyen Parcoursup sisteminin yarattığı yoğun baskı, geleceklerine ilişkin belirsizlikler ve sistemin adilliği ile şeffaflığı da hoşnutsuzluğun önemli nedenleriydi. Kısacası gençler yalnızca daha iyi bir eğitim değil, emeklerinin ve geleceklerinin belirsizliklere teslim edilmediği daha adil bir düzen talep ediyordu.
Başlangıçta birkaç banliyö lisesinin sorunları etrafında şekillenen bu itiraz, kısa sürede ülke çapında kitlesel bir harekete dönüştü. Önce diğer banliyö liseleri, ardından Paris’in merkezindeki köklü okullar, üniversite öğrencileri, öğretmenler ve sendikalar protestolara katıldı. Hareket, 6 Ekim’de resmî rakamlara göre 250 binden fazla insanı sokağa çıkardı. Böylece birkaç okulun eğitim koşullarına yönelik eylemler, Fransa’da yıllardır biriken toplumsal hoşnutsuzluğun ve siyasal öfkenin dışa vurulduğu büyük bir direnişe dönüştü.
Ancak hareketin asıl dikkat çekici yanı, taleplerinin eğitim politikalarının sınırlarını aşması. Eğitimde fırsat eşitliği talebi, polis şiddetine, toplumsal eşitsizliklere ve gençlerin kendi geleceklerini belirleyen siyasal kararlardan dışlanmasına yönelik daha kapsamlı bir itirazla birleşti. İklim krizinden yapay zekânın çalışma hayatında yaratacağı dönüşüme, ırkçılık ve yabancı düşmanlığından 2027 seçimlerinde aşırı sağın iktidara gelme ihtimaline kadar uzanan kaygılar da hareketin siyasal ufkuna yerleşti. Başlangıçta eğitim sisteminin aksaklıklarına yönelen tepki, gençlerin içinde yaşadıkları toplumsal düzenle ve kendilerine vaat edilen gelecekle hesaplaşmasına dönüştü. Artık mesele yalnızca daha iyi eğitim görmek değil; giderek belirsizleşen bir dünyada nasıl bir hayat kurulabileceği ve bu hayatın koşullarını belirleme hakkının kimde olduğu.
Kuşkusuz bu itirazın Fransa’da yoksulluğun, göçmen nüfusun ve toplumsal eşitsizliklerin yoğunlaştığı banliyölerden yükselmesi tesadüf değil. Bu bölgelerde eğitimde fırsat eşitsizliği, ayrımcılık, toplumsal dışlanma ve devletle yurttaşlar arasındaki gerilimli ilişki uzun yıllardır iç içe geçmiş durumda. Dolayısıyla öğrencilerin taleplerinin daha kapsamlı bir adalet ve eşitlik mücadelesine dönüşmesi, hareketin ortaya çıktığı toplumsal koşullarla da yakından ilişkili. Güvenlik güçlerinin sert müdahaleleri ve kitlesel gözaltılar ise gençlerle siyasal kurumlar arasındaki mesafeyi daha da derinleştirdi.
Fransa’da tıkanan siyaset
Bütün bunlar, Fransa’da artık kronikleşen siyasal tıkanıklığın ortasında yaşanıyor. Emmanuel Macron, 2017’de cumhurbaşkanı seçildiğinde geleneksel sağ-sol ayrımını aşma ve merkezde yeni bir siyasal uzlaşma inşa etme iddiasıyla ortaya çıkmıştı. Ne var ki dokuz yıl sonra geriye kalan tablo, bu vaadin sınırlarını açıkça ortaya koyuyor: Geleneksel partilerin çözülmesiyle açılan siyasal boşluk kalıcı bir merkez etrafında doldurulamadığı gibi, parçalanmış bir parlamento, peş peşe hükümet krizleri ve giderek sertleşen toplumsal kutuplaşma Fransız siyasetinin belirleyici özellikleri hâline geldi. Macron’un siyasal sistemi yeniden yapılandırma girişimi, temsil krizini aşmak bir yana, bu krizin yeni biçimlerde derinleştiği bir döneme dönüştü.
2024’teki erken parlamento seçimleri de siyasal kilitlenmeyi çözmek yerine daha da belirginleştirdi. İstikrarlı bir parlamento çoğunluğunun oluşturulamaması, hükümetlerin uzlaşma üretmesini zorlaştırırken bütçe tartışmaları giderek bir yönetilebilirlik krizine dönüşüyor. Üstelik 2027 cumhurbaşkanlığı seçimlerinin baskısı da hissedilmeye başlandı. Macron anayasal olarak yeniden aday olamıyor; aşırı sağın güçlü konumu ise hem merkez siyasetin hem de parçalı sol muhalefetin önündeki temel meselelerden biri. Dolayısıyla Fransa’da sorun artık yalnızca hangi hükümetin ayakta kalacağı değil, mevcut siyasal dengeler içerisinde nasıl bir yönetim ve temsil ilişkisinin yeniden kurulabileceği.
İşte liseli gençlerin başlattığı protestoları bu siyasal bağlamda değerlendirmek gerekiyor. Banliyölerden yükselen itiraz, geleneksel kurumların karşılamakta zorlandığı taleplerin kendilerine yeni bir mücadele alanı bulduğunu gösteriyor. Parlamentoda uzlaşmanın zorlaştığı Fransa’da siyasal çatışma yeniden sokakta görünürlük kazanıyor.
Sol hükümete rağmen solcular sokakta: İspanya
Benzer bir toplumsal direniş hattı, İspanya’da daha farklı ve belki de daha çarpıcı bir çelişki üzerinden kendini gösteriyor. Çünkü burada sokakları dolduranların karşısında sağcı bir hükümet değil, sosyalist Pedro Sánchez’in liderliğindeki sol koalisyon var. Ancak iktidarın ideolojik kimliği değişse de yurttaşların temel ihtiyaçları ile siyasal sistemin bunlara yanıt verme kapasitesi arasındaki uçurum kapanmıyor. Üstelik İspanya’da giderek büyüyen toplumsal itiraz, hükümetin yetersiz kaldığı politikaların ötesine geçerek mevcut ekonomik düzenin kendisini sorgulamakta.
3 Ekim’de Madrid’de resmî rakamlara göre 70 bin kişi barınma hakkı için sokaklara çıktı. Ülkenin 50 şehrine yayılan protestoların arkasında yıllardır derinleşen konut krizi, hızla yükselen kiralar, gayrimenkul spekülasyonu ve özellikle genç kuşaklar için bağımsız bir hayat kurmayı giderek erişilmez kılan ekonomik koşullar var. Madrid’de 87 yaşındaki bir kadının evinden tahliye edilmesiyle büyüyen toplumsal öfke, parlamentonun kiracıları korumaya yönelik düzenlemeleri reddetmesiyle daha da güçlendi. Böylece barınma krizi, yalnızca ekonomik bir sorun olmaktan çıkarak siyasal kararların kimin ihtiyaçlarına, hangi toplumsal kesimlerin çıkarlarına öncelik verdiğinin sorgulandığı bir mücadele alanına dönüştü.
Üstelik hareketin talepleri artık kiraların düşürülmesiyle sınırlı değil. Kiracı örgütleri büyük yatırım fonlarının elindeki konutlara kamusal müdahaleden kira güvencelerinin güçlendirilmesine, spekülatif yatırımların sınırlandırılmasından genel grev örgütlenmesine kadar uzanan daha köklü talepler dile getiriyor. Barınma hakkı etrafında başlayan mücadele, konutun temel bir ihtiyaç olmaktan çıkarılıp finansal bir yatırım aracına dönüştürülmesini ve nihayetinde bu düzeni mümkün kılan mülkiyet ve bölüşüm ilişkilerini sorgulayan daha geniş bir siyasal itiraza dönüşüyor.
Barınma krizinden parlamentodaki çıkmaza
Sánchez hükümetinin içinde bulunduğu açmaz da tam burada belirginleşiyor. Bir yandan barınma krizini çözmeye yönelik toplumsal baskıyla karşı karşıya, diğer yandan parlamentoda istikrarlı bir çoğunluğa sahip olmadığı için önerdiği düzenlemeleri hayata geçiremiyor. Konut politikalarına ilişkin düzenlemelerin sağ partilerin ve bazı bölgesel müttefiklerinin oylarıyla engellenmesi üzerine Sánchez, 29 Kasım için erken seçim kararı aldı. Üstelik bu siyasal tıkanmaya aşırı sağcı Vox’un artan etkisi ve sağ partilerin olası iktidar ortaklığı tartışmaları da ekleniyor. Dolayısıyla İspanya’da sol hükümet yalnızca sağ muhalefetin baskısıyla değil, temsil etme iddiasında olduğu toplumsal kesimlerin karşılanamayan talepleriyle de yüzleşmek zorunda.
Bu tablo, İspanya’nın 2011’deki Indignados hareketinden Podemos’un doğuşuna uzanan deneyimini de hatırlatıyor: Sokaktaki itiraz parti siyasetine taşınabiliyor, ancak bunun kalıcı bir siyasal dönüşüme dönüşmesi kolay değil.
Aslında Avrupa’nın başka yerlerinde de benzer gerilimler yaşanıyor. Daha dün, 9 Ekim’de Belçika’da on binlerce kişi hükümetin kemer sıkma politikalarına karşı sokaklardaydı. Brüksel’deki gösterilere işçiler, sendikalar, öğretmenler ve öğrenciler birlikte katılırken ülkenin farklı şehirlerinde gençler eğitim harcamalarındaki kesintilere, artan yaşam maliyetlerine ve kamu hizmetlerinin giderek aşınmasına itiraz ediyordu. Hatta Fransa’daki öğrenci hareketinden etkilenen Belçikalı gençlerin protestolara katılması, bu toplumsal hoşnutsuzluğun ulusal sınırları aşan ortak bir siyasal dile dönüşme potansiyelini de gösteriyor.
Aynı krizin iki yüzü: Aşırı sağ ve demokratik direniş
Fransa, İspanya ve Belçika’daki protestolar tek bir örgütlü hareketin parçaları değil; farklı toplumsal koşullardan doğuyor ve farklı taleplerle ilerliyor. Yine de bu hareketlerin kesiştiği yerde, özellikle genç kuşakların giderek daha ağır hissettiği ortak bir sorun var: Eğitim, istihdam, barınma ve toplumsal yükselme imkânları aşınırken bağımsız bir hayat kurmak bile başlı başına bir mücadeleye dönüşüyor. Önceki kuşaklar için ulaşılabilir görünen güvenceler, bugün çok belirsiz. Bu nedenle okuldan ya da kiralardan başlayan itirazlar, yalnızca hükümetlerin tercihlerini değil, bu koşulları üreten ekonomik düzenin mülkiyet, bölüşüm ve eşitsizlik ilişkilerini de tartışmaya açıyor.
Tam da burada Avrupa’daki temsil krizinin iki farklı siyasal sonucu belirginleşiyor. Geleneksel partilere duyulan güvensizlik ve gelecek kaygısı, toplumun bir kesimini aşırı sağın milliyetçi ve göçmen karşıtı vaatlerine yöneltirken başka kesimleri sosyal haklar, eşitlik ve demokratik katılım etrafında harekete geçiriyor. Fakat sokak hareketlerinin büyümesi, sol partilerin sandıkta aynı ölçüde güçleneceği anlamına gelmiyor. Fransa’da kitlesel protestolar sürerken aşırı sağ siyasal ağırlığını koruyor; İspanya’da barınma hareketi genişlerken sol hükümet erken seçimle karşı karşıya.
Avrupa solunun önündeki esas açmaz da burada: Sokakta bu kadar görünür hâle gelen eşitlikçi talepler neden kurumsal siyasette aynı güçle temsil edilemiyor? Üstelik mesele yalnızca bu talepleri seçim programlarına taşımak değil; onları doğuran güvencesizliğe, eşitsizliğe ve kamusal hizmetlerin aşınmasına kalıcı yanıtlar üretebilmek.
En az onun kadar önemli soru, geleneksel siyasetin açtığı boşluğu hangi toplumsal güçlerin, hangi taleplerle ve nasıl dolduracağı. Paris’ten Madrid’e sokaklara çıkanların henüz ortak bir siyasal programı yok. Ama itirazlarının merkezinde son derece siyasal bir talep bulunuyor: Kendi geleceklerini belirleyen kararlarda söz sahibi olmak. Bunun için de yalnızca bir sonraki seçimi beklemiyorlar.





